Gaybet Döneminde Müminlerin Vazifeleri – 1

Yazar: beytül ahzan Tarih: 31 Ağustos 2009 2.9K kez okundu Ehlibeyt 1 Yorum

1. VAZİFE

Akli ve nakli deliller de işaret edildiği üzere Hz. Mehdi’ye (a.f) karşı en önemli görevlerinden biri onu tanımaktır. İtaati herkese vacip olan imamın sıfatlarının ve özelliklerinin öğrenilmesi ve böylece de o yüce imamın makamına sahip olduklarını iddia eden yalancıların tanınması gerekir. Zamanın İmamını tanımanın gerekliliğine dair birçok rivayet mevcuttur. Ebu Abdullah İmam Sadık’tan (a.s) rivayet edilir: Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmaktadır: “Zamanın İmamını tanımadan ölen kimse cahiliyet ölümü üzerine ölmüştür.”
İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Yeryüzü Allah’ın kullarına hüccetinden boş kalmayacaktır ve hiç kuşkusuz zamanının İmamını tanımadan ölen kimse cahiliye ölümü üzerine ölmüştür. Muhakkak ki bu (mevzu) gündüzün hakikati gibi haktır.
İmam’a “Ey Allah Resulünün torunu! Sizden sonra hüccet ve İmam kimdir diye arz edildiğinde: “Oğlum Muhammed (a.s) benden sonra İmam ve hüccettir. O halde onu tanımadan ölen cahiliye ölümü üzerine ölmüştür ” diye buyurdu.
Şüphesiz ki Ehlibeyt İmamlarının (a.s) zamanın imamını tanımanın lüzumundan maksatları şudur; insanlar ve müminler, dünya ve ahiret saadetini temin edecek ölçüde imamlarını tanımalı, şüpheler ve dalalet kapılarını yüzlerine kapatmalıdırlar.
İmamı tanımak iki yolla mümkündür;
1- İmamın (a.s) şahsiyetinin tanınması.
2- İmamın (a.s) şahsının tanınması.
İmamın hem şahsını hem de şahsiyetini tanımak, âlimlere ve bu zemine de kaleme alınan eserlere  müracaat etmekle mümkün olur. Bilmek gerekir ki İmam’ın (a.s) şahsiyetini tanımanın yolu İmamın sıfat ve özelliklerini tanımadan geçer. İslam’da İmamet makamının yeri, İmamda bulunması gereken sıfatlar ve onda olan özellikler anlaşılırsa imamlarının şahsiyetleri de tanınmış sayılır. Zira imamların hepsi bir nurdur. Hidayet imamları, kendi tabirleriyle de evveli Muhammed, ortası Muhammed, sonu da Muhammed’dir. Onların hepsi bir nurdur. Bizler, Ehlibeyt İmamlarının (a.s) fazilet ve menkıbelerini öğrenmeliyiz. İmamlar (a.s) fazilet ve menkıbelerin birçoğunda eşittirler. Diğer taraftan İmama (a.s) karşı marifetin tam ve kamil olması için her imama özgü olan erdemleri de tanımak ve bilmek şarttır.
İmamın (a.s) şahsını tanımak, onun ismini, lakabını, künyesini, hasebini, nesebini, sıfatlarını, özelliklerini, kişisel erdemlerini ve yine ona ait zamansal ve mekânsal özellikler öğrenilerek kazanılır.
Burada İmam’ı (a.s) kısaca tanıtan bir rivayet naklediyoruz;
İmam Sadık (a.s) şöyle buyurur: “İmamı tanımanın en basit yolu şudur; O, nübüvvet makamı dışında tüm makamlarda peygamberle eşittir. Şüphesiz imama uymak Allah’a ve Resulü’ne (s.a.a) uymak demektir. Her işte ona teslim olmalı ve işler ona havale edilmeli, Sözüne ve emrine amel edilmelidir. Bilin ki Peygamberden (s.a.a) sonra İmam, Ali b. Ebu Talib imamdır. Ondan sonra Hasan ve Hüseyin, sonra Ali b. Hüseyin, sonra Muhammed b. Ali, sonra Cafer b. Muhammed, sonra Musa b. Cafer, sonra Ali b. Musa, sonra Muhammed b. Ali, sonra Ali b. Muhammed, sonra Hasan b. Ali ve son olarak da Hüccet b. Hasanu’l Askeri imamdır.  ”
İmamın (a.s) şahsını tanımak için adının, kün-yesinin, lakabının, babasının adının ve yeterli ölçüde sıfatlarının öğrenilmesinin gerekli olduğu belirtildi. İmam-ı Zaman’ın (a.f) adı ve künyesi Peygamberimizin (s.a.a) adı ve künyesiyle aynıdır. Adı, Muhammed, künyesi Ebul Kasım, lakabı ise Mehdi’dir. Sağ yanağında alımlı ve güzel bir ben vardır. Yüzü güzel, burnu çekik ve orta boyludur.
İmamı Zaman’ın (a.f) zamansal ve mekânsal açıdan özelliklerini, dualarını, fiillerini, sözlerini, tanımak onun şahsını tanımanın bir bölümüdür. Örneğin; Hz. Mehdinin (a.f) zuhurunun beş kesin alameti olduğunu öğrenmek, zuhur ettiğinde yeryüzünün zulümle dolup taştığını, kıyamından önce semavi seslerin işitilmesi, ayın yüzeyinde bir el şeklinin belirmesi, Hz. Musa’nın (a.s) taşının ve asasının onun elinde olması vb… konular ilgili kitaplarda  açıklanmıştır. Bütün bu hadisler Hz. Mehdinin (a.f) zuhur alametlerinden ve o yüce imama ait özel hususiyetler olup İmamı tanımanın kısımlarındandır.

