Selamun Aleykum Ehlibeyt Dostları
“Cenazeme Gelir Misin” Senai Demirci’nin muhteşem eserlerinden bir tanesi.
Mutlaka herkesin dinlemesi gereken bir şiir. Her saniye yanı başımızda duran ama hep unuttuğumuz, unutmak istediğimiz ölüm gerçeğini hatırlatıyor insana…. Şiiri dinledikten sonra ölümü kendinize daha yakın bulacaksınız. Günde en az bir kere dinlenilmesi gereken bir şiir….
harika…
Senai Demirci´nin yorumu cok hos….
CENAZEME GELİR MİSİN?
Cenazeme gelir misin?
Biliyorum, hiç beklemiyordun bu daveti.
Ansızın geliverdi değil mi?
Ansızın vurdu şakağına; saçaktan düşen buzdan kılıçlar gibi ansızın.
Şaşırdın.
Huzurunun göbeğine irice bir taş düştü
Neşesi kaçtı vaktin;
Beklediğin “az sonra”lar havada asılı kaldı.
Hüznün baygın kelebekleri kıpırdadı, sızılandı.
Korkunun sütunları devrildi göğsüne.
Başını yasladığın uzun saatler kayıverdi elinden,
Uzanıp uyuduğun bitmez günler tükeniverdi.
Vaadi yok sana zamanın
Dakikaların yüzü yerde, saniyeler mahçup.
Oyalandığın ağaç gölgeleri çekildi üzerinden.
Avunduğun haz perdeleri parelendi.
Uykunu bölmemek için
Parmak uçlarına basa basa odana giren hüzünler,
Şimdi boynuna asıldı
Kalbini kanatmadan usulca gidiveren uzak acılar,
Şimdi yakana dolandı
“Daha dün konuşmuştuk ama…” diyorsun.
“Ama nasıl olur!”lar çekip çekiştiriyor iki yakanı.
“Hiç beklenmedik bir ölüm!”
“Vakitsiz” “Erken!”
Üzgünüm..
İşine ara vereceksin bugün
Kocaman bir pürüz olup çıkıverdim karşına.
Hızını kestim hayatının.
Üzerine saldım kaygılarını.
Köşe bucak kaçtığın korkulara sobelettim seni.
Ölümle arana koyduğun duvarları istemeden yıkıverdim.
Sakarlık işte;
“Ölüm bize de yaklaşırmış, bize de yakışırmış” dedin.
Galiba;
“Ölmesi kanıksanmış, ölünesi yaştayız artık.” dedin.
Şimdi;
“Rahmetli…” sıfatını ismimin üzerine,
Yumuşak bir şal gibi atıvereceksin.
Şimdi;
İki yakasında da eksiğim İstanbul’un.
Vapurların hiçbiri beklemiyor beni.
Ben öldüm diye şeritleri eksilmiyor yolların.
Şimdiye kadar hep başkalarıydı ölen. Hep başkaları!
Hayret! Hayret!
Ben. Ben öldüm bu defa…
Bu defa ben öldüm!
Oysa;
Gitsen de bir gitmesen de bir;
Cenaze olurdu cami avlularının birinde
Belki bir kalabalık çıkagelirdi önüne…
Bir sokağın başında.
Yol kenarında,
Gözünü sakındığın mezarlığın kapısında.
“Nasılsa, ölen biri çıkar bu şehirde her gün!” diye kanıksadığın..
Eksilenin kim olduğuna aldırış etmediğin.
Gitti diye üzülmediğin birinin cenazesi işte.
Aynı manzara, aynı tabut, aynı üzgün yüzler.
Aynı güneş gözlükleri.
Ağladığı mı, yoksa ağlayamadığı mı anlaşılmasın diye
Saklanan gözler.
Hayatın ortasında duran ölümü inkâr etmek için
Göz göze gelmemeler.
Seni bilmem ama ben bu cenazeye mutlaka gitmeliyim.
Dediği gibi şairin;
Bir musallâlık saltanatım bu benim.
