Bencillik, Bütün Fesatların Kaynağı

Yazar: beytül ahzan Tarih: 11 Ağustos 2009 9.2K kez okundu Ahlak ve İrfan Yorum Yok
Bencillik, Bütün Fesatların Kaynağı
Bu yazıyı değerlendirin


Ahlâk bilginleri bencilliği, bütün günah ve rezaletlerin kaynağı olarak kabul etmektedirler. Her şeyden önce bencilliği tanımalı; daha sonra bu sıfatın kötü etkilerini öğrenmeli ve onunla mücadele etmeliyiz.

Şunu bilmeliyiz ki, canlı olan her varlık, kendi zatına, eserlerine, davranışlarına ve mükemmelliğine ilgi duyar; yani her canlı varlık, fıtrî olarak bencildir. Dolayısıyla bencilliği tamamen ve mutlak olarak kınayamayız.

Daha önce de değindiğimiz gibi insan iki boyutlu bir varlık olup “insanî ben” ve “hayvanî ben” olmak üzere iki türlü “ego”ya veya iki çeşit “ben”e sahiptir.

Onun “insanî ben”i yeryüzünde Allah’ın halifesi olmak için gökten inen ilâhî nefhadır (üfürülüş). Bu açıdan ilme, hayata, kudrete, merhamete, ihsana, mükemmelliğe ve iyiliğe meyleder ve tabii olarak bunlara yönelir. Buna göre eğer kendini tanıyıp, varlığının değerini bilirse, bütün kemal ve iyiliklerin kaynağına daha da yaklaşır ve varlığındaki faziletleri, değerleri ve güzellikleri ihya olur. Dolayısıyla bu tür bir bencilliği kınayamayız. Aksine bu tür bencillik iyidir ve övgüye layıktır. Zira bu sıfat, aslında bencillik olmayıp bilakis daha önce de vurgulandığı gibi Hakk’a yöneliştir. İnsanın varlığının bir diğer boyutu da onun “hayvanî ben”idir. Bu merhalede tıpkı bir hayvan gibi hayvanî eğilim ve isteklere sahiptir. İnsan bu dünyada yaşayıp hayatını sürdürmek için hayvanî ihtiyaçlarını makûl bir seviyede gidermek zorundadır. Bu açıdan da kınanacak hiçbir şey yoktur. Ancak dikkat edilmesi gereken önemli nokta, insanın aklının ve ruhunun yerine nefs-i emmarenin ve “hayvanî ben”inin onun vücuduna hakimiyet sağlamasının önlenmesidir.

Vücuda akıl ve “insanî ben” hakim olursa, hayvanî nefsi ve onun isteklerini, insanî fazilet, değerlerin ihyası ve Allah’a doğru hareket doğrultusunda düzenler. Bu durumda hedef ahlâkî fazilet ve değerleri ihya etmek ve Allah’a yakınlık olur. Hayvanî ihtiyaçları gidermek ise ikinci aşamada dikkate alınır.

Ancak eğer vücuda, nefs-i emmare ve “hayvanî ben” hakim olursa, aklı ve “insanî ben”i saf dışı eder. Bu durumda insan, git gide Allah’tan ve insanî kemallerden uzaklaşarak hayvanlığın karanlık uçurumuna yuvarlanır. Gerçek “ben”i olan insanlığını unutup onun yerine hayvanî benini oturtur. Bütün kötülüklerin kaynağı olup kınanan bencillik de işte budur.

Bencil kimse sadece “hayvanî ben”ini ister ve onunla yetinir. Bütün hareketlerinin, davranışlarının, gidişatının ve sözlerinin ekseni hayvanî arzularına kavuşmak olur. Hayatta hayvanî istek ve heveslerini ele geçirmekten başka bir hedefi olmaz. Ve bu hayvanî hedeflerine ulaşma için kendini özgür bilir ve her hareketi için bir gerekçe gösterip onu meşru kılmaya çalışır. Her şeyi, hatta hak ve adaleti bile sadece kendisi için ister. Kendi yararına ve istekleri doğrultusunda olan hak ve adaleti savunur; eğer zararına olursa böyle bir adaleti istemez, bilakis onunla mücadeleye kalkışır. Hatta dinî hüküm ve kanunları kendi isteğine göre yorumlayıp izah eder. Yani sadece kendi düşünce ve görüşlerine değer verir ve dinin hüküm ve kanunlarını o doğrultuda yorumlar.