2. VAZİFE (İLK VAZİFEYE BİNAEN)

İmama (a.s) karşı bir diğer vazife Allah’u Teâlâ’dan İmam-ı Zamanı (a.f) tanımayı talep ederek bu hususta dua etmektir.
Müminlerin, Allah ve Resulünü tanımaktan sonraki en önemli vazifeleri İmam-ı Zamanı (a.f) tanımalarıdır.
İmamı tanımak insanın kudreti dâhilinde olmadığından ve sadece kişinin bireysel çabasıyla kazanılmadığından insan, dua ederek onu tanımayı Allah’tan talep etmelidir. Zira bu, Allah’ın dilediği kulunun kalbine yerleştireceği bir nurdur. Muhammed b. Hekimden şöyle rivayet edilir; İmam Sadık’a (a.s) “Marifet (tanımak) kimin eseridir?” diye arz ettiğimde şöyle buyurdu;“Allah’ın eseridir ve kulların bunda bir payı yoktur.”
İşte bu yüzden şu duayı okumak çok güzel bir ameldir.
“Ya Rabbim kendini bana tanıt… “

3. VAZİFE

Müminlerin bir diğer vazifeleri de Ehlibeyt imamlarından (a.s) nakledilen duaları okumaktır. Gaybet döneminde aşağıda zikredeceğimiz bu duayı okumak çok güzel bir amel olarak sayılmıştır.
Zürare’ der ki; İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu işittim: “Kuşkusuz o gencin kıyamından önce bir gaybeti olacaktır.” Zürare; niçin diye sorduğunda İmam (a.s)- karnına işaret ederek- korkuyor diye buyurdu ve ekledi;“Ey Zürare! Beklenilen (imam) odur. Dünyaya geldiğinden şüphe edilen odur. Kimileri, “babası arkasında bir evlat bırakmadan öldü”, kimileri, “henüz annesinin karnındayken babası vefat etti” ve kimileri de “babası ölmeden iki yıl önce dünyaya geldi” dedi. O’dur beklenilen (imam)
Allah, Şiaları sınamak istiyor. İşte bu zamanda batıl ehli kuşkuya kapılır.
Ey Zürare, o zamanı idrak ettiğinde şu duayı oku;
“Ya rabbi kendini bana tanıt, eğer kendini bana tanıtmazsan Peygamberini tanımam. Ya Rabbi! Resulünü bana tanıt, eğer Resulünü bana tanıtmazsan hüccetini tanıyamam. Ya Rabbi! Hüccetini bana tanıt, eğer hüccetini bana tanıtmazsan dinimden (çıkıp) sapıklığa düşerim.”

4. VAZİFE

Müminlerin İmama karşı bir diğer vazifeleri de Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhur alametlerini öğrenmektir ve tanımaktır. Belirtildiği gibi zuhur nişanelerini tanımak imamın şahsını tanımanın bir kısmıdır. Oldukça fazla olan bu alametler, “Kesin ve Kesin Olmayan Alametler” olmak üzere ikiye ayrılır.
Bazen rivayetlerde alametlerin neler olduğu hususunda az da olsa farklılıklar göz çarpar. Ancak vuku bulmasına kesin gözüyle bakılan alametler şu beş alametten ibarettir;

1-Süfyani adlı şahsın ortaya çıkması
2-Yemeni adlı birinin ortaya çıkması ve ayaklanması
3-Gökyüzünden semavi bir nidanın işitilmesi
4-Nefsi Zekiye adlı saygın bir şahsiyetin öldürülmesi
5-Beyda’nın yere gömülmesi.

Rivayetlerde ayın yüzeyinde bir el ayası şeklinin belirmesi de kesin alametlerden sayılmıştır. İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyuruyor; “Kaim (a.f) için beş alamet vardır; Süfyani ve Yemani’nin ortaya çıkması, semavi bir sesin duyulması, Nefsi Zekiyye’nin öldürülmesi ve Beyda’nın yere gömülmesi”.