Bu cenaze benim, benim bu cenaze
Ve bu kez başroldeyim.
Toprağa konulacak adam rolü benim.
Ardından ağlanılacak adamı ben oynayacağım.
Hiç itirazsız karanlığa uzanmak bana düştü bu defa.
Üzerine toprak atılan adamı…
Yüzü unutulmaya bırakılan adamı…
Hüzünlerin münasebetsiz müsebbibi olacak adamı…
Ayakkabısı kendisini beklerken bağları çözülecek adamı….
Elbiseleri evden çıkarılacak adamı…
Evet, evet, o adamı;
Ben oynayacağım.
Be kez, bu kez başroldeyim…
“Ölüm ki ah kar tanesi
Ölüm ki ah yalnızlık
Ölüm ki ah çıkmaz sokak
Ölüm ki ah son durak”
Yatağı soğuk kalacak adam…
Akşam eve dönmeyecek adam…
Kapıyı çalması beklenmeyecek adam…
Sofrada yeri olmayacak adam…
Adı telefon rehberinden silinecek adam…
Şehrin dudaklarından yarım ağız çıkmış
Bir hece gibi önemsizleşecek adam….
Evet, evet, o adam benim.
Benim işte o adam!
Sevinçlerin ortasına en fazla bir hıçkırık gibi sokulsa da
Hatıraların eşiğinden yüz geri edilecek adam benim…
Resmine bakıp bakıp da ağlanacak
Yoksa ağlanılmayacak mı?
O adam benim……
“Adı neydi….
Hani….!” diye yokluğu kanıksanacak adam….
Soluk bir resme asılmış,
Eskimiş bir tebessümün ardında aşklarını saklayan,
Susturan adam…
Evet, o adam benim…
Benim o adam!
Sahnedeyim, başrolde…
Seni mutlaka beklerim.
En öndeki olmalısın ayakta duranların.
En dik duranı.
Bak cenaze ilanımı da yazdım:
Canını çok seven,
Her günün sabahında burda sonsuzca yaşayacağına yeniden kanan,
Her lezzetin tükenişinde ölümün yanına uğradığını unutan,
Her hazzın zirvesinde
Yakasındaki ölümlü etiketini isteyerek düşüren,
Her yaz sıcağında içi dünyaya iyiden iyiye ısınan,
Kalbinin her atışında ölümlerden döndüğünün farkında olmayan,
Damarlarının bir köşesinde
Ansızın geliverecek pıhtılardan yapılmış
Veda haberleri saklayan,
Ayrılıkların çatlaklarından giren
Hüzünleri ölümün nefesi gibi yudumlayan,
Sevenlerinin gözlerinin ışığına sığınarak ısınan,
Unutulmayı,
Yok sayılmayı en ürkütücü uçurum bilen,
Güzelliğini aynaların kırıklarında arayan,
Toprağa girmeye üşenen,
Uzun süredir aramızda yaşayan dostumuz, arkadaşımız,
Sırdaşımız, kardeşimiz, babamız, evladımız,
Şimdilik unutmayacağımızı umduğumuz,
Bir süre unutmaktan utanacağımız,
Sonra unutacağımız,
Ve en sonunda unuttuğumuzu da unutacağımız:
“Senai Demirci”
Doğduğu gün yakalandığı fanilik hastalığından,
Uzun süredir sancısını çektiği;
“Her nefis ölümü tadıcıdır!” yarasından,
Kurtulamayıp, aramızdan ayrılmaya yazılmıştır.
Cenazesi -umulur ki- en uzak zamanda,
Sızılarının köşe başlarında kılınan cenaze namazını takiben kaldırılıp,
Gözlerden ve belki gönüllerden de
Uzak bir yerde unutuluş toprağına gömülecektir.
“Ölüm ki ah kar tanesi
Ölüm ki ah yalnızlık
Ölüm ki ah çıkmaz sokak
Ölüm ki ah son durak”
SENAİ DEMİRCİ