Aşk Kokan Bir Hayat!! / Şehid Mustafa Çemran

Yazar: beytül ahzan Tarih: 30 Temmuz 2009 3.3K kez okundu Yakın Tarih Yorum Yok


Hanımının Diliyle Şehit Çemran:

“Babam Çin ile Afrika arasında ticaret yapardı. Maddi durumumuz çok iyiydi ve ben de canım istediğim gibi harcama yapıyordum. Paris’i ve Londra’yı çok iyi tanıyordum. Çünkü elbiselerimi bile oradan alıyordum.

Bir gün Lübnan’da İmam Musa Sadr ile görüşmüştüm. Bu görüşme İmam Musa Sadr’ın isteği üzerine gerçekleşmişti. O görüşmede İmam Musa Sadr bana dedi ki:
“Bizim, yetim çocukları korumaya yönelik bir derneğimiz var. Zannediyorum orada çalışman, çocuklarla ilgilenmen senin psikolojin üzerinde olumlu etkiler yapacaktır. Ben, oraya gelmeni ve arkadaşımız Dr. Çemran ile tanışmanı istiyorum.”

Bir gece yalnız başıma yazı yazarken bir takvim üzerindeki bir resme gözüm takılmıştı. Resimde, tamamen siyah bir zemin ortasında küçük bir mum yanıyordu. Ve mumun alevi bu karanlıkla kıyaslandığında çok küçüktü. Bu resmin altında ise Arapça bir şiir yazıyordu:
“Benim bu karanlığı ortadan kaldırmam mümkün olmayabilir.
Fakat bu küçücük ışık ile karanlıkla nurun; hak ile batılın arasındaki farkı gösterebilirim.
Ne kadar küçük olsa da, ışığı arayan kimselerin kalbinde bu ışık büyüyecektir.”

O gece bu şiirin ve resmin etkisi altında kalmıştım. Çok geçmeden, o resmi çizen ve o şiiri yazanla ilk karşılaştım ve hayretimi gizleyemedim. O kişi Mustafa Çemran’dan başkası değildi.

Çok şaşırmıştım, sanırım ismi ‘savaş’ ile birlikte anılan birisinden herkes korkar. Mustafa’nın da adı hep savaş ile birlikte anılırdı, onun için sıkıcı bir adam olmalıydı. Hatta korkuyordum. Fakat Mustafa’nın dudağında sürekli bir gülümseme vardı. Bundan dolayı onun gülümsemesi ve sakinliği benim açımdan çok büyük bir sürpriz olmuştu.

Ben Avrupa kültürü ile büyümüştüm. Düzgün bir hicabım yoktu. Hatırlarım, köylerin birine yapılan bir yolculuk sırasında Mustafa arabanın içinde bana bir hediye verdi. Bu, bana verdiği ilk hediye idi ve henüz evlenmemiştik. Çok memnun olmuştum. Hemen oracıkta açtım ve gördüm ki bu bir “başörtüsü” idi. Üstünde kırmızı ve uzun güller vardı. Çok şaşırmıştım, ama o güldü ve tatlı bir sesle dedi ki, “çocuklar seni başörtülü görmek istiyorlar.”

Ben çocukların “niye hicabsız bir hanımı bu müesseseye getiriyorsun?” diye kızdıklarını biliyordum. Fakat Mustafa beni çocuklara yaklaştırmak istiyordu. “Bunun hicabı düzgün değil, ailesi, çevresi şöyledir böyledir” gibi sözler söylemedi. Bunlar beni çok etkilemişti.
O beni tıpkı bir çocuk gibi adım adım ilerletti ve en güzel bir şekilde İslam’la tanıştırdı.
Bir gün eve geldiğinde Mustafa’yı görünce gözlerimden yaşlar gelinceye kadar gülmüştüm.. Mustafa niçin bu şekilde güldüğümü sorunca ona şöyle cevap vermiştim; “Mustafa, sen kelmişsin; ben bilmiyordum.”

