Aşk Ülkesi’nde Bir Gün

Yazar: beytül ahzan Tarih: 14 Ağustos 2011 2.912 kez okundu Yazı ve Makale 1 Yorum


Bundan bir süre önce Kerbela’yı ziyaret etmek nasip oldu. Iğdır’dan 4 Şubat 2009’da 130 kişilik bir kafile ile karayolunu kullanarak, İran üzerinden Irak’a gittik. O Kutsal yerleri, Kazımeyn’i, Samarra’yı, İmam Mehdi’nin (af) gaybete çekildiği Samarra’daki serdab’ı, Kerbela’yı, Necef’i, Kufe ve Sehle mescitlerini, İmam Ali’nin (as) Kufe’deki evini ziyaret etmek lütfuna eriştik. Allah tüm dileyenlere de nasip etsin.

Yolda, o mukaddes mekanlara gitmenin verdiği heyecanla günlük tutmaya karar verdim. Bu günlüğü inşaallah sizlerle de paylaşacağım. Şimdi bu günlükten Kerbela’daki ilk günümüzle ilgili yaşadığım heyecanı aktarmak istiyorum.

Hayatımızı  Ehl-i Beyt sevgisi üzerine yaşamamız ümidiyle…

9 Şubat 2009 Pazartesi ( 14 Safer 1430 Hicri)

Gece geldiğimiz Kerbela’da, ziyaret için gerekli hazırlıkları yapmak ve ziyaret öncesi biraz dinlenerek bedenen ve ruhen hazır olabilmek için vuslatı sabah namazına bırakmıştık. İki saatlik bir uykudan sonra  Türkiye saati ile 03.00’da kalkıyorum.(Irakla Türkiye arasında 1 saatlik bir fark var. Türkiye’de saat 03.00 iken Irak’ta saat 04.00’dır. Saatimi Irak’a göre ayarlamadığımdan hep Türkiye saati  ile program yapıyorum.)

Ziyaret guslü, temiz, ama gösterişsiz elbiseler giyinip aşağıya iniyorum. Kafiledeki diğer arkadaşlar da yavaş yavaş lobiye iniyorlar. Ve H.Musa Aydın Hoca başımızda, vuslata doğru yürümeye başlıyoruz. Herkes kısa adımlar atmaya, başı önde ve tekbir getirerek yürümeye dikkat ediyor. Müthiş bir heyecan fırtınasına tutulmuş gibi titriyorum. Eminim ki, herkes aynı durumda…Otelimiz Vefa şahı Hz. EbulFazl’ın mutahhar türbesine 300 metre mesafede zaten. İşte mutahhar türbenin girişindeyiz. Burada da güvenlik sebebiyle bir harem alanına girerken, bir de mutahhar türbenin avlusuna girişte üst araması yapılıyor. Türbe avlusuna elektronik eşya, özellikle cep telefonu sokmak yasak.

Üstümüzdekileri emanete verip avluya giriyoruz. İşte Kamer-i Ben-i Haşim, Vefa Şahı, Kerbela’nın sakisi, İmam Hüseyin’in yüzünden kederi, gamı gideren Hz. Ebu’l Fazl’ul Abbas’ın türbesi. Birkaç adım daha atsak, türbeden içeriye, mutahhar kabrine varacağız. Allah’ım bu ne büyük saadet…Gönüller Şahı Ebul Fazl Ağa’mın yanıbaşındayım şimdi… Onunla derd-i dil edeceğim, dertlerimi arz edecek, ağlayacağım öyle mi? Hava soğuk değil, ama ben titriyorum, bedenim rüzgara tutulmuş bir dal gibi bana itaat etmiyor. Bir an önce içeriye koşmak, haykırarak ağlamak istiyorum, ama ziyaret adabına uymam lazım. Ve H.Musa Aydın Hoca konuşuyor: “ Muhterem İmam Hüseyin (as) ziyaretçileri, ilk olarak İmam Hüseyin’i (as) ziyaret edelim. Ama orası şimdi namaz saati olduğundan çok kalabalıktır. Sabah namazını burada cemaatle kılalım ve oraya hareket edelim.”