Rivayetlerde Süfyani adlı şahıs şöyle vasfedilmiştir; O, beyaz ve kızıl renginde, mor gözlüdür. Recep ayında ayaklanacak ve birkaç ülkeyi ele geçirecektir. Ortaya çıkması Hz. Mehdi’nin (a.f) zuhuruyla aynı zamanda gerçekleşecektir. O, Irak’ta birkaç yeri fethettikten sonra Hz. Mehdi’nin (a.f) Mekke de zuhur ettiğini işitecek ve büyük bir ordu toplayarak Hz. Mehdi’ye (a.f) karşı savaşmaya gidecektir. Ordusu, Mekke ve Medine arasında “Beyda” adlı bir yerde yere gömülecektir. Bu alamet ve hadise vuku bulması kesin olan ikinci alamet olarak belirtilmiştir. Aynı şekilde Hasan-i ve Yemeni’nin ayaklanmaları da zuhurdan önce gerçekleşecek alametlerden sayılmıştır. Biri gökten diğeri de yerden olmak üzere iki sesin işitilmesi de kesin zuhur alametlerinden kabul edilir. Birinci nida da Cebrail (a.s), imamı Zaman’ı (a.f) ismi ve babasının adıyla çağırarak  “Hak Ali b. Ebu Talib ve onun Şialarıyladır” nida eder ve bu sesi hatta perde arkasındaki saklı kadınlar dahi herkes kendi dilinde işitecektir.
Yine İmam’ın (a.s) kıyamından önce gerçekleşecek olaylardan biri de Mekke de hac merasimleri sırasında Nefsi Zekiyye adlı değerli bir zat katledilmesidir. Bu mevzular hakkında detaylı bilgiler İmam’ı Zamanın (a.f) gaybetiyle ilgili yazılan eserlerde genişçe yer almıştır.
Tarihte “Mehdilik” iddia eden yalancılara inanarak dinden çıkan kimselerin akıbetini öğrendikten sonra zuhur alametlerini özelliklede kesin alametleri öğrenmenin ne denli önemli olduğu anlaşılmaktadır. Doğru yoldan saparak dalalete düşen bu kimselere bakıldığında bunların zuhur alametleri ve imamın sıfatlarına iyi bir şekilde aşina olmadıkları gözlemlenmektedir. Aksi halde sapıklığa düşmez, imamet ve velayet inancı üzerinde sabit kalır ve yalancı iddiacıların sözlerine inanmazlardı.
Zuhur alametlerini özelliklede gerçekleşecek kesin alametleri öğrenmek hakla batılı ayırt etmede ve İmam-ı Zaman’ı (a.f) tanımamızda bizlere büyük ölçüde yardım eder, bizlere imam-ı Zaman’ı (a.f) mülakat etme ve emirlerini layıkıyla yerine getirme zeminini ve saadetini sağlar.
Zürare, İmam Sadık’ın (a.s) şöyle buyurduğunu rivayet eder; “Gökten bir münadi “Şüphesiz falan şahıs ve şiaları kurtuluşa erenlerdir diye nida eder.
Zürare, bu nida işitildikten sonra kim Mehdi’yle (a.f) savaşacaktır” diye sorduğunda, İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu; “Şeytan şöyle nida eder şüphesiz ki Ümeyye oğullarından falan şahıs ve şiaları kurtuluşa erenlerdir.
Zürare, “öyleyse doğru söyleyenle yalancıyı kim birbirinden ayırt edebilir?”  sorduğunda, İmam Sadık (a.s) şöyle buyurdu; “Önceden bizim hadislerimizi rivayet edip; kıyamdan önce bu semavi sesin gerçekleşeceğini bilen kimse doğru söyleyeni tanıyarak kendilerinin hak ve doğru yolda olduğunu anlayacaktır.”

5. VAZİFE

Müminlerin başka bir vazifesi ise İmamın haklarını yerine getirmek ve o yüce zata karşı olan sorumlulukları ifa etmektir. Allah ve Resulü’nün (s.a.a) hakkını yerine getirdikten sonra en önemli vazifenin hak imamın hakkını layıkıyla yerine getirmek olduğu açık bir mevzudur.
Bu konuda birçok deliller ve rivayetler mevcuttur. Tüm bu rivayetleri zikretmek için ayrı bir kitaba ihtiyaç vardır.
Masum (a.s) şöyle buyurmaktadır; “Allah için olan her hak bizim içinde sabittir (geçerlidir).”