Düğün hazırlıkları yaptığımız sıraydı. Benim ailem, “damadın gelip geline hediye getirmesi gerekir, bu bizim adetimizdir, diye Mustafa’nın evimize bir hediye getirmesini istemişlerdi. Ben de bunu Mustafa’ya söyledim. Mustafa gitti bir paket getirdi. Gittim açtım, bunun bir mum olduğunu gördüm. Nikah hediyesi olarak mum getirmişti. Yanında da güzel bir yazı vardı. Hemen gidip içinde mum bulunan paketi sakladım. Ne olduğunu sordular, “gösteremem” dedim. Eğer bilselerdi “damat delidir, geline hediye diye mum getirmiş” derlerdi.

Yine aynı sıralarda Annem “seni nereye götürecek, nerde ev tutmuş, kalacağın yer neresi?” diye sordu. Ben de anneme “Yetim çocuklarla ilgilenen o müesseseye çocukların yanına gitmek istiyorum” dedim. Annem gitti orayı gördü yalnızca bir oda, birkaç meyve sandığı ve bir yatak vardı. Bunun üzerine annem şoke oldu ve bir hafta hastanede yattı. Mustafa ise gidip annemin elini öperek ağladı ve ona çok büyük bir sevgi gösterince annem de mahcup olmuştu.

Mustafa beni ailemden istemeye gelince annem ona şöyle demişti: “Evlenmek istediğiniz bu kızın nasıl bir kız olduğunu biliyor musunuz? Bu öyle bir kızdır ki sabahları kalktığında elini yüzünü yıkamadan ve dişlerini fırçalamadan onun yatağını biri toplamalı, önüne bir bardak süt koymalı ve kahve hazırlayıp odasına getirmelidir. Siz böyle bir kızla yaşayamazsınız. Onun için bir hizmetçi de tutamazsınız.”

Mustafa annemin bu sözlerini dinledikten sonra son derece sakin bir şekilde; “Ben onun için bir hizmetçi tutamam; ama söz veriyorum, sağ olduğum müddetçe, uyandığı zaman yatağını toplayacağım, bir bardak sütü ve kahvesini tepside önünde hazır edeceğim.” şeklinde cevap vermişti. Nitekim Şehid oluncaya kadar da bu hep böyle oldu.

Hatta evde bulunmadığımız, savaş sırasında Ahvaz’da cebhede olduğumuz dönemde de yatağı kendisi düzeltmek için ısrar ediyordu. Sabahları süt hazırlar bana getirirdi. Kendisi kahve içmezdi; ama biz Lübnanlıların kahveye düşkün olduğunu bildiği için gidip bana kahve yapardı.

Evimiz iki oda idi. Okulun içinde ve 400 yetimle birlikte idik. Hatırlarım, evlendiğimizden sonraki ilk bayramda (Lübnanlılarda adettir, aile ferdleri bir araya toplanır) Mustafa müessesede kalmış, bayram dolayısıyla babamın yanına gelmemişti. O gece ona “babamım evine niçin gelmediğini bilmek istiyorum” diye sorduğumda o bana şöyle cevap vermişti.
“Şimdi bayramdır, çocukların çoğu ailelerinin yanına gittiler. Gidip dönenler geri kalan 230 çocuğa “şunlar şunları gördük, şunları şunları yaptık” diye anlatıyorlar. Ben de o çocukların yanında kalmalı, onlarla birlikte yemek yemeli ve onları oyalamalıydım ki, onların da anlatacağı bir şey olsun.”

Dedim ki: “Peki, annem bize yemek göndermişti, onu niçin yemedin de bunun yerine ekmek, peynir ve çayla kahvaltı yaptın?”
Mustafa “Okulda böyle yemek çıkmıyor” diye cevap verince, “Sen geç gelmiştin, çocuklar senin ne yediğini göremezlerdi.” Dedim. Bunun üzerine Gözlerinden yaşlar süzüldü ve “ama Allah biliyor ve görüyor!” diye karşılık verdi.

Savaş sırasında bulunduğumuz Ahvaz şehri çok sıcaktı. Buna rağmen o klimayı çalıştırmazdı. Derisi sıcaktan kavrulmuştu, kan geliyordu; ama o şöyle diyordu: Çocuklar şimdi cebhede savaşırlarken ben nasıl klimayı çalıştırabilirim?”