Namazı cemaatle kılıyor ve çıkıyoruz. İşte İmam Hüseyin’in mutahhar türbesi bir nur gibi karşımızda parlıyor. Burası “Beyn-ul harameyn” yani iki harem arası. İki Cennet köşesinin arasındayız şimdi…Muharrem Ayı’nda Iğdır’da herkesin dilinde olan Azerice bir nuha (sine) sözünü hatırlıyorum: “Gönlümde Beyn-ul Harameyn, zikrim Huseyn, Huseyn/ Başında pervane menem, diyerem Ya Huseyn/ Ya Huseyn Kerbela arzum menim/ Ya Huseyn nokerinem (kölenim) men senin” Şimdi gönlümüzdeki o “Beyn-ul Harameyn”deyiz. Allah’ım sana binlerce hamd olsun.

Beyn’ul Harameyn’de, İmam Hüseyin’in mutahhar türbesine doğru ilerliyoruz. Altın kubbe, altın kaplama minareler, görkemli yapı bir mıknatıs gibi çekiyor bizi… Kalabalık arasında, dilimizde zikir, gözümüz altın kubbenin gönül okşayan parlaklığında yürüyoruz. Beyn-ul Harameyn’in mesafesi 700 metre… Alimlerimizden Cafer Bendiderya hoca, bu mesafenin Merve ile Safa arasındaki mesafeye eşit olduğunu söylüyor.

İşte mutahhar türbenin girişindeyiz. Ayakkabılarımızı görevlilere teslim edip güvenlik kontrolünden geçiyor ve içeriye giriyoruz. Girişte ki üstü kapalı avlulardan birinde oturuyoruz. H. Musa Aydın Hoca Mutahhar Türbe’ye giriş izni ve ziyaretname okuyacak. Herkes bir duygu anaforuna tutulmuş zaten. Ta beşikten beridir kulaklarımızı okşayan, ağlayarak, sinelerimize vurarak ağıtlar okuduğumuz, annelerimizden süt emerken, emdiğimiz sütlere gözyaşlarının karışmasına vesile olan  o güzel adın, o dilimizin zikri, gözlerimizin nuru Hüseyin adının sahibinin yanındayız şimdi… Bir hayal alemi sanki… Gerçekle hayal birbirine karışmış… Bunlar gözlerimizin gördüğü mü, zihnimizin gösterdiği mi, seçemiyor, gördüklerimizin gerçekliğine inanamıyoruz…

Musa Aydın Hoca, önce bir giriş yapıyor… Burası Kerbela, burası aşk ülkesi, aşk diyarı… Özlemi ile yanıp tutuştuğumuz, uğruna canlar verilen, kanlar dökülen, evlatlardan geçilen o cennet diyar burası işte… Ve Musa Hoca, o gür ama gönülleri okşayan sesiyle konuşmaya başlıyor. Bir şiir okuyor ki, şiir değil, her mısrası bir alev yumağı gibi yakıp kavuruyor bizi:

“ Sona erdi artık intizarımız

  Sahra-yı beladır burası dostlar

 Yükselsin semaya ah u zarımız

 İşte Kerbela’dır burası dostlar

 

Her karışı binbir hatıra dolu

Bükülür aşığın burada beli

Gözyaşları akar, aratmaz seli

İşte Kerbela’dır burası dostlar”

Musa Hoca şiirin mısraları arasında açıklamalrıyla yürekleri dağlıyor. Evet her karışı binbir hatıra dolu Kerbela’dayız. Gözyaşlarımız olduğumuz mekanla irtibatımızı kesiyor. Artık herşey silinmiş. Zaman ve mekan yok… Şimdi o Bela çölündeyiz. Aşura meydanındaki yiğitlerin birer birer toprağa düştüğüne şahidiz. İşte Ali Ekber, kılıç sallıyor. İşte oklarla delik deşik edilen bedeni, vahşi kılıçlarla parçalanıyor…İşte İmam Hüseyin, kucağında Ali Asgar ile meydana ilerliyor. Ve o minicik boğaz, zalim bir okla parçalanıyor… İşte, işte aşağıların en aşağısı Şimr, İmam’ın mübarek başını kesmeye geliyor…

“….

