Dünya Malı mı, Ali Sevgisi mi?

Yazar: beytül ahzan Tarih: 18 Haziran 2010 2.4K kez okundu Hikaye ve Kıssa Yorum Yok

Yine Mevlevî, takva ve erdem sahibi Seyit Rıza Musevî Kandaharî’nin şöyle anlattığını rivayet eder:

Dayım Sultan Muhammed, terzilikle uğraşırdı. Oldukça fakir ve perişan bir halde yaşıyordu. Bir gün onu mutlu ve güler yüzlü görünce “Hayırdır, bugün seni oldukça neşeli görüyorum?” diye sordum.

“Haklısın, mutluluktan nerdeyse uçuyorum!” deyip başından geçen olayı anlatmaya başladı:

“Dün akşam, bayramın yaklaştığı şu günlerde çocuklarımın giysilerinin olmayışını ve kendi perişanlığımı düşünerek epey ağladım. İmam Ali’ye (as) hitap ederek “Ey efendimiz, sen Şah-ı Merdan’sın, zamanın en cömerdisin! Halimi görüyorsun” dedim. Sonra uyudum. Rüyamda bayram merasimlerinin yapıldığı Kandahar şehir kapısından dışarı çıkıyordum. Altın ve gümüş sularla çevrili büyük bir bahçeye rastladım. Kapısının önünde birkaç görevli vardı. Yanlarına yaklaşıp bu bahçenin kime it olduğunu sordum. İmam Ali’nin (as) bahçesi olduğunu söylediler. İçeri girip İmam’ı görmek için onlara yalvardım. “Şimdilik Allah Resulü (saa) orada teşrif ediyor” dediler. Bir süre sonra da giriş izni verdiler. Kendi kendime “Önce Allah Resulü’nün (saa) huzuruna varıp nasihat etmesini isteyeyim” dedim. Huzuruna vardığımda nasihati unutup halimden yakındım. Bana, “Efendin İmam Ali’nin (as) yanına git!” buyurdu. “O zaman bana bir belge veririz, öyle gideyim.” dedim. Bunun üzerine yazılı bir kağıt verip iki kişiyle birlikte İmam Ali’nin (as) huzuruna yolladı.

Bir süre sonra İmam’ın yanına vardık. İmam, “Ey Sultan Muhammed, nerdeydin?” diye sordu. “Zamanın kötü koşullarından size sığındım. Allah Resulünden de size bir yazı getirdim.” dedim. İmam Ali (as) belgeyi alıp okuyunca bana ters ters bakmaya başladı. Kolumdan sıkıca tutup beni bahçe duvarının yanına götürdü. Eliyle duvara işaret etti. Ansızın duvar ikiye yarıldı. Birlikte karanlık ve uzun bir koridor belirdi. Birlikte karanlık koridorda ilerlemeye başladık. Çok korkuyordum. Bir işaretiyle her yan aydınlandı. Derken önümüze bir kapı çıktı. İçeriden oldukça pis bir koku geliyordu. Yüksek bir sesle “Haydi, içeri gir ve ne kadar istiyorsan al” diye bağırdı. Kapıyı açıp içeri girdim. Her tarafı leşler ve leş yiyen hayvanlarla dolu bir viraneydi. İmam öfkeyle “Çabuk ol; al haydi!” diye bağırınca ededimin korkusuyla elimi uzatıp alelacele yerden bir parça aldım. Elime ölü bir kurbağanın bacağı gelmişti. “Aldın mı?” diye sordu. “Evet, aldım” dedim. “Öyleyse benimle gel” dedi. Geri döndüğümüzde koridor aydınlıktı. Ortalarda bir yerde altı sönük bir ocak, ocağın üstünde de suyla dolu iki kazan vardı.

İmam, “Elindekini şu suya daldır ve çıkar!” diye buyurdu. Kurbağa bacağını suya sokup çıkardığımda altına dönüştüğünü gördüm.

İmam’ın siniri biraz olsun yatışmıştı. Daha sonra bana dönerek, “Ey Sultan Muhammed, böyle şeyler sana yakışmaz! Şimdi söyle, benim sevgimi mi istiyorsun, yoksa şu altını mı?” diye sordu. “Sizin sevginizi istiyorum” dedim. “Öyleyse elindekini harabeye at!” dedi. Elimdekileri oraya atar atmaz uykudan uyandım. O an güzel bir koku aldım. Sevinçten sabaha kadar ağlayıp durdum. Mevlam Ali’nin (as) sevgisini seçtiğim için Rabbime şükürler ettim.”

