Bu Gece

Yazar: beytül ahzan Tarih: 29 Mayıs 2010 1.9K kez okundu Yazı ve Makale Yorum Yok

Bu gece tarihin en gür sesli suskunu semalarla ahitleşmekte… Onu anlatmanın en iyi yolu yalnızlığı anlatmak olsa gerek. Kufe Mescid’ini dinlemek gerek. Onu duymak için kuyulara kulak vermek gerek. Birde yetimlere… Küçük kalplerine kocaman bir umudu sığdırıp; gecenin kör karanlığında gözleri Ali’yi bekleyen yetimlere… Başlarını yalnızca Ali’nin okşadığı yetimlere… Ve yirmi beş yıl boyunca Ali’nin tek sırdaşı olan yetimlere… Kufe viranesinde yalnız onlar anladı Ali’yi, yalnız onlar dinledi. “Ali” ki hiçbir mazlumun yanından kayıtsızca geçemeyen bir isim, Kufe’de çıkarı olmaksızın, garezi olmaksızın, tek mazlum, başlarını şefkatli bir bekleyen yetimlerdi. Yetimler… Ali’den başka hiçbir umudu olmayan yakîn ehli… Zülfikarı tutan eller okşardı o başları, zalimin bağıyla bağlanan eller…

Bu gece tarihin en mazlum yürekleri beklemekte Ali’yi… Gözleri en karanlık köşede parlayacak olan Muhammedi nuru aramakta. Sırtındaki yükten değil, dil yarasından iki büklüm olmuş o heybetli silueti görmeyi ümit etmekte gözler. Bir parça ekmeği, birkaç hurmayı değil, başlarındaki tek sayeyi beklemekte açlıktan halelenmiş gözler!

“Nafile” dedi içlerinden birisi. “Bu gece gelmeyecek!” Arkasını döndü usulca, kimsenin görmediği gözyaşlarını akıttı.

“Hayır!” dedi en küçük olanı, “Her gece gelir, ne olursa olsun gelir!” Umudu sönmemişti küçüğün. Hiç aksamamıştı çünkü hiç aksilik olmamıştı. Ali her gece olduğu gibi bu gece de gelecekti, elinde ekmek ve hurma ile… Tekrar dikti gözlerini en karanlık köşeye, muhakkak ki parlayacaktı o karanlık. Hiç kimseye güvenmediği kadar  güveniyordu çünkü O’na… Çünkü şu dünyada güvenilmeyi hak eden yalnızca O’ydu. O da tıpkı şu yanında duran yetimler gibi yalnızdı, suskundu. Bazen gece ne kadar karanlık olursa olsun, Ali’nin gözünden parlayan damlaları görürdü küçük yetim. İşte o zaman göklerin de ağladığını hissederdi. O heybetli omuzların titrediğini görmek göklere de ağır gelirdi şüphesiz. Ve dünyayla arasına bir perde daha çekerdi küçük yetim. Ali’yi üzen şu hayat, biz biçarelere yarar mı?… O gözlerini hiç parlamayan yola dikmiş, yüreği burukluktan bitap düşmüş, bunları düşünürken, uzaklarda yılların katmerlediği bir feryat koptu. Gecenin sessizliğini ateşten bir ok gibi deldi, geçti… Bir ağıt yankılandı semalarda, gökyüzü ağlıyordu belki de… Bir telaş aldı sızlayan yüreğini, bir asır gibi geçti o an, bir asır gibi yaşlandı küçük yetim. Bu şehrin tüm garezi, aşağılık bir kahkahayla son kırbacını vurmuştu sahipsizlik yükünü taşıyan omuzlara… Göklerden bir ses nida etti, Cebrail’in feryadı doldurdu gayb alemini: “Vallahi Kabe’nin sütunları yıkıldı, Mustafa’nın amcasını oğlunu öldürdüler!”

Kufe hiç böyle titrememişti, hiç böyle korkmamıştı gökyüzünden. Sanki yıldızlar ateş olup yağmıştı viranenin üstüne, sanki melekler feryad ediyordu. Ve sanki… Tüm bunları hiçe sayarcasına gözlerini yumuyordu Hidayet Güneşi… Suskun dudakları son defa aralanmıştı: “Andolsun Kabe’nin rabbine, kurtuldum!” dercesine…

“İşte şimdi adım yetim!” diye feryad edip attı kendini viran toraklar üzerine. Başına toprak saçarken düşündüğü ne açlık, ne de sefaletti. Bir daha hiç gelmeyecekti Ali! Bir daha hiç okşamayacaktı başını.

Suskunluğunu bozan, acısını hafifleten bir kul çıkmamıştı şu koca dünyada. Bir tek Kufe mescidi paylaşmıştı derdini Ali’nin, taştan Kufe Mescidi… Ama şu hain kokan şehir, Kufe Mescidi’nden daha yumuşak değildi şüphesiz. Gitmişti işte en büyük yalnız! En büyük yalnızlığı yetimlere bırakıp gitmişti…

Bu gece tarihin en büyük yalnızını uğurlamakta Kufe yetimleri. Hepsinin elinde Ali’nin başına inen kılıcın zehrine karşı bir tas süt, gözlerinde diken, boğazlarında kemik…

Zehra KIRAN

Yorum Bırak