Burda kurban verdi Ali Ekber’i

Burada oklandı minik Esğer’i

Ağlattı başını kesen hançeri

İşte Kerbela’dır burası dostlar

 

Buradır Huseyn’in gerçek Mina’sı

Burada yükseldi “Heyhat” nidası

Burda gerçekleşti ahde vefası

İşte Kerbela’dır burası dostlar”

Artık hepimiz birer gözü yaşlı şahidiz bu belalı çölde… Aşura Günü’nü biz de yaşıyoruz sanki…Sanki her şey gözümüzün önünde cereyan ediyor… Gözyaşlarımız gerçekten de sele dönmüş durumda… Musa Hoca bizi Kerbela Çölü’nde dolaştırmaya devam ediyor:

“Belalar bu çölde indi her yere

Zehra yavruları oldu avare

Olmadı bir kimse eylesin çare

İşte Kerbela’dır burası dostlar

 

Yanmış çadırlarda Zeyneb-i Kübra

Bir başına kaldı bağrında yara

Düşürdü alemi hep ah u zara

İşte Kerbela’dır burası dostlar”

Kerbela, her anı ayrı bir alem, ayrı bir dünya… Mazlumiyeti hissederken akan gözyaşlarımız, aynı zamanda zalime karşı bir oka dönüşüyor, gözlerimizden fırlayıveriyor zalimin kalbine doğru… O an, eğer elimize geçse zalim, belki de dişlerimizle parçalayacak, elimizden gelse su kaplarımızı doldurarak o mazlum küçük yavrulara su yetiştirmek için koşuşturacağız… Zulüm, gözyaşlarımızla lanetlenirken kalbimizde, mazlum kim olursa olsun yerleşiveriyor gönlümüzün en üst köşesine… Eğer devam ettirebilirsek bu anı, unutuvermese günahkar kalplerimiz gözyaşıyla kalbimize yazdıklarımızı, zalime bizden daha düşman kim olabilir ki?..

Musa Hoca, mersiye-şiirin ardından Mutahhar mekana giriş iznini ve İmam Hüseyin’in (as) ziyaretnamesini okuyor. Ve içeride ne yapmamız gerektiği konusunda kısa bir açıklama yaptıktan sonra içeriye girmemize izin veriyor…

Ağlayan gözlerimizin yumuşattığı kalbimizle, o özlemiyle yanıp tutuştuğumuz altı köşeli kabre, o cennetin ta kendisi olan İmam Hüseyin’in tertemiz kucağına doğru yürüyoruz. Allah’ım, kalbimiz yerinden çıkacak sanki… İşte, işte cennet tam karşımızda… Sanki, Şah Hüseyin, gülümsüyor hepimize, içeriye girenlerin sayısı, içeridekilerin sayısı o kadar çok ki; oraya, cennete nasıl dokunacağız?… Hayır, kalabalık umurumuzda bile değil, karışıyoruz biz de o insan seline ve “Lebbeyk Ya Huseyn” nidalarıyla mutahhar kabre doğru ilerliyoruz. Bir anda insan selinin ortasından kopuyor ve ellerimi uzatıyorum cennete doğru… Ellerim zerihin soğuk demirleri ile buluşuyor… İşte vuslat bu, işte Şah’ım beni kabul ediyor, işte gül bahçesindeyim artık…kalabalık bir dalga gibi söküyor ellerimi, gözüm hala mutahhar mekanda, ilerliyorum… İşte Kabrin ayak kısmındayım, burada Şebih-i Peygamber Ali Ekber yatıyor… Kerbela’nın İsmail’i Ali Ekber… İmam Hüseyin’in “İnna Lillah ve İnna İleyhi raciun” ayetini okuduğunu görünce, bu ölümü hatırlatan ayeti okuma sebebini sormuştu babasına… ”Oğlum” demişti Mazlumların Şahı, şimdi at üstünde uyuklamıştım. Rüyamda arkamızdan gelen bir atlı “bu kervan gidiyor, ölüm de onlarla beraber yürüyor” diyordu…Bu yolculuğumuzun sonunda ceddime kavuşacağız. Ölüm bizi bekliyor.” Ali Ekber, “Biz Hak değil miyiz baba” diye sormuştu cesur bir edayla. “Evet yavrum” diye cevap vermişti Velayet Şahı. Ali Ekber’in (as) cevabı tam İsmail’ceydi: “Öyleyse varsın gelsin ölüm. Baş göz üstüne…” Canlar sana feda olsun Ey Ali Ekber… Adını senden alan yavrumla beraber sana feda olsun bu canım…