Bencil kimse gerçek fazilet ve kemallerden mahrum olduğu için kendini yemek, içmek, uyumak, mevki kazanmak, cinsel zevklere dalmak gibi geçici ve boş şeylerle meşgul edip avutmaya çalışır. Allah’ı anmaktan, nefsini eğitip mükemmelleştirmekten gâfil olur.

Bencil kimse nefs-i emmaresinin emrine itaat ettiği için ve hayatta nefsinin isteklerini gidermek ve onu tatmin etmekten başka bir hedefi olmadığı için hayvanî hedeflere ulaşma yolunda hiçbir çirkin işe bulaşmaktan kaçınmaz. Çirkin olan her işe bir gerekçe gösterir ve onu caiz sayar.  Hayvanî hedeflerine ulaşmak ister ve bu hedefine ulaşmak için de zulmetmek, yalan konuşmak, iftira etmek, sözünde durmamak, sahtekârlık, ihanet ve benzeri günahları işlemekten çekinmez. Bütün günahlar, gerçekte bencilliğin çeşitli tezahürleridir. Örneğin, zulüm ve başkalarının haklarına tecavüz etmek, yalan, dedikodu, başkalarını çekiştirmek, başkalarında kusur aramak, çekemezlik, intikam hırsı, her biri bencilliğin çeşitli görünümleridir. Dolayısıyla bencillik, bütün günahların kaynağıdır.

Bencilliğin çeşitli aşama ve dereceleri vardır. Eğer bu çirkin sıfatla savaşılmazsa tedricen şiddetlenir ve öyle bir hadde ulaşır ki nefsi emmareyi kendisi için ilah edinir ve ona itaati farz sayarak tapmak derecesinde onun isteklerine boyun eğer. Allah-u Teala bu tür kimseler hakkında şöyle buyuruyor:

Kendi istek ve tutkularını (heveslerini) ilah edineni gördün mü?[1]

İlah edinmek, bir mabut karşısında tevazu etmek, eğilmek ve kayıtsız şartsız emirlerine teslim olmaktır. Bencil kimse de kendi nefsine itaat etmeyi farz bilir; kayıtsız şartsız onun emirlerine itaat eder. Bundan dolayı bencil kimse muvahhit olamaz.

DÜNYAYA BAĞLANMAK BÜTÜN GÜNAHLARIN KAYNAĞIDIR

Ayet ve hadislerde, dünya oldukça kötülenmiş oyun, geçici eğlence yeri ve bir aldatıcı olarak tanıtılmıştır. Oyun ve eğlenceyle ömrünü geçirmek ise müminin şahsiyetine yakışmaz.

Kur’ân-ı Kerim şöyle buyurur:

Dünya hayatı aldatıcı bir metadan başka bir şey değildir.[2]
Ve yine şöyle buyuruyor:

Dünya hayatı yalnız bir oyun ve oyalanmadan başka bir şey değildir, korkup sakınmakta olanlar için âhiret yurdu gerçekten daha hayırlıdır. Yine de akıl erdirmeyecek misiniz?[3]

Başka bir yerde de buyuruyor ki:

Bilin ki dünya hayatı ancak bir oyun, tutkulu bir oyalanma, bir süs, kendi aranızda bir övünme, mal ve çocuklarda bir çoğalma tutkusudur. Bir yağmur örneği gibi onun bitirdiği ekin ekicilerin hoşuna gitmiştir, sonra kuruyuverir, bir de bakarsın ki sapsarı kesilmiş, sonra o, bir çerçöp oluvermiştir. Âhirette ise şiddetli bir azap vardır.[4]

Hz. Ali şöyle buyurmakta:

Sonra dünyadan çekinmenizi tavsiye ederim. Çünkü dünya, görünüşte tatlıdır, dile, damağa hoş gelir. Yemyeşildir, taptazedir, göze güzel görünür. Özlemlerle kaplanmıştır; çabuk elde edilen, fakat hemen geçip giden zevkler yüzünden sevdirir kendini, az bir hoşlukla iyi görünür, dileklerle, ümitlerle bezenir, bezendirir; aldatışlarla süslenir; fakat verdiği sevincin bekası yoktur; onun derdinden, eleminden kurtuluş imkanı bulunamaz. Pek aldatıcıdır, çok zarar vericidir. Geçip gider, yok olup biter; içindekileri de yok eder, sömürür, yer.[5]
Yine şöyle buyuruyor:

Dünya bir yurttur ki zeval bulması, yok olması, ehlinin de onu bırakıp gitmesi, göçüp yitmesi mukadderdir. Pek tatlıdır, yemyeşildir; ama dileyenden çabucak kaçar gider; can gözüyle ona bakan varlığından şüpheye düşer.[6]

Dünyayı kötüleyen ve halkı ondan sakındıran böyle ayet ve hadisler çoktur; bilhassa Nehc’ül-Belaga’da dünya ve dünya ehli oldukça yerilmiş insanların dünyayı terk etmesi, âhireti düşünmesi istenmiştir. Bu ayet ve hadisler insanları dünya ehli ve âhiret ehli olarak ikiye ayırmaktadır. Bunların her birinin de kendine özgü bir programı vardır.

Allah-u Teala Kur’ân-ı Kerim’de buyuruyor ki:

Kim dünyanın yararını (sevabını) isterse, ona ondan veririz, kim de âhiret sevabını isterse, ona da ondan veririz.[7]

Başka bir yerde de şöyle buyurmakta:

Mal ve çocuklar, dünya hayatının çekici süsüdür; sürekli olan sâlih davranışlar ise, Rabbinin katında sevap bakımından daha hayırlıdır. Umut etmek bakımından da daha hayırlıdır.[8]

Dünya Nedir?

İslâm, dünyayı yeriyor ve ondan sakınmayı  emrediyor. Şimdi dünyanın ne olduğunu ve ondan nasıl sakınılması gerektiğini açıklayalım.

Acaba dünya, yer, güneş, yıldızlar, hayvanlar, bitkiler, ağaçlar ve madenler gibi yeryüzünde olan varlıklardan mı ibarettir? Onun karşısında, âhiret ve  öbür dünya da başka bir yer midir?

Buna göre dünya hayatı çalışmak, yemek, içmek, dinlenmek, evlenmek ve bu dünya yaşantısıyla ilgili olan şeylerden ibarettir. Acaba İslâm bunları mı yermiştir? Acaba gökyüzü, yeryüzü, hayvanlar, bitkiler kötü şeyler midir ve insanların onlardan kaçınmaları mı gerekiyor? Acaba İslâm, çalışıp, para kazanmayı, rızk peşinde koşmayı, üreyip türemeyi mi yermiştir?

Kesinlikle böyle değildir. Bütün bunlar Allah’ın yaratıklarıdırlar. Kötü olsalardı hiç yaratılırlar mıydı?! Allah-u Teala bütün bunların insanların yararlanması için yaratılmış güzel ilâhî nimetler olduğunu buyurmaktadır. Servet ve malın yerilmesi bir yana dursun, Kur’ân-ı Kerim’de bunlar hayır olarak tanıtılmıştır.

Allah-u Teala Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

Eğer geride bir hayır (mal, mülk vb. şeyler) bırakmışsa, anaya, babaya ve yakın akrabaya bilinen bir tarzda vasiyette bulunması yazıldı (farz kılındı)…[9]

Çalışıp çabalamak ve helal rızk kazanmak, yerilmesi bir yana dursun hatta hadislerde en iyi ibadetlerden sayılmıştır. İşte birkaç örnek:

Resulullah (s.a.a) şöyle buyurmaktadır:

İbadet yetmiş kısımdır; bunların en faziletlisi helâl rızk talep etmektir.[10]

İmam Muhammed Bâkır (a.s) buyurmuştur ki:

Dünyada halka muhtaç olmamak, ailesinin rızkını çoğaltmak ve komşularına bağışta bulunmak için rızkının peşine düşen kimse kıyamet günü yüzü dolunay gibi parlak bir halde Allah-u Teala’nın huzuruna çıkar.[11]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

Ailesinin rızkını elde etmek için çalışan kişi Allah yolunda cihat eden kimse gibidir.[12]

Hadislerde çalışıp çaba harcamak, ziraat, çiftçilik ve ticaret tavsiye edilmiştir.

Hz. Peygamber’in ve Masum İmamlar’ın sünnetleri de çalışmaktı. Zahitlerin önderi olan Hz. Ali de (a.s) durmadan çalışıyordu.

Öyleyse hangi dünya yerilmiştir?