Seyit Rıza der ki: Bu hadiseden sonra Sultan Muhammed’in dünyevî sıkıntısı kalmadı, çocuklarının durumu da iyileşti.

Başlı başına dünya nimetleri ve zenginlik, iyilik ve kötülükle vasıflandırılmamıştır. Tüm dünyevî nimetler zatları itibarıyla güzeldir. Ancak insana oranla bu, iki şekilde yorumlanır:

1-Ahiret yurdunu arzu eden, Muhammed (saa) ve Âl-i Muhammed’in (as) civarında yaşamayı dileyen, dünyaya ve içinde olanlara kalbinde yer vermeyen, yani dünya mallarını zatları itibariyle değil de aksine edebi hayat olan ahiret için seven ve servetinin çoğalmasını yine bu yolda harcamak için isteyen bir zenginin elde ettiği dünya malı elbette ki kötü sayılmaz. Böyle bir kişinin belirtisi ise şudur:

*Malını hırs ve tamah üzere değil de ahiret yaşamına bir hazırlık olsun diye artırır; ahiret için harcar.

*Servetini batıl işlerde kullanmak için değil de hak yolda harcamak için saklar; Allah yolunda seve seve harcar.

*Elindeki servetle övünüp kibirlenmez.

*Kendini fakirlerle aydın seviyede görür.

*Tüm servetini ve sevdiği diğer dünya süslerini kaybetse de asla gönülden üzülmez, pişmanlığını dile getirmez.

2-Tek amacı maddî hayat ve dünyevî şehvetler olan bir kimse, serveti ve servet toplamayı kalben sever, onu nefsani duygular için kullanır, ahiret yurdunu hayalden ibaret olan bir evham olarak düşünür; ahiretin, cennetin, cehennemin ve hesabın hakkaniyetini sadece diliyle söylerse, elbette ki böyle bir kimse için servet çoğaltmak ve dünya malı biriktirmek hakikî bir afet ve ebedî bir bedbahtlık demektir.

Böyle bir kimse hakikat aleminde kendisine saltanat vaat edilen şu adama benzer: Belirli bir yerde saltanat vaat edilen bu adamın saltanatına kavuşması için o yere hareket etmesi gerekir. Gideceği yerde köşklü, bağları, bahçeleri, çeşitli nimetleri ve tahtı bulunmaktadır. Ancak yolculuk sırasında içi leşler ve leş yiyen hayvanlarla dolu olan bir harabeye uğrar. Sonra da onlarla yetinmeyi saltanata ve güzelim nimetlere tercih eder. Nitekim yukarıdaki öyküde de bu konuya işaret edilmiştir.

Genellikle zenginlik, insanoğlu için onu avlayan bir tuzak olmuştur. Şöyle ki, dünya sevgisi insan kalbinde yer edindiği takdirde onu diğer alemden gafil eder ve böylece ahiret alemine yönelik kalbi alakası yok olur.

Allah, hikmeti gereğince bazı kullarını bu alemin zevk ve nimetlerinden mahrum etmiş, bazen fakirlikle, bazen hastalıkla, bazen musibetle, bazen de zalimleri onlara musallat ederek, dünyaya gönül bağlamamalarını ve ahiret hayatını unutmamalarını istemiştir. Başka bir deyişle, insanın sadece bir kalbi vardır; o kalbe ne kadar dünya sevgisi ve nefsanî arzular girerse o ölçüde Allah’a, velililerine ve ahiret hayatına sevgisi azalır. Bazen de dünya sevgisi kalbi o kadar sarıp kuşatır ki artık Allah’a ve velilerine orada hiç yer bırakmaz. İşte burada, İmam Ali’nin (as) Sultan Muhammed’e sorduğu “Benim sevgimi mi, yoksa dünya sevgisini mi istiyorsun?” şeklindeki sorunun  anlamı bu şekilde ortaya çıkmış oluyor.

———————

Ayetullah Destgayb’ın “Gizemli Öyküler” adlı kitabından alıntıdır.

Öykü:98  Sayfa:200

Yorum Bırak