Bedir Savaşı – 2

Yazar: beytül ahzan Tarih: 11 Mayıs 2010 3.607 kez okundu İslam Tarihi 1 Yorum

Ebu Süfyan Nasıl Kaçtı?

Gittiği sırada Müslümanlardan bir grubun taarruzuna maruz kalan kervanın rehberi Ebu Süfyan, dönerken de kesinlikle Müslümanların taarruzuyla karşı karşıya kalacaklarını çok iyi biliyordu. Bu bakımdan, kervan İslam kuvvetlerinin bulunduğu noktaya geleceği zaman, o kervanı diğer bir noktada konaklattı. Kendisi de haberleri öğrenmek için Bedir köyüne gitti. Orada Mecdiy b. Amr ile görüştü ve ona buralarda kendilerinden şüphelenebileceğin birilerini gördün mü? diye sordu. O da şüphelenmemi gerektirecek bir durum görmedim, ama deveye binmiş iki süvariyi gördüm. Develerini tepenin üzerine yatırdıktan sonra aşağıya indiler ve su içip gittiler. Ebu Süfyan tepenin üzerine gelerek, develerin tezeklerini yardı. Tezeklerin içindeki hurma çekirdeğinden onları tanıdı ve onların Medineli olduğunu anladı. Hemen kervana geri döndü ve kervanın yönünü değiştirdi. Oldukça süratli bir şekilde kervanı, İslam ordusunun bulunduğu bölgeden uzaklaştırdı. Aynı şekilde, kervanın Müslümanların elinden kurtulduğu haberini Kureyş’e vermesi, onların da geldikleri yoldan geri dönmelerini ve Muhammed’in (saa) işini Araplara bırakmalarını söylemesi için de bir kişiyi görevlendirdi.

Müslümanlar Kervanın Kurtulduğunu Öğreniyor

Kervanın kaçtığı haberi Müslümanlar arasında yayıldı. Ticarî mallara göz dikmiş olan grup, bu durumdan çok rahatsız olmuştu. Allah onları kalpleri kuvvetlensin diye şu ayeti gönderdi:

Hani Allah, iki topluluktan birinin muhakkak sizin olacağını vaat etmişti; siz de güçsüz olanın sizin olmasını istiyordunuz. Oysa Allah, sözleriyle hakkın ve inkar edenlerin arkasını kesmek (kökünü kurutmak) istiyordu. [1]

Kureyşliler Arasındaki Görüş Farklılıkları

Ebu Süfyan’ın temsilcisi, onun mesajını topluluğun büyüklerine ulaştırdı ve onlar arasında büyük bir görüş ayrılığı meydana geldi.

Zühreoğulları kabilesi ve Ahnes b. Şerik, müttefikleri iler birlikte geldikleri yoldan geri döndüler; zira onlar, bizim hedefimiz Zühreoğulları’nın ticarî mallarını kurtarmaktı ve o da halloldu diyorlardı. Kureyş’in zorlamasıyla Mekke’den çıkan Ebu Talib’in oğlu Talip de, yaşanan sözlü kavgada “Siz Haşimoğulları’nın kalpleri Muhammed (saa) iledir.” sözü üzerine, geldiği yoldan geri döndü.

Ebu Cehil, Ebu Süfyan’ın görüşüne muhalifti. bizler Bedir bölgesine gidelim, üç gün orada kalıp deve keselim, şarap içelim ve muganniyeler bize şarkılar söylesin, bizim sanımız, şerefimiz, güç ve kudretimiz Arapların kulağına yetişsin ve sonsuza dek bizden korksunlar, diye ısrar ediyordu.

Ebu Cehil’im aldatıcı sözleri, Kureyş’in bulundukları noktadan, vadinin yukarısındaki tepenin ardına doğru hareket etmelerine neden oldu. Ancak, yağmur, Resulullah’ın (saa) bulunduğu vadide (el-Udvet-üd – Dünya vadisi) kötü yönde etki bırakmadı.

Bedir geniş bir alana sahiptir. Güneyi yüksek (el-Udvetü’l-Kusva) ve kuzeyi (el-Udvet-üd –Dünya) alçaktadır. Bu geniş vedide kazılmış kuyular sayesinde birçok sayıda su kuyuları vardı ve kervanlar her zaman burada yüklerini boşaltırlardı.

