Gökte Ay Var

Yazar: beytül ahzan Tarih: 25 Şubat 2010 1.8K kez okundu Şiir Yorum Yok


Nabzı düzensiz,

Şehrin yüreği tekliyor,

Göğsünde taşlar büyütüyor.

Damarlarında yitik insanlar dolanıyor.

Nefesi dumanlı.

Kara asfaltlara bürünüyor üşüdükçe.

Yüzünü saklıyor tanıdıklardan.

Sözünü esirgiyor çocuklardan.

Meydanlara boşaltıyor katranlı kanını.

Kaldırımlarda iç çekiyor,

Bulvarda somurtkan ve resmi duruyor.

Duraklarda, sokaklarda, pasajlarda biraz sokulgan.

Meydanlarda dağılıyor şehir,

Sokaklarda toplanıyor, mahalle aralarında

Kaynaşıyor,

Evlerde yalınlaşıyor.

Ve ertesi sabah yeniden başlıyor med-cezir.

Odalardan meydanlara göç ediyor insanlar.

Göç sürdükçe tekdüzeleşiyorlar.

Yanlarında kendilerini de sürüyerek varıyorlar

Şehrin kalbine.

Sevdaları geride kalıyor.

Kapı dibinde usulca öpülmüş bir çocuk yanağında

Bekliyor sevda.

Bir gecekondu penceresinden salkım saçak uzanan

Çiçeklerin yapraklarında nöbet tutuyor ümit.

Her sabah, suyun kumsalda emilip bulanması gibi,

İnsanın berraklığını yutuyor şehir.

Secdelerde başkaldırıyor ruhun semalar boyu hasreti.

Naylon tesbihleri dolanan parmaklar

Ötelerde saf, duru, temiz bir şeylere dokunuyor gibi.

Şehir çalkalıyor insanları.

Odalarda tekrar duruluncaya kadar çalkalanıyor yürekler.


Şehir ve hayat ne kadar kol kola ve ne kadar

Yabancılar birbirlerine.

Yıldızlardan çok vitrinlere kilitli gözler.

Ağaç gölgeliklerinde değil durakları bekliyor ayaklar.

Hep bir yerlere gidiyorsunuz ama bir yere

Varmıyorsunuz.

Sokak; boynu bükük insanlar sahnesi.

Durak; amansız telaşların aynası.

Kaldırım; iki adımlık özgürlük koridoru.

Meydan; taşlaşmış insan figürlerinin insanı

Taşlaşmaya savurduğu derin uçurum.

Gökten rahmet inmiyor meydana.

Doyasıya yağdığında rahmet, şehirliler ona sel diyor.

Gökteki yıldızlar sahte ışıklara boğulmuşlar.

Sahte yer yıldızları parıldıyor neon lambalarda.

Güneş, çıkmaz sokaklarda yolunu kaybediyor.

Toprağa dokunmak, yaramaz ve kirli yüzlü

Çocuklara kalmış.


Şehir mutlu etmiyor.

Sadece topluca koşulan bir mutlu olma yarışına

Katıyor insanı.

Mutlu olmak yerine, nasıl mutlu olacağını düşünen

İnsanlar adımlıyor kaldırımları.

Şimdiki zaman yitirilmiş, ya geçmişse savrulmuş yürekler,

Ya da geleceğin özlemine koşuyor.

Tek zamanımız, en geniş zamanımız,

Şimdiki zaman, telaşlarda daralıyor, kayboluyor,

El değmeden geçip gidiyor.


Sanki adı konmamış bir dinin mensupları

Olmamızı istiyor şehir.

Mabed olarak alışveriş merkezlerini seçmiş,

Tükettikçe iyi kul olduğumuzu vaaz ediyor.

Sahip oldukça nirvanaya eriştiğimizi öğütlüyor vaizler.

Ruhu değil bedeni besleyen bir din.

Her bireyi kendi içinde derin ve uzun bir labirente koyuyor.

Öyle ki, aynı duvarın bir tarafında alabildiğine keder,

Bir tarafında alabildiğine sevinç yaşanıyor şehirde.

Acıya bile geçit vermiyor taş duvarlar.

Kapılar hüzünlerin komşuluk etmesine fırsat vermiyor.

Pencereler insan yüzüne açılmıyor.

Yokuşlarda ve merdivenlerde eski bir şiirin

Dizelerine tırmanıyor insanlar.

Köprüler kavuşmaya değil, engel olmaya ayarlı gibi.


İnsanların kaybolmasına, faili meçhul cinayetlere

Şaşmamalı bu şehirde.

Zaten hep birden eriyor değil miydik?

Hep birlikte katran karası boşluklara gömülüyor değil miydi yüreğimiz?

Boynumuza ip dolayanlar, böğrümüze bıçak dayayanlar,

Şehrin derin anarşisinin sadece görüntüsü.

Birbirimizin elini bıraktığımızda kaybettik insanları.

Ve kendi kuyumuzu adımlıyoruz meydana doğru yaklaştıkça.

Bir gecekondu penceresinde salkım saçak çiçekler,

Kirli bir surattan fışkıran çocuk gözleri,

Alelacele öpülmüş bir bebek yanağında açan gamzeler,

Şehre sattığımız ruhumuz bekliyor.

Bizi eve çağırıyor büyülü kelimeler, efsunlu sözler.


Ah, bir kez olsun lakayt kalmayı bilseydik

Bu sahte dinin bezirgânlarına.

Önümüze çıkan kurmaca hayatı biraz olsun alaya alabilseydik.

“Misafir odaları”mızda sakladığımız koltuklara

Sabahtan akşama kadar kendimiz oturabilseydik.

Koynumuzda bir hamaylı özeniyle sakladığımız

O köylü “merhaba”sını sokaklara salabilseydik.

En yakınımızdan bile sakladığımız o mahzun bakışı,

Gördüğümüz bütün aynalara savura bilseydik.


Sanki yürüyen bir bantta koşar gibiyiz.

Biz yürüdükçe bant hızını artırıyor.

Koşuyoruz, daha çok koşuyoruz.

Ve nedense huzurdan geri kalıyoruz.

Saatlerimizin kadranında mutluluk anı yok.

Ne olur,

Biz bize kalsak,

Yüz yüze dursak.


Şehri böylece aşabilirdik belki.

Hayatın ortasından dupduru geçen,

Maddeye müstağni duran,

Dünyayı “hepsi hepsi bir gölgelik” bilen,

“Tükenmez hazineyi kanaatkârlıkta bulan” insanlar olabilirdik.

Fakat her akşam içine yuvarlandığımız ışıltılı

Kuyumuzu televizyon,

Her sabah gönlümüzü kaptırdığımız kara gözlü

Manşetler bizi bizden alıyor.

Sürekli emirler alıyoruz,

Oraya buraya koşturuluyoruz,

Şehrin kollarına teslim oluyoruz.

Hayatı ciddiye alıyoruz.

Bu dünyada bu dünyalı olup,

Göğü unutuyoruz…

Haberiniz var mı?

Bu gece gökte ay var…

…dı!

Senai Demirci

———————

Senai Demirci’nin

“Can Kırığı” kitabından alıntıdır.

Sayfa:34

Yorum Bırak