6. VAZİFE

Halkı İmama (a.f) davet etmek, bilgilendirmek ve imamı tanıma yollarını onlara göstermek müminlerin bir diğer bir diğer vazifesidir.
İyiliği emretme ve halkı doğru yola irşat etmenin fazilet ve mükâfatıyla ilgili gelen rivayetler bunu müminlerin kaçınılmaz bir vazifesi saymıştır.
Herkes ilmi ölçüsünde insanları İmama (a.f) davet edip, onları imamın sıfatları, şahsiyeti ve sorumlulukları yönünde bilgilendirerek ona yaklaştırmalıdır.
İnsanları imama davet eden kimsenin ilmi hikmetin yanı sıra ameli hikmete de sahip olması gerekir. İnsanların İmamı örnek alması için imamı davranışıyla onlara tanıtmalıdır. Zira hidayet noktasında ameli davet, sözlü davetten daha etkilidir.
Diğer taraftan davet edicinin yeterli bilgi ve ameli hikmete sahip olmasının yanı sıra güzel nasihat etme metodunu da vakıf olmalıdır. Bu metotla insanları imamı (a.f) tanımaya karşı teşvik etmelidir. Aynı şekilde gerektiğinde halkı gaflet uykusundan uyandırmak için korkutma metodundan da yararlanarak kalpleri ihya etmesini de bilmelidir.
Davet eden şahıs kanıtlardan iyi bir şekilde yararlanma yeteneğine sahip olmalıdır. Çeşitli ve mantıklı deliller sunarak insanları ikna etmesini bilmelidir.
Masum İmam (a.s) şöyle buyurmaktadır; “Şüphesiz ki insanlara dini öğretilerini öğreterek imamlarına davet eden âlim, 70 bin abitten daha üstündür.”
Ali b. Muhammed Hadi (a.s) şöyle buyurmaktadır; “Kaim’inizin (a.f) gaybetinden sonra halkı ona davet edip yönlendiren ve ilahi kanıtlarla dini savunan, zayıf kulları iblisin tuzaklarından, hilelerinden ve asilerin azgınlıklarından kurtaran âlimler olmasaydı hiç kimse hidayet üzerine olmazdı. Ama bu âlimler tıpkı gemi yolcularının kontrollerini ellerinde bulunduran kaptanlar gibi zayıf Şialarımızın kalplerine hükmettiler. Şüphesiz bu âlimler Allah (a.c) katında en üstün kişilerdir.”

7. VAZİFE

Hz. Mehdinin (a.f) faziletlerini anmak diğer bir vazifedir. Rivayetler, imamların (a.s) erdemlerini özelliklede Hz. Mehdinin (a.f) faziletlerini zikretmenin müstehap bir amel olduğunu beyan ederek müminleri Ehlibeytin (a.s) üstünlüklerini zikretmeye teşvik etmektedir. Hiç kuşkusuz imamın faziletlerini zikretmek, onun üstünlüklerini yaymak gerçek mananda şeytana düşmanlık etmek demektir. İmam Kazım (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz iki mümin birbiriyle karşılaştığında Allah’ı anıp sonrada biz Ehlibeytin (a.s) faziletlerini zikrederse iblisin yüzündeki et eriyip suya dönüşür; hatta ruhu çektiği şiddetli acıdan feryat eder.”
İmam Ali b. Hüseyin şöyle buyurmaktadır; “Sana iyilik edenin (üzerindeki) hakkı ona teşekkür etmen, iyiliğini hatırlaman ve onun hakkında güzel konuşup iyiliklerini yaymandır.”

8. VAZİFE

Müminlerin başka bir vazifesi de Ehlibeytin (a.s) adına düzenlenen ve faziletlerinin anıldığı meclislere katılmaktır. Hz. Mehdinin (a.f) ve ecdadının zikredildiği meclislere katılıp değer vererek yaşatmak gerekir. Bu toplantılara katılmak imama gerçek anlamda sevginin ve bağlılığın nişanesidir.
Adamın biri İmam Muhammed Bâkır’dan (a.s) şöyle rivayet eder; İmam: “Bir araya gelerek (ehli olmayan kişilerden uzak) sohbet edip dilediklerinizi konuşabiliyor musunuz?” diye sordu. “Evet” diye cevap verdi. İmam; “Allah’a andolsun ki bazı (sohbetinizde) sizinle birlikte olmak isterdim. Allah’a andolsun ki ben sizin kokunuzu ve ruhlarınızı seviyorum. Hakikaten sizler, Allah’ın ve meleklerin dini üzeresiniz. O halde dinde takvalı olup çaba göstererek kendinize yardım ediniz.

9. VAZİFE

İmam’ı Zaman (a.f) adına toplantılar düzenleyip faziletlerini anmak müminlerin başka bir vazifesidir. Mümin kimse bu tür toplantılar düzenleyerek Hz. Mehdi’ye (a.f) olan sevgisini, muhabbetini ifade etmelidir.
Hz. Mehdinin (a.f) faziletlerini anmaya gücü yeten her müminin bu mevzudan gaflet etmesi yakışır bir davranış değildir.
İmam Cafer Sadık (a.s) Fudeyl’e şöyle buyurdu: “Bir araya geldiğinizde oturup hadis rivayet ediyor musunuz diye sorduğunda, “Evet, canım size feda olsun diye cevap verdi Fudeyl. İmam Sadık (a.s): “Gerçekten ben bu meclisleri seviyorum diye buyurdu ve şöyle ekledi; “Ey Fudeyl bizim emrimizi ihya edin, emrimizi ihya edene Allah rahmet etsin.”
Kuşkusuz bu tür toplantılar düzenlemek Allah ve velisinin dinine yardım etmek demektir. Hak dinin yayılmasına sebeptir. Hatta bazen din ve ehlini bir tehlike tehdit ettiğinde, dindarların yoldan sapmaları ve sapmış kişilerin dalaletten kurtulması söz konusu olursa bu tür meclisler düzenlemek vacip olur.