Tecrübeli savaşçılardan olan Hubab b. Münzir, Hz. Peygamber’e (saa) dedi ki: Acaba Allah’ın emri üzerine mi, yoksa burayı savaş için uygun bulduğunuzdan dolayı mı burada konakladınız? Hz. Peygamber (saa) buyurdu ki:

Bu konuda özel bir emir gelmemiştir. Eğer size göre daha münasip bir yer varsa fikrinizi söyleyiniz. Savaş maslahatları bunu gerektirirse mekanımızı değiştiririz.

Hubab şöyle dedi: “En iyisi, düşmana yakın olan suyun kenarında konaklayalım, sonra her zaman elimizin altında kendimiz ve hayvanlarımız için su bulunsun diye orada bir havuz yapalım. Hazret, bu komutanın görüşünü beğendi ve hareket emri verdi. Bu olay, Hz. Peygamber’in (saa) toplumsal meselelerde diğerlerinin fikrine ve onlarla meşverete son derece önem verdiğinin bir göstergesidir.[2]

Komutanlık Karargâhı

Sa’d b. Muaz, Peygamber’e (saa) şöyle arz etti:

En iyisi, sizin için şu tepenin yukarısında bir gölgelik yapalım, böylece savaş meydanını baştanbaşa gözetleme imkânınız olur. Birkaç asker tarafından da kurunsun ve başkomutanından alınan emirler özel kimseler tarafından diğer komutanlara ulaştırılsın.

Bundan da önemlisi şu ki: İslam ordusu bu savaşta galip gelirse ne iyi, savaşta yenilir ve öldürürlerse, siz ey Peygamber, hızlı develer sayesinde komutanlık karargahının askerleriyle birlikte, özel bir taktikle düşmanın ilerlemesini durduracak veya geciktirecek bazı hamleler yaparak, kendinizi onlardan önce Medine’ye ulaştırınız. Orada bizim durumumuzdan habersiz birçok Müslüman bulunmaktadır. Eğer durumu anlarlarsa mutlaka sizi himaye edeceklerdir ve sizinle yaptıkları biate, yaşamlarının son anlarına kadar uyacaklardır.

Hz. Peygamber (saa) Sa’a b. Muaz’a dua etti. Meydanın görüldüğü tepenin üzerine bir sığınak yapmalarını ve komutanlık karargâhını da oraya nakletmelerini emretti.

Kureyş’in Hareketi

Hicretin ikinci yılı ramazan ayının on yedinci gününde, Kureyş taşlık tepeden inerek Bedir vadisine yayıldı. Hz. Peygamber’in (saa) gözü Kureyş’e takıldığında, gökyüzüne yönelerek şöyle dedi:

Ya Rabbi! Kureyş büyüklük ve kinir ile seninle savaşmaya, resulünü yalanlamaya kalkışmıştır. Ya Rabbi! Bana buyurduğun yardımı gönder ve onları bu günden itibaren helak et.

Kureyş’in Şûrası

Kureyş kuvvetleri, Bedir’in bir noktasını merkez edinmişlerdi, ama Müslümanların güç ve sayılarından haberleri yoktu. İslam askerlerinin sayısını öğrenmek için, savaşçı ve iki kişi sayısını tahmin etmekte uzman olan Umeyr b. Veheb’i, Hz. Muhammed’in (saa) yarenlerinin sayısını öğrenmek üzere görevlendirdiler. O atıyla İslam askerlerinin ordugâhı etrafında dolaştı ve geri döndü. Müslümanların yaklaşık üç yüz kişi oldukları haberini verdi; ama daha arkalarında kurmuş oldukları tuzak ve yardım gücü var mı? diye dolaşıp bakmam gerekir, dedi.

O, bütün vadiyi baştanbaşa dolaştı. Aşağı ve yukarı kesimleri tamamen taradı. Onlara korkulu ve dehşet içinde bir haberle gelip dedi ki: “Müslümanların herhangi bir tuzağı veya sığınağı yok ama gördüğüm develer, sizlere Medine’den armağan olarak ölümü getirmişler.” Sonra şöyle devam etti:

“Gördüğüm güruhun kılıçlarından başka bir sığınakları yoktu. Lakin onlardan her biri sizlerden birer kişi öldürmeden öldürülmeyeceklerdir. Kendi sayılarınca sizleri öldürseler artık hayatın ne faydası olacaktır? Son kararınızı alınız.” [3]