Bazıları demişlerdir ki: “Dünya yerilmemiştir, dünyaya bağlı olmak yerilmiştir. Bazı ayet ve hadislerde de dünyaya bağlılık kötülenmiştir.” Örneğin;

Allah-u Teala Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

Kadınlara, oğullara, kantar kantar yığılmış altın ve gümüşe, salma güzel atlara, hayvanlara ve ekinlere duyulan tutkulu şehvet insanlara süslü ve çekici kılındı. Bunlar dünya hayatının metaıdır. Asıl varılacak güzel yer Allah katında olandır.[13]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

Dünya sevgisinden sakının, zira dünyayı sevmek günahların kökü ve her belanın kaynağıdır.[14]

İmam Sadık’tan (a.s) şöyle naklediliyor:

Dünya sevgisi her günah ve hatanın başıdır.[15]

Buna benzer ayet ve hadislerden anlaşılıyor ki, kötü olan, dünya işlerine gereğinden fazla ilgi göstermek ve gönül bağlamaktır, dünyanın kendisi değil…

Burada da yine şöyle bir soru söz konusu oluyor: Acaba dünya işlerine ilgi duyup sevmek mutlak olarak mı kötülenmiştir ve insan eşine, evladına, evine, malına,  yiyecek ve içeceğine ilgi duymamalı mıdır? Böyle bir şey söylenebilir mi? Oysa bunları sevmek, insanların tabiatında olan fıtrî bir şeydir. Allah-u Teala insanı böyle yaratmıştır. İnsan eşini ve çocuklarını sevmeyebilir mi? Yiyecekleri, giyecekleri ve bu dünyanın güzelliklerini sevmeyebilir mi? Bunları sevmek kötü olsaydı, Allah-u Teala insanı böyle yaratmazdı. İnsanın yaşamak için bunlara ihtiyacı vardır ve tabii olarak bunlara eğilimli yaratılmıştır.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuştur:

İnsan oğlu dünyanın evladıdır ve hiçbir evlat, anasını sevdiği için kınanmaz.[16]

Hadislerde, eşlerinizi ve evlatlarınızı seviniz diye tavsiye edilmiştir. Hz. Resulullah (s.a.a) ve Masum İmamlar da eşlerini ve evlatlarını seviyorlardı; bazı yemekleri seviyor ve onlara ilgi duyuyorlardı. Bundan dolayı, ne gökyüzü, yeryüzü, bitkiler, ağaçlar, madenler, hayvanlar ve Allah’ın diğer nimetleri kötülenmiştir, ne eş, evlat, mal-mülk, ne onları sevmek, ne de dünyada yaşamak. Hatta bazı hadislerde dünya övülmüştür de. Örneğin:

Hz. Ali (a.s) dünyayı kötüleyen birine verdiği cevapta şöyle buyurmuşlardır:

Dünya, onu doğrulayan kimse için doğruluk ve sadakat yurdudur; dünya sözünü gerçekleyene gerçeklik yurdudur; sözünü anlayana kurtuluş evidir. Ondan azık toplayana zenginlik diyarıdır; öğüdünü tutana öğüt mahallidir. Dünya, Allah dostlarının secde yeridir; Allah meleklerinin namazgâhı ve Allah vahyinin indiği yerdir; Allah dostlarının alış veriş yurdudur. Orada rahmet elde edenler; orada kâr edinirler, cenneti kazanırlar.[17]

İmam Bâkır (a.s) buyururlar ki:

Dünya âhiret için en iyi yardımdır.[18]

İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyorlar:

Haysiyetini korumak, borcunu ödemek ve hısım akrabaları ziyaret etmek için helal mal kazanmayı sevmeyen kimsede hayır ve esenlik yoktur.[19]

Öyleyse sevilmesi halinde bütün günahların kaynağı olan dünya, hangi dünyadır ve kınanmayan dünya nedir?

Ben bütün bu ayet ve hadislerden şunu anlıyorum: Dünyaya bağlılık, dünyaya gönül vermek ve dünyaya tapınır derecede bağlanmak kötülenmiştir; dünyadaki varlıklara, dünya hayatına veya sırf dünya işlerine ilgi duymak yerilmemiştir. İslâm insanların dünyayı olduğu gibi tanımalarını ve ona gereğinden fazla değer vermemelerini istemektedir. Kendinin ve dünyanın yaratılışındaki hedefi bilmelerini ve o doğrultuda hareket etmelerini istemektedir. Eğer böyle olursa âhiret ehli olurlar; hareket ve davranışları bu hedefle zıt olursa dünya ehlidirler.