10. VAZİFE

İmam’ı Zamanın (a.f) fazileti hakkında bireysel yeteneği olan her mimin kişinin şiirler, kitaplar, kasideler yazması, yasında ağıtlar okuması bir vazifedir.
Bu tür işler bir nevi dine ve İmama (a.s) yardım etmek demektir. Temiz İmamlarda (a.s) kendi söz ve davranışlarında Ehlibeytin (a.s) fazileti hakkında şiirler okunmasını vurgulamışlardır.
Bu zemine de birçok rivayet mevcuttur.
İmam Rıza (a.s) şöyle buyurmaktadır; “Hakkımızda şiir okuyup, bizi öven kimseye Allah, cennette dünyadan yedi kat geniş bir şehir inşa eder ki her mukarreb (yakın) melek ve resul peygamber orada onu ziyaret eder.”


11. VAZİFE

Bir diğer görevde İmama (a.f) itaat etmek ve emrine uymaktır. İster zuhurda isterse gaybet döneminde olsun Allah’ın dinine amel etme noktasında imamı örnek almak bir vazifedir. Malumdur ki gaybet döneminde Hz. Mehdi’ye (a.f) itaat etmek, temiz ecdadının buyruklarına uymak, kitaplarda rivayet edilen emir ve yasaklara amel etmek yoluyla gerçekleşir.
İmam Zeynelabidin (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Kuşkusuz Allah katında en kötü kimseler, imamın yoluna (mezhebine) uyup ama amellerine uymayanlardır.”
İmam Cafer Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır; bize (Ehlibeyt’e) ziynet olun! utanç vesilesi olmayın!”
Yine başka bir hadiste İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz ki bütün emirlerimizi sevip ve ona tabi olmayan kimseyi mümin saymayız. Bilin ki gerçekten takvalı olmak emrimizi sevmenin ve ona uymanın bir parçasıdır. O halde takvayla süslenin, Allah sizlere rahmet eylesin ve takva vesilesiyle düşmanlarımıza karşılık verin! Allah makamınızı yüceltsin.”

12. VAZİFE

İmam Zamanın (a.f) isteğini (emrini)  kendi isteğinin önüne geçirmek bir diğer vazifedir. Mümin her halükarda ne olursa olsun mevlasının isteğini kendi isteğine tercih etmeli ve gayesi daima onun hoşnutluğunu kazanmak olmalıdır.
Mümin bir insan yapmak istediği her işin mevlasının rızası doğrultusunda olup olmadığını düşünmelidir. İşi sadece onun hoşnutluğunu elde etmek için yapmalıdır. Aksi halde onu terk etmeli ve nefsi isteğine muhalefet etmelidir. Kuşkusuz bu amacı hedefleyen bir şahıs Hz. Mehdi’nin (a.f) teveccühüne mazhar olacak, sevgisini kazanacak ve adını hayırla anacağı kişi olacaktır.
Ravi, İmam Sadık’a (a.s); “Ey serverim, Selma-in Farisi’nin zikrini ne kadar da çok sizden işitiyorum” diye arz ettiğinde İmam, ona; Selman-i Farisi söyleme Selman-i Muhammedi diye hitap et buyurdu. İmam, “Selman’ı bu kadar anmamın nedenini biliyor musun?” diye sorduğunda, ravi; hayır, bilmiyorum dedi. Bunun üzerine İmam: “Onda bulunan şu üç özellikten dolayı onu bu kadar anıyorum diye buyurdu. Birincisi, Emirü’l-Müminin Hz. Ali’nin (a.s) isteğini kendi isteğine tercih ettiği için, ikincisi yoksulları sevdiği için; o fakirleri servet ve makam sahiplerine tercih etti. Üçüncüsü de ilmi ve âlimleri sevdiği için.
Gerçekten de Selman salih ve muvahhid bir Müslüman’dı ve müşriklerden değildi.