Vakidi ve Allame Meclisi, ondan şöyle bir cümle de nakletmişler: “Görmüyor musunuz sessizler ve konuşmuyorlar. Onların görünüşünde kararlılık ve irada dökülüyor. Zehirli yılanlar gibi, dillerini ağızları etrafında döndürüyorlar.”[4]

Kureyşliler Arasında İkilik

Bu yiğit askerin söyledikleri, Kureyş arasında bir velvele yarattı. Düşman askerlerini baştanbaşa bir korku ve titreme sardı. Hakim b. Hizam, Utbe’nin yanına giderek şöyle dedi: “Utbe! Sen Kureyş’in liderisin. Kureyşliler ticarî mallarını kurtarmak için Mekke’den çıkmışlardı. Şimdi tam bir başarı elde etmişken, artık Harezmi’nin kan bedelini almak ve bir müddet önce İslam askerleri tarafından yağmalanan mallar dışında bir mesele kalmamıştır. Siz onun kan bedelini kendiniz ödeyiniz ve Muhammed (saa) ile savaşmaktan da vazgeçiniz. Hakim’in sözleri Utbe’de garip bir eser bıraktı. O kalkarak halk arasında şöyle etkileyici bir hutbe okudu:

“Halkım! Siz Muhammed’in işini Araplara bırakın. Arap, ne zaman onun dinini ve asıl gücünü ortadan kaldırırlarsa biz bu konuda huzurlu oluruz. Eğer Muhammed (saa) bu yolda başarılı olursa, ondan bize bir zarar gelmeyecektir; zira biz, gücün doruğundayken onunla savaşmaktan vazgeçtik. En iyisi geldiğimiz yoldan geri dönelim.”

Hakim, Utbe’nin görüşünü EbuCehil’e ulaştırdığında onun zırhını giymekle meşgul olduğunu gördü. O, Utbe’nin söylediklerini duyunca son derecede rahatsız oldu. Âmir Hazremi adlı bir şâhısı, Amr Hazremi’nin kardeşinin yanına gönderdi ve “Senin anlaştığın kişi, yani Utbe, halkı kardeşinin kan bedelini almaktan caydırıyor, sen kardeşinin kanını kendi gözünle görüyorsun. Kalk, Kureyş arasında onlara kardeşinle yapmış oldukları antlaşmayı hatırlat ve kardeşin için ağla.” diye mesaj iletti.

Ebu Âmir, kalktı ve başını açtı. Yas tutanlar, ah Amr, vah Amr diye ağlayıp sızlıyorlardı. Ebu Âmir’in ağlayıp sızlamaları, Kureyş’i coşturdu. Onları savaşmaya yöneltti ve Utbe’nin geri çekilme görüşü unutuldu. Geri çekilmekten yana olan Utbe bile, topluluğun geçici hislerinin tesiri altında kaldı. Hemen kalktı, savaş elbiselerini giyip, savaşa hazırlandı.

Aklın nuru, bazen esası olmayan his ve heyecanların gölgesinde kalıp kararmaya yüz tutar ve geleceği aydınlatamaz. Barış ve sefa taraftarı olan, hep birlikte barış içinde yaşama davet eden bu adam, hislerine öylesine kapılmıştı ki, sonunda savaşa ilk adımı atan da o oldu. [5]

Savaşı Kaçınılmaz Kılan Sebep

Esved Mahzumi, kötü huylu birisi idi. Gözü Müslümanların yapmış oldukları havuza takıldı. Şu üç işten birini yapacağına ahdetti. Ya o havuzun suyunda içecek, ya onu harap edecek veya öldürülecekti.  O müşriklerin safından dışarı çıktı ve havuzun yakınlarında, İslam’ın yiğit askeri Hamza (as) ile yüz yüze geldi. İkisi arasında bir çatışma başladı. Hz. Hamza bir vuruşta ayağını bileğinden ayırdı. O da ahdine vefa etmek için, havuzunda su içmek üzere, kendini havuzun kenarına doğru çekti. Hz. Hamza, diğer bir vuruşla onu suyun içinde öldürdü.

Artık bu olay savaşı kaçınılmaz kılmıştı; zira bir cemiyeti savaşa tahrik etmek için, kan dökülmesinden daha büyük bir şey olamaz. Kin ve nefretin boğazlarına kadar yığıldığı ve bir bahane peşinde olan güruh, artık en üstün bahaneyi ele geçirmişti ve kendilerini savaşmaya mecbur görüyorlardı. [6]

Teke Tek Savaşlar

Arapların savaşın başlangıcındaki geleneksel adetleri, teke tek savaşmaktı. Daha sonra toplu hücuma geçirildi.