Mustafa bazı konularda hassastı. Bana karşı çok büyük saygı gösterir ve benim hiçbir konuda zorluk çekmemi asla istemezdi. Bir gün eve geldiğinde terliklerini önüne koymak için eğildiğimde Mustafa çok rahatsız olmuş ve diz çöküp ellerimden öpmüştü.
Bir gün Mustafa’yı elbiseleriyle birlikte yatağa uzanmış bir halde görmüştüm. O zaman
çok şaşırmıştım. Çünkü bir ara ayağını öptüğüm halde kıpırdamamış ve bir şey söylememişti. Halbuki böyle bir durumda o ince hassasiyetini gösterirdi. Fakat hiçbir tepki vermemişti. Gözleri de kapalıydı.

Kısa bir süre sonra gözlerini açtı, doğrulup bana şöyle dedi: “Ben yarın buradan gidiyorum ve senin tam anlamıyla benden razı olmanı istiyorum, çünkü ben yarın şehid olacağım! Senden helallik istiyorum. Eğer gitmeme razı olmazsan şehid olmayacağım.”
Bu söz karşısında önce bir duraksadım ve mahzun bir halde razı olduğumu söyledim. O da bana çıkarıp vasiyeti olan bir mektup verip yarına kadar açmamamı söyledi.

Bunun üzerine ona şöyle dedim: “Yani sen yarın gidersen bir daha seni göremeyecek miyim?” Mustafa “hayır” dedi. Ondan “hayır” cevabını alınca gözlerimi kapatıp “senin yokluğunda seni nasıl göreceğim konusunda alıştırma yapmalıyım” dedim ona.

Artık Mustafa’nın bugün gitmesi durumunda bir daha geri dönmeyeceğine iyice inanmıştım. İçimde bir fırtına kopmuştu. Buna engel olamadım ve koşup küçük tabancamı yanıma aldım ve aşağıya indim. Niyetim Mustafa’yı bacağından vurmaktı. Onu bacağından vurup gitmesine engel olacaktım. Ama gittiğimde Mustafa odada yoktu.

İki gün sonraydı. Mustafa’nın birkaç arkadaşı bizim eve geldi ve Mustafa’nın yaralı olarak hastanede olduğunu ve beni de hastaneye ziyaretine götürmeye geldiklerini söylediler.
Ben söyledikleri hastaneyi tanıyordum. Bahçeden içeri girdiğimde dönüp doğrudan morga doğru gittim. Mustafa’nın yaralı olmadığını, şehid olduğunu ve morgda bulunduğunu biliyordum.

Morgda Mustafa’yı huzur içinde uyuyor görünce, sakinleştim. Bizim Tahran’da evimiz olmadığı için mahalle mescidinde arkadaşları onu yıkadılar. O da huzur içinde yatıyordu. Ben başımı onun göğsüne koydum ve sabaha kadar mescidde onunla konuştum. Öğleyin merasim bitti. Mustafa’yı defnettiler.
O gece yanlız dönmeliydim. O an hissettim ki Mustafa artık yok… Hatta harcayacak param bile yoktu. Her gece bir yerde, daha çok da Beheşt-i Zehra’da Mustafa’nın kabrinin yanında yattım…

Lübnan’dan geldiğimizde her şeyimizi okulda bırakmıştık. İran’da da hiçbir şeyimiz yoktu. O derdi ki: “dünyadan gittiğimde hiçbir şey bırakmak istemiyorum. Birkaç metrelik kabirden başka… Hatta bu bile olmasa benim için daha iyi olur.”

Mustafa şehadetinden önce benim için şöyle dua ederdi:
“Allah’ım! Bütün ihlasımla senden Gade’yi korumanı ve onu boşlukta bırakmamanı istiyorum! Ölümümden sonra ruhum yükselirken onu görmek isterim. Allah’ım, Gade’nin benden sonra beni düşünmesini istiyorum; tıpkı hayat ve kemal yolunda bulunan güzel bir gül gibi! Tıpkı, karanlıkta insanların ışığından istifade ettiği küçük bir mum gibi! Tıpkı bir gökten esen ve kulağına aşk kelimesi fısıldayan ve sonsuzluk kelimesine yönelen bir meltem gibi!”


Yorum Bırak