13. VAZİFE

İnsanların başka bir vazifesi ise öncelikle hadisler ve Ehlibeyt (a.s) rivayetlerine vakıf olan bilhassa amel ehli olan büyük fakihleri, rabbani âlimleri tanımak ve tanıtmak sonrada onların emirlerine uyumaktır. Bu iş gaybet döneminde belki de zuhur zamanında insanların en önemli vazifelerindendir.
Gaybet döneminde bu âlimlere inanmak ve müçtehitlerden birine taklit etmek kaçınılmaz bir vecibedir. Bu mevzular, tafsilatlı olarak ilgili kaynak kitaplarda açıklanmıştır. Ama kısaca izah edecek olursak şöyle özetleyebiliriz; Her mümin gaybet döneminde ya müçtehit olmalı ya da bütün amellerde ihtiyata amel etmeli veyahut bir müçtehide taklit etmelidir. Füru-u dinde gerekli şartları taşıyan bir müçtehide taklit etmelidir. Bu her mükellefin görevidir. Belirtmek gerekir ki hadis ravilerine ve din bilginlerine insanlara doğru yolu göstermeleri, onlara dünyevi ve uhrevi işlerde yardımcı olmaları emredildiği gibi insanlara da ilmine amel eden din bilginlerinin emirlerine uymaları emredilmiştir. Ancak şunu belirtmeliyiz ki, akıl ve şeriat hükmüne göre her işte bilir ve uzman kişilere müracaat etmek kaçınılmaz olduğu gibi hedeflere ulaşmak için de tek bir yoldur. Bu tüm akıl sahipleri tarafından ittifak edilmiş bir konudur.
“Sorun, zikir ehline; eğer bilmiyorsanız.”
Din ve dünya işlerinde ve iki âlem saadetini temin etmek noktasında tek kurtuluş yolunun bilirkişilere, din bilginlerine ve amel ehli âlimlere müracaat etmek olduğu açık bir konudur.
Bu konuda gerekli şartlara haiz olan müçtehitlerin özel bir yeri vardır. Onlara itaat etmek her mükellefin en öneli vecibelerden olduğu gibi bu hususta bir an olsun bile müsamaha gösterilmemelidir. Müminlerin vazifelerini ve davranışlarını, zamanın yegâne hücceti karşısında belirleyen ve mükellefin dünya ve ahiretini temin edecek olan bu teklifin, tüm tekliflerin başında yer aldığını söyleyebiliriz. Mükellef kendi sorumluluğuna uyarak ve müçtehide taklit ederek gerçek anlamda imama (a.f) karşı itaat etmiş sayılır. Böylece de dünya ve ahiret saadetini garanti altına almış olur.
Müçtehide uyulmadıkça gerçek anlamda İmam Mehdi’ye (a.f) itaat gerçekleşmiş sayılmaz.
Gaybet döneminde İmam Mehdi’ye (a.f) itaat etmek ancak şartları taşıyan müçtehit ve Veliyyi Fakihe uymakla gerçekleşir. Şartlara haiz olan fakih, hadis ravilerinin ve din âlimlerinin başında yer alır.
Gaybet döneminde, Velayeti Fakih’e inanç meselesi dindarlığın ve dine inanışın asıl temelini oluşturur. Bu konuda hiç şek ve şüphe yoktur. “Veliyyi Fakih” kavramı özel bir kavram olarak dikkate alınırsa ve bu kavramdan maksadın; İslam camiasının liderliğini üstlenen, şartlara haiz olan fakih bir müçtehit olursa ona itaat etmek tüm vecibelerin başında gelir.
Din âlimlerine ve hadis ravilerine uymak vacipse, bu grubun içinde müçtehitlere uymak ilk sırada yer alır. Müçtehitlerin arasında da “Veliyyi Fakih’e” uymak ilk sırada gelir. Tüm İslam âleminin liderliğini üstlenen Veliyyi Fakih’e uymak elzem vazifelerdendir. İmam Mehdi’ye (a.f) itaat etmek ancak velayet makamını üstlenen Veliyyi Fakihe uymakla gerçekleşir. Velayet makamındaki fakihe uymak İmam Mehdi’ye (a.f) uymak, baş kaldırmak ise onun emirlerine baş kaldırmak demektir.
Yüce Allah, Hz. İsa’ya (a.s) (Allah’ın selamı Peygamberimize ve soyuna olsun) şöyle buyurmaktadır; Âlimleri büyük say ve üstünlüklerini tanı; kuşkusuz ki ben onları peygamberlerin ve resullerin haricinde tıpkı güneşin yıldızlara, ahiretin ve benimde her şeye olan üstünlüğüm gibi bütün yaratıklarıma üstün kıldım.
Hz. İmam Mehdi (a.f) İshak b. Yakub’a mektubunda şöyle yazar:” Gelecekte vuku bulacak hadiselerde hadislerimizi rivayet eden ravilere müracaat ediniz; Zira onlar benim sizlere hüccetim, bende onlara Allah’ın hüccetiyim.”
Diğer bir hadiste İmam Hasan Askeri (a.s) şöyle buyuruyor; Nefsini gözeten, dinini koruyan, nefsanî isteklerine muhalefet eden, mevlasının emrine itaat eden bir fakihe avam tabakasının taklit etmesi gerekir. Ancak bazı Şia fakihler (bu makama sahip) olur hepsi değil.

