Beheşti Zehra’nın Yusuf’u…

Yazar: beytül ahzan Tarih: 10 Kasım 2009 3K kez okundu Yazı ve Makale 2 Yorum
Eğer bir Cuma günü yolunuz düşerse Beheşti-Zehra’ya, görürsünüz onca kişinin sevdikleriyle bayramlaşmaya geldiğini. Kimisi babasının mezarını, kimisi ise kendisi gibi yetim annesini, birisi kardeşinin birisi ise hayatının sonbaharında solan çiçeğini ziyarete gelmiştir.

Ama benim annem uzak yoldan yavaşça gelmektedir. Okuma-yazma bilmediğinden buranın Beheşti-Zehra olduğunu da bilmemektedir. Salı günü yola çıkmakta ancak cumartesi günü kabrimin başucunda durmaktadır. Artık ihtiyarlamış ve biraz da hastadır.

Her gelişinde yanında getirdiği en sevdiğim yiyecek olan hurmayı açar ve sessiz bir şekilde başını göğsüme koyarak Fatiha okuyarak ağlamaya başlar. Sonrasında ise sanki birileri duyacakmış gibi başını göğsümden kaldırır ve söyleyeceklerini kulağıma fısıldar.

Geçen rüyasında beni görmüş, savaş elbiselerimle cepheye gitmeden önce son kahvaltı yapışımızı ve son sohbet edişimizi. Ağlayarak anlatıyor, beni biraz daha fazla görebilmek için boşalan bardağıma çay dolduruyor ve çok sevdiğim dediğim hurmadan ikram ediyormuş.

Ayrılık vakti geldiğinde ise bir tepsiye Kuran, su ve hurma bırakıyor, Kapı dışına çıktığında ise ağlamamak için kendisini zor tutuyormuş. Ben ise, beni merak etmemesini Kerbela’ya ziyarete gittiğimi ve ziyaretim tamamlandığımda döneceğimi söylüyorum. Sadece ben değildim Kerbela’ya gittiğini söyleyen, Hürremşehr’e giden herkes bunu söylüyordu.

Evet, Kerbela’ya gidiyorduk ve bu gidişin geriye dönüşü olmayacağını hem bizler hem de yakınlarımız biliyorlardı.

Son gidişimi anlatıyor, hani insan son sevdiğini uğurlarken hissettiği acı var ya. Hani şu kaburganızın altında hissettiğiniz nedeni belirsiz acıyı. Önce kendinizi her şeye dayanıklı hale getirirsiniz ve sevdiğiniz gidinceye kadar içinizdekileri dışarıya vurmazsınız. O gittiğinde ise artık tüm gerçekleri kabullenirsiniz.

İşte o, ayrılık vaktinin benim bilmediğim diğer yönünü anlatıyor. Sokağın sonuna varıp uzaklaştığımda sırtını duvara dayıyor ve saatlerce öyle sessizce bakıyormuş. Akşam ezanında odama varıp seccademi açıyor ve ağlar halde namaz kılıyormuş. Ve en önemlisi babamı kaybettikten sonra benle sofrasını paylaştığını ve şimdi ise yalnız paylaşması gerektiğini düşündükçe yüreği sızlıyormuş.

Ve ardından rüyadan ağlar halde uyanıyormuş. Karanlığın esir aldığı odasında yalnızlıktan korktuğunu hissettiğinde, şimdi burada yaptığı gibi, odama gidip elbiselerimi koklayarak onlara sarılarak sabahlarmış.

Şimdi Beheşti-Zehra’da güneş batmaya yüz tutmayı düşünüyor. Bizim için de ayrılık vakti de gelmiş oluyor tabi. Başını göğsümden kaldırıp gözyaşlarını silerek, haftaya tekrar geleceğini söyleyerek ayrılıyor başucumdan. Bir daha ki haftayı sabırsızlıkla bekliyorum.

Ama aradan koskoca on üç gün geçiyor Gözlerim yollarda annemin gelişini bekliyorum.Ama gelmiyor Acaba başına bir şey mi geldi? Acaba hastalığı yatağa mı düşürdü? Diye düşünüyorum. Annem beni her hafta ziyarete gelir ve benimle sohbet ederdi. Oysa şimdi kaç gün oldu gelmedi.

Sonraları da bekledim ama gelmedi, tıpkı ben cephedeyken onun beni beklediği gibi. Bir umutla gelir diye beklerken iki ayı yalnız geçirir oldum. Ama gelmedi ve bir gün annemin durumundan haberdar olmam için Allah’a yakardım. Ve sonrasında sol kaburgamın altında hissettiğim bir acıyla anladım. Tıpkı annemin benim gelmeyeceğimi anladığında hissettiği acı gibi…

Fatih KAHRAMANİ


Yorum Bırak

  1. merziyye dedi ki:

    çok hüzünlü içim acıdı,yazanın ellerine sağlık

  2. karabağ dedi ki:

    Emeğine sağlık kardeşim çok beyendim kalemin hiç tükenmesin içinde ki bu aşk ateşi hiç sönmesin. Selametle.