Esved Mahzumi’nin öldürülmesinden sonra, Kureyş’in yiğitlerinden üç kişi, Kureyş saflarından çıkarak kendileriyle savaşacak er istediler. Bu üç kişi, Rabia’nın çocukları Utbe, kardeşi Şeybe ile Utbe’nin oğlu Velid’den ibaretti. Her üçü de silaha gark olmuş bir halde, meydanın ortasında kükrercesine at koşturup birer savaşçı istiyorlardı. Ensar gençlerinden Avf, Muaz ve Abdullah b. Revaha adında üç yiğit genç, onlarla savaşmak üzere Müslümanların ordugâhından ayrılıp savaş meydanına geldiler. Utbe, onların Medineli olduklarını anlayınca, bizim sizinle bir işimiz yok dedi.

Daha sonra biri bağırdı: “Muhammed! Bizim şanımıza uygun kendi kavmimizden olan kimseleri bize gönder.” Hz. Peygamber (saaa) bu defa Ubeyde, Hamza ve Ali’ye (as) dönerek şöyle buyurdu: “Kalkınız!” Üç yiğit asker baş ve yüzlerini kapatarak meydana koyuldular. Her üçü de kendini tanıttı. Utbe bunların üçüyle de savaşmayı kabul etti ve şöyle dedi: Siz bizim şanımıza uygunsunuz.”

Bazıları, bu savaşta askerlerden her birinin kendi yaşıtlarıyla savaştıklarını söylüyorlar. Onların en genci olan Hz. Ali (as) Muaviye’nin dayısı Velid ile, orta yaşlı olan Hamza Muaviye’nin anne soyundan ceddi olan Utbe ile, onların yaşlısı olan Ubeyde de, onların büyüğü olan Şeybe ile savaşmaya başladılar; ama İbn Hişam’ın dediğine göre Hamza’nın çarpıştığı kişi Şeybe ve Ubeyde’nin karşısındaki Utbe idi. Şimdi bu iki görüşten hangisinin sahih olduğunu göreceğiz. Aşağıda yer alan iki konuyu göz önünde bulundurmak kaydıyla konu aydınlığa kavuşacaktır.

1-Müverrikler şöyle yazıyor: Hz. Ali (as) ve Hz. Hamza karşılarındaki savaşçıları ilk dakikalarda yere serdiler. Rakiplerini öldürdükten sonra Ubeyde’nin yardımına giderek onun rakibini de öldürdüler.[7]

2-Emiru’l-Müminin Ali (as), Muaviye’ye yazdığı mektupta şöyle hatırlatıyor:

Bir gün senin ceddin (Utbe, Muaviye’nin annesi olan Hind’in babası), dayın (Utbe’nin oğlu Velid) ve kardeşine Hanzala batırdığım kılıç henüz yanımdadır. Yani şimdi de o güç ve kudret ile donatılmış bulunmaktayım. [8]

Bu mektuptan, onun Muaviye’nin ceddini öldürdüğü açıkça anlaşılmaktadır. Diğer taraftan da, Hz. Hamza ve Hz. Ali’nin (as) karşılarındaki rakiplerini hiç beklemeden helak etmiş oldukları bilinmektedir.

Eğer Hz. Hamza’nın mukabilindeki, Muaviye’nin ceddi Utbe olsaydı, Hz. Ali kesinlikle; Ey Muaviye’ Senin ceddin (Utbe) benim kılıcımın darbeleri altınca can verdi demezdi. Bu bakımdan, Hz. Hamza’nın rakibi Şeybe ve Ubeyde’nin rakibi de Utbe idi demek gerekir; zira Hz. Ali ve Hz. Hamza, kendi rakiplerini öldürdükten sonra, Utbe’nin yanına gidip kılıçla onu öldürdüler.

Toplu Saldırı Başlıyor

Kureyş yiğitlerinin öldürülmesi, toplu saldırının başlamasına neden oldu. Kureyş’in gruplar halindeki hamleleri başladı. Hz. Peygamber (saa) bulunduğu komutanlık yerinden, hamle etmekten kaçınmalarını ve ok atmakla düşmanın ilerlemesini önlemelerini emretti.