Mutahhar kabri tavaf ediyor ve geriye dönüyorum. Girişe göre mutahhar kabrin sağında Kerbela yiğitlerinin toplu mezarı var. Selam osun sana ya Eba Abdullah. Selam osun sana ve etrafında yatan o pak ruhlara… Ey Allah yolunun şehitleri, ne mutlu sizeki, İmam Hüseyin’in yanıbaşında ona eşlik etmedesiniz. O aşkınızdan bir kırıntı da bize lütfeder misiniz?

Kabrin etrafında dönüyor ve önüme çıkan kapıdan bir iç koridora çıkıyorum. Koridorun sağında 10 metre kadar içeride İmam Kazım’ın (as) torunu İbrahim Mucap’ın mutahhar kabri var. Onu ziyaret ediyor ve geriye, koridorun diğer ucuna doğru ilerliyorum. Tam karşıda gümüş kaplamalı bir kapıdan içeriye girmek için sıra bekleyenler var. Ben de sıraya giriyorum. Burası “Maktel”. Yani İmam Hüseyin’in (as) mübarek başının, o lanet olasıca, aşğıların aşağısı Şimr tarafından kesildiği yer…Yani arşa hançerin vurulduğu yer…Yani, Peygamber’in öptüğü o boğazın kesildiği yer…O susuz dudakları ile İmam Hüseyin’in boğazlandığı yer…İçeriye giriyorum. Çukur bir yer, demir parmaklıklar içine alınmış. Bir baş taşı da var…Gözlerimi kapıyorum, Şimr’i, o laini Gül bahçesini yolarken görüyorum sanki…Gözyaşlarım ok olup fırlıyor Şimr’e doğru… İçeride kalabalık fazla, durmak olmaz…Geriden gelenlere de ziyaret imkanı vermek lazım. Selam ve dua dan sonra, parmaklıkları öpüp gözyaşlarımla ıslatıyor ve çıkıyorum…Tam karşımda bir mezar daha var…İmam Hüseyin’in vefalı yaranından Habib b. Mezahir’in, o doksanlık aslanın mezarı… Sana feda olayım ey Habib… Ne olur, o marifetinden, o Hüseyin’i tanıyışından, o aşkından bize de lütfetsen?… Ziyaret edip selam veriyor ve içeriye tekrar girebilmek için dışarıya çıkıyorum. Çünkü geri dönmek mümkün değil. Tekrar içeriye giriyor, mutahhar kabrin karşısında bir boş yer bulup kıbleye dönüyor, ziyaret namazı kıldıktan sonra derd-i dil ediyorum…İnsanlar orada kendinden geçmiş sanki…Kimisi ziyaretname okuyor, kimisi namaz kılıyor, kimisi ağlayarak İmamı ile konuşuyor; dertlerini, yüreğini ortaya döküyor…