Dünyanın Hakikati

Bu konuyu açıklarken ilk önce İslâm açısından dünyanın mahiyetini ve hakikatini açıklayacağız.

İslâm, iki âleme inanmaktadır. Biri, içinde yaşadığımız ve ismine dünya dediğimiz şu maddî âlemdir; diğeri de ölümden sonra gideceğimiz ve ismine âhiret âlemi (ukba) dediğimiz sonraki âlemdir. İslâm, bu âlemde ölümle insan hayatının son bulmadığına, onun ölümden sonra âhiret âlemine geçeceğine inanmaktadır. İslâm, bu âlemi geçici, fani ve yol üstündeki bir konaklama yeri olarak görüyor; âhiret âleminin de ebedî mekan olduğuna inanıyor.

İnsan bu dünyaya, bir süre yaşayıp daha sonra ölerek yok olup gitmek için gelmedi; insan ilim ve amelle nefsini eğitip mükemmelleştirmek ve âhiret yurdunda güzel ve ebedî bir hayat sürmek için gelmiştir. Bundan dolayı, dünya âhiretin tarlası ve azık hazırlama yeridir. Tabii ki insan bu dünyada hayatını sürdürmek ve yaşayabilmek için Allah’ın kendisi için yarattığı nimetlerden yararlanmak zorundadır; fakat nimetlerden yararlanmak hedef değil, bir vesiledir. İnsan ve dünyanın yaratılışındaki hedef, bu âlemde iyi, rahat yaşamak ve zevk verici çeşitli nimetlerden olabildiğine faydalanmak değildir, bundan daha büyük bir hedef vardır; o da insaniyetin üstün cevherini yetiştirmek ve Allah’a doğru ilerlemektir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

Dünya, size ebedî yurt olmak için yaratılmamıştır; dünya, sâlih amel vasıtasıyla ebedî kalacağınız yurt için azık hazırlamanız için bir geçittir. Öyleyse dünyadan göçmek için acele edin ve ayrılmak için bineklerinizi hazırlayınız.[20]

Yine şöyle buyurmaktadır:

Ey insanlar! Dünya geçilecek bir menzil ve âhiret ise sürekli kalınacakbir  yurttur. Öyleyse sürekli kalınacak yurt olan âhiret için geçiş evinde azık toplayın… İnsan öldüğü zaman halk: “Geriye ne bıraktı?!” der ve melekler ise: “Kendisi için (âhirete) ne göndermiş?!” derler.

Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s) başka bir yerde de şöyle buyurmaktadır:

Bilin ki, elde etmeyi dilediğiniz şu dünya, bazen sizi öfkelendirir, bazen hoşnut eder; fakat ne sizin evinizdir, ne de konaklama yeriniz; siz onun için, orada kalmak için yaratılmadığınız gibi oraya davet de edilmediniz. Bilin ki o, size bâki değildir; siz de orada bâki olamazsınız. O sizi aldatır, ama çekindirir de. Çekindirmesine bakın da aldanmayın ona; korkutmasına bakın da tamah etmeyin ona. Orada, davet edildiğiniz yere hazırlanmaya bakın; gönüllerinizden dünya sevgisini atın.[21]

Gördüğünüz gibi, bu hadislerde dünya fâni ve geçici olarak tanıtılmış,. yol üstündeki bir konaklama yeri olarak nitelendirilmiştir. Aldatıcı ve yanıltıcı bir mekandır. İnsanlar bu dünya için yaratılmamış, âhiret yurdu için yaratılmışlardır. İnsan bu dünyaya ilim ve amelle insanlığını eğitmek ve âhiret âlemine azık hazırlamak için gelmiştir .