Sonra komutanlık kalesinden indi ve elindeki çubukla askerlerinin safını düzenledi. O sırada Sevad b. Uzeyye sıradan daha ilerde durmuştu. Hz. Peygamber (saa) talim çubuğu ile onun göbeği üzerine vurarak şöyle buyurdu: “Askerlerin safından fazla ileri çıkma.”[9] Bunun üzerine Sevad şöyle dedi: “Bana vurulan bu darbe haksız yereydi ve ben onun kısasını istiyorum.” Allah Resulü (saa) hemen gömleğini yukarıya kaldırarak kısas et, diye buyurdu. Tüm askerlerin gözü Hz. Peygamber’in (saa) bu davranışı üzerindeydi. Sevad, Hz. Peygamber’in (saa) göğsünü öptü, onun boynuna sarıldı ve şöyle dedi: “Benim amacım, ömrümün son dakikalarında sizin göğsünüzü öpebilmekti.”

Daha sonra Hz. Peygamber (saa) komutanlık karargâhına geri döndü. İman dolu kalbiyle Allah’ın dergâhına yüz çevirerek şöyle dedi:

“Ya Rabbi’ Eğer bu gün bu güruh helak olursa, artık yeryüzünde kimse sana tapınmayacaktır.” [10]

Toplu saldırıların özellikleri İslam tarihinde bir ölçüde kaydedilmiştir. Ancak şu hususlarda kuşku yoktur: Hz. Peygamber (saa) zaman zaman komutanlık kalesinden aşağıya inip, Müslümanları Allah yolunda savaşmaları ve düşmana hamle etmeleri için teşvik ederdi. Bir defasında yüksek bir sesle Müslümanlar arasında şöyle buyurmuştur:

Muhammed’in canı elinde olan Allah’a andolsun, kim bu gün cesaretle savaşır, savaşı da Allah için olur ve bu yolda öldürülürse, Allah onu cennete koyacaktır.

Büyük rehberin bu sözleri, o kadar etkili oluyordu ki, hatta bazıları daha çabuk şehit olabilmek için üstlerinden zırhlarını çıkarıp o şekilde savaşıyorlardı. Umeyr Hemmam, Allah Rasulü’ne (saa), “Benimle cennet arasındaki uzaklık ne kadardır?” diye sordu. O şöyle buyurdu: “Küfrün önde gelenleriyle savaşacak kadar.” O elinde bulunan birkaç hurmayı attı ve savaşmaya koyuldu. Daha sonra Resul-ü Ekrem (saa) bir avuç toprak aldı, Kureyş tarafına doğru attı ve söyle buyurdu: “Çehreleriniz değişsin!” Sonra toplu saldırı emrini verdi. [11]

Aradan çok geçmeden, Müslümanların cephesinde zafer eserleri görülmeye başladı. Düşman tamamen yenilgiye uğratılmış ve kaçmaya başlamıştı. İman Aşkıyla savaşan İslam askerleri, bu yolda öldürmenin saadet olduğunu biliyorlardı. Hiçbir etkenden kormuyorlardı ve hiçbir şey de onları ilerlemekten alıkoymuyordu.

——————

1-Enfal Suresi, 7

2-Sire-i İbn Hişam, 1/620; Taberi Tarihi, 2/144

3-Sire-i İbn Hişam, 1/622

4- Meğazi, 1/62; Biharu’l-Envar, 19/234

5-Sire-i İbn Hİşam, 1/623; Biharu’l-Envar, 19/224

6-Taberi Tarihi, 2/149

7- Sire-i İbn Hişam, 1/625; Taberi Tarihi, 2/148

8-Nehcü’l-Belağa, 64. mektup

9-Sire-i İbn Hişam, 1/626

10-Taberi Tarihi, 2/149

11-Sire-i İbn Hişam, 1/628

————————

Hz. Muhammed’in (saa) Hayatı / Allame Cafer Süphani

Yorum Bırak

  1. ayten dedi ki:

    bi de sunniler ebu sufyana r.a diyor,sahabeymis bi de,cok komik ya,hatta bu hadisi gosteriyorlar guya peygamberimiz soylemiski sahabelerimin her biri gokte parlayan yildiz gibidir,hiii,tabi-tabi ebu sufyan da zaten yildiz,muaviyeye hazreti diyorlar ya bi de nasil sinirlerim bozuluyo,imam Hasani zehirleyenlere hazreti diyorlarsa artik lafim yok benim yazik size vallah yazik