İki saatlik bir ziyaretten sonra, önceden belirlenen yerde kafiledekilerle buluşup Beyn’ul Harameyn’den Hz. Abbas’ın (as) türbesine doğru yürümeye başlıyoruz. Sabah olmasına rağmen yol oldukça kalabalık. Hz. Abbas’ın türbesi önüne geldiğimizde Musa Hoca, “Şimdi herkes yorgun ve uykusuzdur. Şimdi bu halle manevi hazzı duymak zor olur. O yüzden şimdi otele dönelim, biraz dinlenelim. Öğlen namazında tekrar gelir, o zaman ziyaret ederiz” teklifinde bulunuyor. Kafilede bir karmaşa baş gösteriyor. İtiraz edenler, hemen ziyaret etmeye can atanlar oluyor, ama sonunda Musa Hoca’nın teklifi makul karşılanıyor ve otele dönüyoruz.

Öğlen namazını Hz. Abbas’ın türbesinde cemaatle kıldıktan sonra Musa Hoca, bizi Türbenin kapısından mutahhar kabrin görüldüğü kısımda topluyor. Önce bir mersiye okuyor: “Ey Hüseyin’in (as) yüzünden gamı, kederi gideren Ebul Fazl! Huseyn hakkı için bizm de gam ve kederlerimizi gider!” diye yakarıyor. Ve anlatıyor: “İmam Hüseyin, ne zaman Hz. Abbas’ı görse, gamlı ve kederli olsa dahi yüzü güler, gamı yok olurdu. O’na “canım sana feda olsun” diye seslenirdi. Kıyamet günü bütün şehitler, Hz. Abbas’ın makamına gıpta edeceklerdir.”

Giriş izni ve ziyaretnameden sonra içeriye giriyoruz. İçerisi çok kalabalık. İçerisi de çok geniş olarak dizayn edilmemiş. Mutahhar kabrin etrafı zaten insan selinden tamamiyle kapanmış. Görevliler sürekli insanların hareket etmesini istiyorlar. Böylece izdihamı önlemeye çalışıyorlar. Mutahhar kabrin etrafındaki namaz kılınacak ya da dua okumak için oturulacak alan da geniş değil. İnsan İmam Rıza’nın (as) türbesi ile kıyasladığında hacim bakımından gerek Hz. Abbas’ın türbesinin ve gerekse de İmam Hüseyin’in (as) türbesinin ne kadar yetersiz olduğunu görebiliyor. İnşaallah bundan sonra bu kutsal alan daha da genişletilir ve ziyaretçilerin daha rahat ziyaret etmesi sağlanır.

Mutahhar kabrin karşısında zor da olsa bir yer buluyorum kendime. Ziyaret namazlarından sonra dilim yine Iğdır’da okuduğumuz, sözleri şair Hüseyin Yalçın’a ait bir nuhanın dizelerini zikretmeye başlıyor gözyaşları eşliğinde:

“Ey beka mülkünün ezel seyyidi

Aşura Günün’nün güzel şehidi

Ey benim kahraman ağam Ebelfez

Aşkınla dirilen gönüller ölmez”

Ziyaretimizi bitirip otele dönüyoruz. Akşam namazına kadar dinlenecek ve diğer işlerimizle meşgul olacağız. Akşam namazında herkes ferdi olarak ziyaretini yapacak, Türkiye saati ile 09.00’da ise topluca İmam Hüseyin’in (as) hareminde “Ziyaret-i Aşura” okuyacağız.

MUHSİN KÜÇÜKER

Yorum Bırak

  1. reyhan dedi ki:

    selamun aleykum, bu güzel paylasimiz için Allah razı olsun
    gece uykum yok sabah namazını beklerken aklım yine kurban
    olduğum canımı feda olsun o yüce vefakara gitti…
    ve sitede gezinirken bu yazıyı gördüm ve şuan göz yaşlarım
    bunu yazarken bile beni zorluyor.
    kerbela bütün arzumdu menim…. bu ruh haliyle inşallah namazdan
    sonra diliyiremki Agam ruhumu kabul eder…
    ne olur benide laik gör. duygularımı ifade edemiyorum
    selam ve dua ile kalın…