Âhiret Ehli

İslâm, insanlardan dünyayı olduğu gibi tanımalarını, amel ve hareketlerini bu görüşle uyumlu bir hâle getirmelerini istiyor. Dünyayı böyle tanıyan kimseler ona tutulmaz, gönül vermezler. Onun güzelliğine ve süsüne aldanmazlar. Bu dünyada yaşayıp nimetlerinden ve meşru zevklerinden yararlanırlar; fakat onun tutsağı ve kölesi olmazlar. Allah’ı ve âhiret âlemini hiçbir zaman unutmaz ve daima sâlih amelle âhiret âlemi için azık hazırlamaya gayret gösterirler. Bu dünyada yaşarlar, ancak kalp gözleriyle daha yüksek ve daha üstün bir ufka bakarlar. Her an, her halde ve her amelde Allah’ı ve âhiret âlemini nazara alırlar. Dünyayı bir tarla olarak görür ve âhiret için bir azık hazırlamaya çalışırlar. Bu dünyanın her şeyinden âhiret âlemi için yararlanırlar; hatta çalışmak, yemek, içmek, evlenmek ve dünyanın diğer işlerinden de âhiret için yararlanırlar. Böyle kimseler dünya ehli değillerdir; âhiret ehlidirler.

İbn Ebi Ya’fur der ki: İmam Sadık’a (a.s) biz dünyayı seviyoruz, diye arz ettiğimde, İmam: “Dünyanın mallarıyla ne yapıyorsun?” buyurdular. Ben de: “Dünya malıyla evleniyor, hacca gidiyor, onu âilemize harcıyor, kardeşlerime yardım ediyor ve Allah yolunda sadaka veriyorum” dedim. Bunun üzerine İmam: “Bu, dünya değil; bilakis âhirettir.” diye buyurdu.[22]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmuşlardır:

Ey Allah’ın kulları, bilin ki sakınanlar, hem gelip geçiveren dünyanın faydalarını elde ettiler; hem de bir zaman sonra gelecek âhiretin faydalarını elde edecekler. Onlar dünya ehlinin dünyalarına ortak oldular; ama, dünya ehli onların âhiretine ortak olamadı. Onlar dünyada konakladılar, en güzel bir konaklayışla; dünya nimetlerini yediler, en güzel bir yiyişle. Dünyada dünya nimetlerine erenler gibi nasiplerini aldılar… sonra da âhiret azığıyla varacakları yere vardılar, en kârlı kazancı elde ettiler. Dünyalarından şüpheli şeylerden çekinmenin tadını aldılar; gerçekten de âhirette Allah’ın komşuları olacaklarını bildiler. Duaları reddedilmez; nasipleri azalmaz onların.[23]

Bundan dolayı, bir işle, sanatla, ticaretle, çiftçilikle uğraşmak, yine sosyal makam, mevki ve sorumlulukları kabul etmek, zâhitlikle ve âhiret ehli olmakla çelişmemektedir. Bilakis, bunlar âhiret ve Allah’ın rızasını kazanmak yolunda kullanılabilirler. Hz. Ali (a.s) çalışıp rızk kazanmadaki onca ciddiyetiyle birlikte insanların en zâhidi, en takvalısıydı. Hükümeti döneminde geceleri ibadette ağlayarak şöyle buyuruyordu:

Ey dünya, ey dünya! Uzaklaş benden; beni   aldatmaya mı gelmektesin, yoksa beni dilemekte, özlemekte misin? Benim gönlüme girmene, benim de seni sevmeme imkan yok. Heyhat, sen benden başkasını aldat. Benim sana ihtiyacım yok. Ben seni üç kere boşadım; artık sana dönmeme, seni almama imkan yok. Ömrün azdır, değerin aşağıdır dilediğin hordur bence senin. Âh azığın azlığından, yolun uzunluğundan, yolculuğun uzak, varılacak yerin pek yüce oluşundan.[24]

Başka bir yerde de şöyle buyuruyor:

Semerini sırtına, yuların boynuna atmışım ey dünya; artık benden uzaklaş. Senin pençenden kurtuldum, tuzaklarından çıktım, yollarından çekildim ben.[25]

Hz. Ali (a.s) kalabalık ordusuyla savaşa hazırlandıkları sırada eski ve değersiz ayakkabısını İbn Abbas’a göstererek şöyle buyurdu:

Bu ayakkabı, size emir olmaktan daha da sevgilidir bana; ancak gerçeği yaşatmak, bâtılı gidermek için bu emirliği kabul ediyorum.[26]

Allah’ın has kulları bu dünyada yaşar, ancak daha yüksek bir ufka bakarlar, onlar âhiret ehlidirler. Diğer insanlar gibi ciddi bir şekilde çalışır, gayret gösterir ve hatta devlet, iktidar, yöneticilik  işlerinde de bulunur ve toplumu idare etmekle meşgul olurlar; fakat bütün bunları Allah’ın rızasını kazanmak ve vazifelerini yerine getirmek için yaparlar. Allah’ın meşru nimetlerinden yararlanırlar; ama aynı zamanda dünyayı üç kere boşamış ve dünya sevgisini kalplerinden dışarı atmışlardır. Savaşırlar, ancak emir ve hükümdar olmak için değil; hakkı savunmak ve adaleti uygulamak için.