14. VAZİFE

Başka bir vazife, Allah velilerine ve ariflere tabi olmaktır; yani vuslat ve fena makamına nail olan, ilahi edeple yetişen ve Allah’a erişmek yolunda tüm makamlara erişen ve her şeyden kopup sadece rablerine bağlanan kimselere uymak gerekli bir görevdir.
Âlimler ve Ehlibeyt imamlarının (a.s) hadislerini rivayet eden amel ve ihlâs ehli kişiler ve Allah’ı tanıma yönünde bütün makamları elde eden, marifetullah (Allah’ı tanıma) makamına erişip ve onun zatında fani olan bir grup bu makama erişe bilmiştir. Bütün iyi ve yüce makamlara ulaşmak için bu yüce insanları örnek alıp onlara uymak müminlerin görevidir.
Akli ve nakli hükme göre de söyledikleriyle yaptıkları aynı olan yani söyledikleri şeylere amel eden âlimlere uymak elzem bir vazifedir.
Bu vasıfta olan âlimleri nerede olurlarsa olsunlar arayıp bulmak ve onların talimatlarından yararlanmak ve söylediklerini uygulamak gereklidir. Mümin ancak bu ilahi insanlara uymakla maksadına erişebilir, maneviyat derecelerini ve nefsi tezkiye etme yolunda mesafeleri kat edebilir. Böylece de “Kuşkusuz ki “felaha erdi”  ayetinin kapsamına girebilir.
Her asırda ve zamanda böyle temiz insanları arayıp bulmak hakikat peşinde olan kimseler için her işten daha basittir. Böyle kimseler hakkında İmam Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur: “Canımın elinde olduğu Allah’a andolsun ki yeryüzünde ve etrafında öyle müminler vardır ki dünyanın tamamı onlar için sivrisineğin kanadından daha değersizdir. Eğer dünyanın tamamı içindeki ve üstündekilerle beraber onlardan birinin boynuna asılan bir altın olsa, sonra boynundan yere düşse, boynunda neyin asılı olduğunu ve neyin yere düştüğünü hissetmez.”
İmam Sadık (a.s), Allah velilerinin bazı sıfatlarını ve özelliklerini beyan ettikten sonra şöyle buyuruyor: “Ah! Ne kadarda onlarla oturup sohbet etmek isterim ve onların yokluğunda ne kadar da üzgünüm, onlarla bir yerde oturmak üzüntülerimi giderir, onları araştırın ve bulun. Eğer onları bulup nurlarından yararlanırsanız doğru yolu bulacak ve onların vesilesiyle dünya ve ahirette muzaffer kimselerden olacaksınız. Onlar, insanlar arasında kibriti ahmerden daha azdırlar. Süsleri uzun sükût, sırları saklamak, namaz ikame etmek, hacca gitmek, varlıkta ve yoklukta din kardeşlerine yardımcı olmak ve onlara teselli vermektir. Bunlar onların süsleri ve muhabbetleridir. Ne mutlu onlara, ne de güzeldir dönecekleri yer. Onlar Firdevs cennetinin varisleridir ve orada ebedi kalacaklardır.”
Resul-i Ekrem (s.a.a) bir rivayette şöyle buyurmaktadır: “Ey Usame! Şu cemaati, kubbeler ve yeryüzünün köşe bucağı tanır. Mihraplar, onları bulamadığında gözyaşı dökerler. O halde onları kendine bir hazine ve birikim olarak al. Şayet ki bunların sayesinde dünyanın zorluklarından ve ahiretin korkularından kurtulasın. Onların yürüdükleri ve üzerinde sabit oldukları yolu bırakma. Aksi halde ayağın sürçer ve cehennem ateşine düşersin.”
İmam Sadık (a.s) şöyle buyuruyor: “Allah’ın muhabbeti, bir kulun gönlüne düşerse onu her türlü uğraştan ve zikrinin haricindeki tüm sıkıntılardan uzaklaştırır. Allah’ı seven kimse, gönlünü herkesten daha fazla halis kılmıştır. Sözünde insanların en sadığı, ahdinde en vefalısı, amelinde en temizi, onu anmada en seçkinidir. Onların en abididir. Münacat ettiğinde melekler onunla gurur duyarlar, onu görmeyi kendilerine iftihar sayarlar. Yüce Allah, onun sayesinde beldeleri abat eder, onun kerametleriyle kullarına değer verir. İnsanlar, onun vesilesiyle bir şey dilediklerinde ( Allah) onlara verir. Ona olan şefkatiyle belaları insanlardan uzaklaştırır. Eğer insanlar onun Allah katındaki makamını bilselerdi, sadece onun ayağının tozuyla Allah’a yaklaşırlardı.

