Altı Aylık Şehit

Yazar: beytül ahzan Tarih: 19 Kasım 2009 2.1K kez okundu Yazı ve Makale Yorum Yok


Sabahın erken saatlerinde başlayan kanlı direniş, artık yerini sükûnete bırakmıştı. Kuru sahrada binlerce kişilik düşman ordusu karşısında yarensiz kalan Hüseyin (a.s), feryadına henüz bir cevap alabilmiş de değildi. Hayata karşı dakika dakika yabancılaşıyor, adeta yeni bir dünyayla tanışıyordu. Bir an için eskiye dönmüş; çektiği sıkıntıları, tattığı acıları tek tek gözden geçiriyordu:

Ceddi Resul-u Ekrem’in (s.a.a) rihleti ve onun ardından anası Fâtıma’nın (s.a) bitmek bilmeyen çileler zinciri, çektiği ıstırap ve işkenceler; babası Hz. Ali’ye (a.s) yapılan zulümler ve onun hazin sonu; kardeşi Hasan’ın (a.s) Muaviye karşısında sabrı ve o melun tarafından şehit edilişi ve bir de bu acılara ek olarak Kerbela faciası..

İşte tüm bu çileler Hüseyin (a.s) için örülmüş, onun için takdir edilmişti. Bu yüce şahsiyet, Resul-u Ekrem’in “İyisi de var, kötüsü de” şeklinde beyanlarda bulunduğu ashap ve tabiinin arasındaki “iyi” olarak tanınan “kötüler” sınıfının kurbanı olmuş, tüm Ehl-i Beyt gibi, o da bunun cefasını çekmişti.

Artık Hüseynî çadırlarda Hüseyin’den (a.s) başka savaşabilecek kimse kalmamıştı. Vefalı dostların tümü, az önce arka arkaya aşk diyarına doğru süzülmüşlerdi çünkü. Hüseyin yavaş yavaş çadırlara doğru yürürken Ehl-i Beyt hatunlarına sesleniyordu:

-Ey Sakine, ey Fâtıma ve ey Zeynep! Allah’ın selamı size ve yanınızdaki diğer Ehl-i Beyt’ime olsun. Bu, benim size olan son selamım, sizinle son görüşmemdir. Bilesiniz ki, artık hüzün defteri size yeni yeni sayfalar açacak, keder size daha da yakınlaşacaktır!..

İmam, daha fazla dayanamamış, ağlamaya başlamıştı son sözlerinden sonra. Bu sözler, aynı zamanda onun hazin sonunun da habercisiydi. Gözyaşları Kerbela sahrasında kaybolup giderken herkes susmuştu şimdi.

Ne var ki bu suskunluk fazla sürmemişti. Kahkahalar, küfürler ve nâralar… Az önceki sessizlik, düşman askerlerinin bu çirkin çığlıklarıyla tekrar bozulmuştu.

Onların bu çirkin saldırıları Kerbela’yı kuşatmışken Hüseyin (a.s) çadırların hemen önlerinde toplanan birkaç şehidin yanı başındaydı. Buruk bir dille, onların huzurunda feryadını tazeliyordu:

-Bana yardım edecek kimse yok mu?

Bu cümlenin hemen ardından gözyaşlarına mani olamayıp ağlamaya başladı:

-Abbas, Müslim, Kâsım!.. Neredesiniz? Neden Hüseyin’e cevap vermiyorsunuz? Siz değil miydiniz bir seslenişime bin can veren fedailer, şimdi ne oldu da cevap vermiyorsunuz bana?

İmam, Allah’a şikâyetini böyle dile getirmeye, acısını böyle dindirmeye çalışıyordu. Yarenlerinin, biricik yavrularının ve can dostu yakınlarının cansız bedenleri onu epey hüzünlendirmiş, yasa boğmuştu çünkü.

O, şimdi kendi çadırına yönelmiş, Ehl-i Beyt’ine uyarılarda bulunuyordu:

-Gördüğünüz ve göreceğiniz cefalar karşısında sabredin. Yüksek sesle ağlamayın. Düşman sesinizi duyup da sevinmesin sakın!

Sonra, kız kardeşi Zeynep’e döndü:

-Hatırlıyor musun; sana hep derdim “Sonsuz hayat sahibi yalnız Allah’tır” diye. Ey kardeşim! Benden sonra kadınlar ve çocuklar sana emanet!

Zeynep ağlamaya başladı. Kızı Sakine de… Onlar, Hüseyin’in meydana çıktıktan sonra bir daha geri dönmeyeceğini çok iyi biliyorlardı. Onun da diğer şehitler gibi paramparça edileceğini, atların altında lime lime edileceğini ve şehadet şerbetini içip sonsuz diyara doğru uçup gideceğini biliyorlardı. Bu ayrılık ateşi onları tamamen yasa boğmuştu. Şimdi her üçü de ağlıyordu. Hüseyin (a.s) içindeki ıstırabı beyitlere dökerek kızı Sakine’ye seslendi:

Benden sonra çok ağlayacaksın kızım

Istırabın artacak, keder sahibi olacaksın

Ama en azından hayatta olduğum

Ve seni görebildiğim müddetçe

Islak gözlerinle yakma kalbimi!

Hasret gözyaşlarını şimdiden akıtma!

Eğer cansız bedenim yere düşer de

Tutunacak hiçbir dalım kalmazsa

Ey güzel kızım benim!

İşte o zaman sarılır, ağlarsın bana!..

Vedalaşmak için sırada en küçük yavrusu Ali vardı. Kerbela’nın en küçük kahramanı Ali Asgar’dan da vedalaşmak istiyordu şehitler serveri.

Zeynep’e dönerek minik yavrusunu istedi:

-Ey benim vefalı kardeşim; kundaktaki yavrumu getir bana, gönlüm onunla da vedalaşmak ister!

Bir müddet sonra Ali Asgar da getirildi. Kızgın güneşe karşı gözlerini sıkı sıkı kapayan minik yavru, susuzluktan neredeyse kurumak üzereydi. Hüseyin, yavrusunun kuruyan dudaklarına son kez sıcak bir buse etti. Ancak yüreği onun acı feryadına dayanamıyordu. Minik yavruyu havaya kaldırıp Kûfelilere seslendi:

-Ey Yezid’in yandaşları! Sizin gözünüzde ben zalim ve dinden çıkmış biri de olsam en azından şu masum çocuğa Muhammed’in (s.a.a) dini hatırına su verin!

O sırada Kûfe ordusu içerisinde Harmile b. Kâmil adlı bir okçu da onları sinsice izliyor, şeytani planlar kuruyordu. Özel olarak hazırladığı üç başlı çatallı oku torbasından çıkarıp yayına yerleştirerek minik yavruyu nişan aldı.

Kısa bir süre sonra ok yayından çıkmıştı bile… Hüseyin’in veda öpücüğü henüz sıcaklığını kaybetmemişken Ali Asgar’ın narin bedeni bir anda sarsılmış, bembeyaz kundağı bu okla al kanlara bulanmıştı.

Ali Asgar babasının elinde can verirken düşman saflarından yükselen sevinç çığlıkları daha da fazlalaşmıştı. Küçük yavru, gerdanına saplanan okla birlikte babasının kucağından halası Zeynep’in kucağına taşındı. Hüseyin, avuçlarına dolan kızıl kanları gökyüzüne saçarken bir yandan da bağırıyordu:

-Musibet ne türden olursa olsun, tahammülü benim için o denli kolaydır. Şüphe yok ki Allah, beni görmede, bilmededir!..

….Alıntı…..


Yorum Bırak