Dünya Ehli

Ancak dünyayı olduğu gibi tanımayan kimse dünya ve dünya hayatına, sanki yaratılışın asıl hedefi buymuş, hesap, kitap ve âhiret yurdu diye bir şey yokmuş gibi sarılıverir; mal, mülk, kadın, evlat, makam ve mevkinin esiri olur ve onlara gönül verir. Dünya hayatını sıkıca tutup, gönül kaptırır ona, âhiret hayatını ve Allah’ı unutup, manevî değerlere gözünü kapayıp, hayvanî istekleri temin etmeyi ve dünyevî lezzetlerden alabildiğine yararlanmayı gaye edinir. Böyle bir kimse dünya ehlidir. Fakir olması veya zengin ve mevki sahibi olmaması bir şeyi değiştirmez.

Allah-u Teala Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurmaktadır:

Onlar, dünya hayatından (yalnızca) dışta olanı bilirler. Âhiretten ise gâfildirler.[27]

Başka bir surede de şöyle buyuruyor:

İşte bunlar, âhirete karşı dünya hayatını satın alanlardır.[28]

Diğer bir surede ise şöyle buyuruyor:

Âhiretten vazgeçip de dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama âhirettekine göre bu dünya hayatının yararı pek azdır.[29]

Yine buyuruyor ki:

Bizimle karşılaşmayı ummayanlar, dünya hayatına razı olanlar ve bununla tatmin olanlar ve bizim ayetlerimizden habersiz olanlar, işte bunların kazanmakta olduklarından dolayı barınma yerleri ateştir.[30]

İmam Sadık (a.s)  şöyle buyurmaktadır:

İnsanın Allah’tan en uzak olduğu hali, midesinin ve şehvetinin isteklerini temin etmekten başka bir hedefi olmadığı vakittir.[31]

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

Dünyaya gönül veren kalbe takvanın girmesi haramdır.[32]

Dünya yerilmişse, aldatıcı, yanıltıcı, meşgul edici olduğu içindir, kendini güzel ve tatlı gösterip insanı meşgul ettiği, Allah’ı anmasına ve âhiret için azık toplamasına engel olduğu içindir. Dünya, insanların uyanık olması, onun hilelerine aldanmaması ve kendilerini ona esir, köle etmemeleri ve ona gönül vermemeleri için kötülenmiş ve ifşa edilmiştir.

Kötülenmiş olan şey, dünyaya gönül vermek yaratılışın hedefini unutmak ve ebedî âhiret hayatından gaflet etmektir Allah’ın nimetleri değildir.

Dünya Ehli ve Âhiret Ehli

Bundan dolayı, dünyada, âhiret için çalışan kimse âhiret ehlidir ve dünya için çalışan kimse de dünya ehlidir.

Hz. Ali (a.s) şöyle buyurmaktadır:

İnsanlar dünyada ikiye ayrılırlar. Birincisi dünyada dünya için çalışan kimsedir. Dünya onu meşgul etmiş ve âhiretten alıkoymuştur. Evlatlarının kendisinden sonra fakir olmalarından korkar; ancak önündeki (âhiretteki) fakirlikten korkmaz. Ömrünü başkalarına fayda vermek için harcar. İkincisi, dünyada dünyadan sonrası için çalışan kimsedir. Rızkı da ona zahmetsiz ulaşır. Yani dünya ve âhiretten nasibini alır ve her iki dünyaya sahip olur. O, Allah’ın yanında haysiyetli ve saygılıdır. Onun Allah’tan istediği her şey kabul olur.[33]

Hz. Ali (a.s) yine şöyle buyurmaktadır:

Dünya karar kılınacak yurda geçittir; insanlarsa orda iki bölüktür: Bir bölüğü kendilerini satar, helak olur. Bir bölüğü canlarını satın alır, azat eder.[34]