15. VAZİFE

Gaybet-i Kübra (Büyük gaybet) döneminde Hz. Mehdi’nin (a.f) has naipliğini iddia edenleri yalanlamak müminlerin bir diğer vazifesidir.
Şiiler, Gaybet-i Suğra (Küçük Gaybet) döneminde imamın has naibi olan Şeyh Ali b. Muhammed Semuri Razi’nin (r.a) vefat etmesiyle özel naiplik ve İmam Mehdi (a.f) tarafından vekâlet görevinin son bulduğuna inanmaktadır.
Şeyh Ali b. Muhammed Semuri, İmam Mehdi’nin (a.f) dördüncü vekili ve has naibiydi. On iki İmamlı Şiilerin inancına göre has naiplik sadece Gaybet-i Suğra dönemine mahsustur. Gaybet-i Kübra döneminde (büyük gaybet) vekillik ve has naiplik son bulmuştur.
Umumi Niyabet, Gaybet-i Kübra döneminde mümkün ve caiz olmadığı gibi niyabeti ispatlayan deliller imamın umumi niyabeti yönünde gelmiştir.
Ehlibeyt’ten (a.s) rivayet edilen hadislerde amel ehli ve şartlara haiz âlimler, Hz. Mehdi’nin (a.f) vekil ve umumi naipleri olarak nitelendirilmişlerdir.
Ebu Muhammed el-Hasan b. Ahmed şöyle rivayet eder: Şeyh Ali b. Semuri (r.a) vefat ettiğinde Medinetu’s-Selam’da (Bağdat) bulunuyordum. Vefat etmeden birkaç gün önce huzuruna varmıştım.
Halka yazdığı bir mektup çıkardı. Mektuptan bir nüsha da kendime aldım. Mektupta şöyle yazıyordu; “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla.
Ey Ali b. Muhammed Semuri!
Allah, kardeşlerinin mükâfatını (senin yokluğunda) büyük kılsın. Sen bu günden geçerli olmak üzere altı gün içinde dünyadan göçeceksin. Bu yüzden kendini ( ebedi yolculuk için) hazırla. Vefatından sonra kimseye yerine geçmesi konusunda vasiyet etme. Şüphesiz ki Gaybet-i Kübra (Büyük Gaybet) başlamış bulunuyor. Artık Allah’ın (a.c) izni olmadan hiçbir zuhur vuku bulmayacaktır. Zuhur ise uzun bir süre geçtikten, kalpler taşlaştıktan ve yeryüzü zulümle dolup taştıktan sonra gerçekleşecektir. Pek yakında Şialarımdan beni gördüklerini iddia edenler ortaya çıkacaktır. Bilin ki Süfyani’nin ortaya çıkmasından ve semavi nidayı işitmeden önce beni gördüğünü iddia eden kimse yalancı ve iftiracıdır. Güç ve kuvvet ancak yüce ve büyük Allah’tandır.”

Has naipliği şu üç yoldan biriyle ispatlamak mümkündür;

1-İmam Mehdi’nin (a.f) bizzat kendisinin açıklaması
2-İmam’ın (a.f) has naibinin açık olarak bildirmesi
3-Bu makamı iddia eden kimsede birtakım olağanüstü işlerin ve kerametlerin görülmesi. Onda görülen bu belirtiler onun Allah ve İmam Mehdi (a.f) ile olan sağlam irtibatını teyit eder.
İmamın Gaybet-i Suğra dönemindeki has naipleri ya imamın kendi nassıyla ya da ondan önceki has naibin açıklamasıyla bu makama seçilmiştir. Naipler birtakım ilahi kerametlere ve olağanüstü işlere sahiplerdi. Dolayısıyla bir şahsın has naipliği sağlam delillerle ispatlanmadıkça iddiası geçersiz ve haramdır.
Gaybet-i Kübra döneminde has naipliğin yukarıda zikredilen üç yolla ispatı imkânsız olduğu gibi temelden de batıldır. Zira elimizde ne imamın kendisinden ve has naibinden bu yönde bir açıklama vardır ne de olağanüstü kerametlere sahip ve iddiasını ispatlayan bir kişi vardır.
Has naiplik makamına sahip olduğunu iddia eden kişi ya da kişiler ortaya çıkabilir. Ancak iddialarının doğruluğunu öğrenmek için onları ciddi sınavlara tabi tutmak gerekir. Ayrıca has naipliğin ispatı için yukarıda belirtilen üç yol iddia eden şahıs üzerinde tatbik edilmelidir. Ciddi bir sınamadan, iddiacının sözüne, davranışına, düşünce tarzına iyice dikkat edildikten sonra yalanı ve sahtekârlığı açık ve net bir şekilde ortaya çıkacaktır. Gaybet-i Kübra’dan günümüze kadar yukarıda zikredilen üç yoldan birinin gerçekleşmesi ne bir kimsede görülmüş ne de işitilmiştir.
Has naiplik iddiasında bulunan kimse herkesten daha fazla şeriatı ve dini hükümleri uygulamalı ve bu yolda onda en küçük bir hata bile görülmemelidir. Tüm vacipleri harfiyen yerine getirmeli ve haramlardan da kaçınmalıdır. Mekruhlardan uzak durmalı, müstahap amelleri de yapmalıdır. Onda görülen olağanüstü kerametler, iddia eden kişinin İmam Mehdi’nin (a.f) naibi olduğu yönde hiçbir şüpheye mahal vermemeli ve imamla arasında sağlam bir irtibatın olduğunu ispatlamalıdır. Bu irtibatın niceliğine ise konuda uzman olan âlimler vakıftırlar. İmamın kendi hadisinde geçen “beni gördüğünü iddia eden kimse yalancı ve iftiracıdır” ifadesi bu konuya işaret etmektedir. Yani Hz. Mehdi (a.f) tarafından has naipliği olduğunu iddia eden ve tıpkı dört has naip gibi onunla görüştüğünü iddia eden kimse yalancı ve iftiracıdır. Hadis kesin bir ifadeyle, İmam Mehdi’yi (a.f) görmeyi reddediyor ve onunla görüştüğünü iddia edenleri de tekzip ediyor.

Devamını okumak için tıklayın

Yorum Bırak

  1. […] Gaybet Döneminde Müminlerin Vazifeleri… […]