Bir Çocuk ve Ümmü’l Benin

Yazar: beytül ahzan Tarih: 5 Ocak 2010 1.8K kez okundu Yazı ve Makale Yorum Yok

Her şey bir aşura günü vuku buldu onun için. Hava soğuktu. Oysa annesiyle onun yüreği, diğer matem tutan insanlar gibi sıcacıktı. İsmi Abdullah’tı. Yaşı ise on bir. Sahip oldukları toprak evlerinle yaşlı annesiyle yaşamaktaydı.

Sabahın erken saatlerinde uyanmıştı annesiyle birlikte. Bugün aşuraydı, herkes gibi oda siyahlara büründü. Aşura olunca herkesi o günün üzüntüsü sarmaktaydı. Oysa Abdullah herkesin aksine heyecanlı ve sevinçliydi. Öyle ki, heyecanından kahvaltı bile yapmamıştı.

Onun sevinci mateme iştirak eden binlerce Hüseyin (a.s) âşıklarına hizmet edebilmekti. Her yıl olduğu gibi bu yılda öyle olacaktı. Üzerine komşusunun vermiş olduğu eski bir montu alarak çıkmıştı evinden. Her yer karla kaplıydı. Heyecanından olsa gerek yırtık ayakkabılarına dolan karlara aldırış etmeden ilerliyordu. Soğuk terler akıtıyordu. Az sonra aşura meydanına geldiğinde, meydanı dolduran insanları analiz ederek geçirdi.

Binlerce insan, sine ve ağıtlarla ilerlemekteydi Aşura meydanına. Büyük siyah bayraklarla insanları bu mateme davet ediyorlardı sanki. Meddahların matem ağıtları ise görülmeye değerdi. Onların arasına katılıp matemlerine ortak olmayı geçirdi içinden. Neden sonra biraz durakladı, matem meydanına sırtını dönerek koşar adımlarla evlerinin yolunu kat etti.

Az sonra evlerinin yıkık tahta kapısını hışımla araladı. Evlerinin ön kısmında bulunan avluyu koşarak ilerledi ve evlerinin arkasında bulunan çadırda annesine seslendi;

“ Anne, her şey hazır mı? Matem meydanı dağılmadan ihsanın bir bölümünü tamamlamak istiyorum.” Dedi.

Annesi, çadırın önünde bulunan kovayı işaret ederek;”limonata hazır, sen onu dağıtıncaya kadar yemeklerde hazır olur” dedi.

Heyecanlıydı, öyle ki, koşarak ilerlerken kovadaki limonatanın ayaklarına çarparak döküldüğünü bile fark etmiyordu. Matem alanına vardığında, sınıf arkadaşı Ali ile karşılaştı. Ali yardım etme teklifinde bulunduysa da bunu kabul etmedi. Arkadaşı ile sohbete koyulmuşken, ileride matemcilerin bölük bölük meydanı terk ettiklerini fark etti. Bu terk ediş mateminde bittiği anlamına geliyordu. Az sonra arkadaşına veda ederek ayrıldı meydandan. Hareket halinde olan insanların arasına karıştı. Ve yapacağı işe koyuldu.

Soğuktu, heyecanlıydı, ama yalnız değildi, onun gibi birçok kişi ihsanlarını yerine getirmek için çabalıyorlardı. Kimisi gofret, kimisi meyve suyu, kimisi de çikolata dağıtmaktaydı. Biran elindeki kovayı yolun ortasına bırakarak, elindeki bardağı kovaya daldırdı.

Heyecanı giderek artmaya başladı, öyle ki, kovanın içerisindeki limonatanın rengini ayırt edecek durumda bile değildi. İstediği kısa bir süre içerisinde limonatayı bitirip, evdeki Hz.Ebul-Fazl sofrası için matemcileri davet etmekti.

Kime uzattıysa bardağı, bardak ya elinde kalıyordu, yâda ikrama icabet eden yarısını içmeden geriye iade ediyordu. Soğuktan olsa gerek diye düşündü. Oysa diğer ihsan dağıtan kişilerin ihsanları bitmiş sayılırdı. Biran için meyve suyu dağıtan kişinin boş kartonuna gözleri ilişti.

Tereddüt etti, daldırırken bardağı kovanın içine limonatanın rengini fark etti. Ardından yudumlarken limonata değil de dağıtmış olduğu şeyin şerbet olduğunu anladı. Şeker ve suyun karışımı bir içecekti şerbet.

Elindeki kovayı yolun kenarına bıraktı, matemciler ilerlemekteydi yemek için davete koyuldu. Ancak beş kişiden başka kimseyi ikna edemedi. Yolda matemcilerle evlerine doğru ilerlerken, biraz düşünceli biraz da öfkeliydi, ancak bu öfkenin kendisine mi annesine mi yoksa maddi durumuna mı olduğunu ayırt etmekte zorluk çekti.

Vesveselerle boğuşmaktaydı, oysa evlerinin önüne vardıklarında, yamalı eteği ve çıplak ayakları ile matemcilere hurma dağıtan annesini görünce, gözlerine dolan yaşlara hâkim olamadı.

Az sonra, yer minderleriyle kaplı odalarına geçtiklerinde, sofranın hazır olduğunu fark ettiler. Tandır ekmeği, tuz ve helvanın süslediği sofraya az sonrada annesinin getireceği, un çorbası ve kızarmış patates eklenecekti.

Yemek fazlaydı ve az kişinin iştiraki sebebiyle fazla da kalmıştı. Annesi üzüldüğünü fark etmiş olacak ki, kalan yemekleri kendileri gibi fakir komşularına vermesi söyledi. Son bir umutla bu işi de yapmaya koyuldu. Ve son işini başarmanın memnuniyeti sebebiyle sevinçle evlerine döndü.

Üzüntüsü geçmemişti, düşünceleri limonatanın rengine değil, neden davetlerine az kişinin icabet ettiğiydi. Fakir oldukları için miydi? Yoksa kimseler tarafından tanınmamaları mıydı?

Odasına geçerek bütün günün yorgunluğu ile uykuya daldı. Rüya âleminde bir nur göründü. Elini uzattı yetim başını okşadı. Bir an için rahatladığını hissetti. Sustu bu nur karşısında, daha sonra nurun evlerinin tüm odalarına yayıldığını gördü.

Az sonra o nur konuştu;

“Ey Abdullah! Sanır mısın, “Hz.Ebul-Fazl” sofrasına “Ümmül-Benin de iştirak etmesin. Allah hayrınızı kabul etsin ey Ehli-i Beyt’in küçük hizmetkârı.”

Nur kayboldu ve uyandı yatağından, bütün gün bedenini saran heyecanın yerini şimdi korku almıştı. Koşarak annesini aramaya koyuldu ve bulduğunda ise rüyadaki nurun ismini sordu.

“Anne Ümmül-Benin kim?

Annesinin söylediği söz bir kez daha şaşırmasına neden oldu:

“Allah hayrını kabul etsin Abdullah!

Fatih Kahramani

Yorum Bırak