Dünya ehliyle âhiret ehlinin farkı zenginlik ve fakirlikte, dünya işleriyle meşgul olup olmamasında, sosyal sorumlulukları kabul edip etmemesinde, toplumda yaşamasında veya inzivaya çekilmesinde, alış verişle uğraşmasında veya ilim tahsil etmesinde, kitap yazıp tedris etmesinde, vaaz ve hitabette bulunmasında, dünya nimetlerinden yararlanıp yararlanmamasında, dünyevî bir makam ve mevkiye sahip olup olmamasında değildir; temel fark dünyaya mı, yoksa âhirete mi eğilimli  olmasında, dünya hayatına mı, yoksa âhiret hayatına mı gönül vermesinde, dünyaya mı, yoksa Allah’a mı yönelmesinde, yaşamaktan hedefinin hayvanî heves ve istekleri temin etmek mi, yoksa insani fazilet ve değerleri elde etmek mi olduğundadır. Hatta dinî ilimleri tahsil etmek, ders vermek, kitap yazmak, İmamlık, vaaz vermek ve hitabette bulunmak bile,  eğer insanı kendisiyle meşgul eder, Allah’ı anmaktan ve âhiret saadetini temin etmekten alıkoyarsa dünya sayılır. Hatta inzivaya çekilmek, dünyada zâhit olup ibadetle meşgul olmak bile, eğer Allah’tan başkası için olursa dünya sayılır.

Daha önce değindiğimiz gibi âhiret ehli olanların hepsi aynı seviyede olmadığı gibi, dünya ehlinin de hepsi aynı seviyede değildir. Dünya ehlinin bazıları tamamen dünyaya eğilimlidirler ve bütünüyle Allah’tan ve âhiret yurdundan gâfildirler. Böyle kimseler, dünyanın kölesi olmuşlardır ve dünyaperest diye tanınırlar. Bunun karşısında bazıları da Allah’ın muhlis kullarıdır ki, bütün teveccühleri Allah’a ve âhiret âleminedir. Allah’ın rızasını kazanmak dışında onların hiçbir hedefi yoktur. Birbirinin karşısında olan bu iki grubun arasında birçok derece farkları vardır. İnsan dünyaya olan eğilimine göre dünya ehli olup Allah’tan uzaklaşır. Allah’ı ve âhiret âlemini ne kadar anarsa, dünyayı o kadar terk etmiş olur. Başka bir deyişle dünya ehli ve âhiret ehli olmak izafî ve nisbî şeylerdir.
————

[1]- Furkan/43.

[2]- Âl-i İmran/185.

[3]- En’am/32.

[4]- Hadid/20.

[5]- Nehc’ü-l-Belaga, Hutbe: 111.

[6]- Nehc’ü-l-Belaga, Hutbe: 45.

[7]- Âl-i İmran/145.

[8]- Kehf/46.

[9]- Bakara/180

[10]- el-Kâfi, c.5, s.78.

[11]- el-Kâfi, c.5, s.78.

[12]- el-Kâfi, c.5, s.88.

[13]- Âl-i İmran/14.

[14]- Gurer’ul-Hikem, s.150.

[15]- Bihar’ul-Envar, c.733, s.7.

[16]- Nehc’ül-Belâğa, Hikmetli sözler: 33.

[17]- Nehc’ül-Belâğa, Hikmetli sözler: 130.

[18]- Bihar’ul-Envar, c.73, s.127.

[19]- el-Kâfi, c.5, s.72.

[20]- Nehc’ül-Belâğa, Hutbe: 132

[21]- Nehc’ül-Belâğa, Hutbe: 173

[22]- Bihar’ul-Envar, c.73, s.63.

[23]- Nehc’ül-Belâğa, Mektup: 27.

[24]- Nehc’ül-Belâğa, Hikmetli sözler: 77.

[25]- Nehc’ül-Belâğa, Mektup: 45.

[26]- Nehc’ül-Belâğa, Hutbe: 33.

[27]- Rum / 7.

[28]- Bakara / 86.

[29]- Tevbe / 38.

[30]- Yunus / 7-8

[31]- Bihar’ul-Envar, c.73, s.18.

[32]- Gurer’ul-Hikem, s.383.

[33]- Nehc’ül-Belâğa, Hikmetli sözler: 269.

[34]- Nehc’ül-Belâğa, Hikmetli sözler: 133.


Yorum Bırak