Hakkı İnkar Etmenin Nedenleri – 1

Yazar: beytül ahzan Tarih: 19 Ocak 2011 3K kez okundu Kur'an 1 Yorum

Allah-u Teala rahmet, hikmet ve adaletinin bir gereği olarak insanları yarattıktan sonra, onları başıboş bırakmamış, onlara doğruları, hak ve hakikati gösterecek ve yaratılış hedefine doğru hidayet edecek peygamberler, kılavuzlar göndermiştir. Ne var ki, bu ilâhî davetlere insanların bir kısmı icabet ederken, diğer bir kısım ret ve inkâr yoluna gitmiş ve bu inkârlarını sonuna kadar sürdürmüşlerdir.

İlk bakışta belki bu inkârcıların hepsinin inkârlarının aynı neden veya nedenlerden kaynakladığı düşünülebilir. Oysa konuyu tarihî veriler ve Kur’ânî açıklamalar ışığında incelediğimizde, durumun hiç de öyle olmadığını ve inkâr hareketinin birden çok nedeninin bulunduğunu, bazı inkârcılarda bunlardan hepsinin bir parça etkili olduğunu, bazılarında ise, bu nedenlerden bazısının etkili olup ağır bastığını görüyoruz. Bu kısa çalışmada konuyu Kur’ân perspektifinden ele alıp, inkâr olgusunun çeşitli nedenlerini incelemeye çalışacağız.

Bu nedenlerin iyi ve yerinde tespit ve tahlil edilmesi, insanlık tarihinde vuku bulan olayları daha sağlıklı anlamımızı ve tahlil etmemizi, dolayısıyla kendimiz ve günümüz için gereken dersleri, ibretleri çıkarmamızı sağlar. Bu çalışmada, konuyu Kur’ân ayetlerine dayanarak işlemeye çalışacağız. Hakkı inkâr nedenlerini 18 başlık altında sunabiliriz:

1-Cehalet: “Hayır, onlar bilgileriyle kavrayamadıkları, tevili de kendilerine hiç gelmemiş olan bir şeyi yalan saydılar. Bunlardan önce gelip geçenler de yine böyle inkâr etmişlerdi; ama bak zalimlerin akıbeti nasıl oldu!”

2- Araştırmamak, Aklı Kullanmamak: “…Haydi müjdele kullarımı. O kullarımı ki, onlar sözü dinlerler, sonra da en güzeline uyarlar. İşte onlar, Allah’ın kendilerine hidayet verdiği kimselerdir. İşte temiz akıllılar da onlardır.”

“Allah’ın izni olmadıkça, hiçbir kişinin iman etmesi mümkün değildir. Akıllarını kullanmayanlar üzerine Allah bir uğursuzluk yükler.”

“Onlar Kur’ân’ı düşünmezler mi? Yoksa kalplerinin üzerinde kilitleri mi var?”

“Onlar hâlâ Kur’ân’ı gereği gibi düşünüp anlamaya çalışmazlar mı? Eğer o, Allah’tan başkası tarafından indirilmiş olsaydı, mutlaka onda birçok çelişkiler bulurlardı.”

“Bu, sana indirdiğimiz mübarek bir kitaptır ki, insanlar onun ayetlerini düşünsünler ve temiz akıl sahipleri ibret alsınlar.”

“…Düşünürseniz, biz size ayetleri açıkladık.”

“…İşte biz, düşünecek bir kavim için ayetleri böyle açıklıyoruz. Fakat zulmedenler, bilgisizce hevalarına uydular. Artık Allah’ın şaşırdığını kim yola getirebilir?! Onların yardımcıları da yoktur.”

“Rablerini inkâr edenler için cehennem azabı vardır. Ne kötü gidilecek yerdir orası! Oraya atıldıklarında, onun kaynarken çıkardığı uğultuyu işitirler. Az daha öfkeden çatlayacak. Her ne zaman oraya bir topluluk atılsa, onun bekçileri onlara: ‘Size korkutucu bir peygamber gelmemiş miydi?’ diye sorarlar. Derler: ’Evet, bize uyarıcı geldi; ama biz yalanladık ve Allah hiçbir şey indirmedi, siz ancak büyük bir sapıklık içindesiniz.’ dedik. Ve derler ki: Eğer biz dinleseydik yahut düşünüp anlasaydık, şu çılgın ateşin halkı arasında bulunmazdık!”

“Ey iman edenler! Eğer fasıkın biri size bir haber getirirse, onun doğruluğunu araştırın. Yoksa, bilmeden bir topluluğa sataşırsınız da sonra yaptığınızdan pişman olursunuz.”

Birçoğumuz belki de hakkı inkârın asıl nedeninin bilgisizlik olduğunu zannedebiliriz. Elbette bazen bu da bir gerekçe olabilir. Hz. Ali’nin de (a.s) buyurduğu gibi: “İnsanlar bilmediklerinin düşmanıdırlar.” Ama bu oldukça nadir bir durumdur. Elbette bilgisizlik ve hakkı bilmemek, hakkı bulma imkânlarından tamamen yoksun olan bir kimse için bir mazeret olabilir. Ancak birçok zaman bilgisiz kalmak da, yine insanın kendi ihmalinden ve araştırma zahmetine katlanmaktan çekinmesinden kaynaklanmaktadır ki, bu durumda insanın mazur olması elbette düşünülemez.

İkinci başlığın altında verdiğimiz ayet örnekleri, işte bu gerçeği ortaya koymaktadır. Allah-u Teala’nın insana verdiği en önemli nimet akıldır. Allah-u Teala onlarca ayetinde bu nimetten gereği gibi yararlanmayı kullarına öğütlemekte ve bu nimetten istifade etmeyenleri şiddetle kınamaktadır. Hatta Kur’ân’ı bile aklederek, tedebbür ederek, bilinçli bir şekilde kabullenmelerini buyurmaktadır.

Yüce Allah, Resulü’ne (s.a.a), akıllarını kullanıp araştıran ve sözlerin, düşüncelerin en güzel olanına uyanları müjdelemesini emretmekte ve şöyle buyurmaktadır: “Bunu yapanlar ancak hidayet ehlidir ve halis akıl sahibi!” Yapmayanlar ise, ne hidayet üzeredirler, ne de halis akıl sahibi. Bir başka ayette, “Aklını kullanmayanların üzerine Allah pislik/uğursuzluk atar!” şeklinde çok çarpıcı bir tabir kullanır.

Her hâlükârda her insanın vazifesi, doğruları bulmak için akıl nimetinden sonuna kadar yararlanmaktır. Fakat maalesef bazıları bu ilâhî nimetten gereği gibi yararlanmadıkları için cahilane ve bilinçsizce hakkı inkâr ederler. Ama bunun zeminini kendileri hazırladıkları için hiçbir mazeretleri söz konusu değildir. Ama faraza bir insan bütün çabalarına rağmen hakkı bulamaz, esasen buna imkânı olmazsa, din literatüründe bunlara “fikrî müs’tazaf” denir ve mazur sayılırlar. Ne var ki, inkâr nedenlerinin sadece bir tanesi mazeretsiz cehalet olmakla birlikte, çoğunlukla başka bazı önemli nedenler, insanın bilinçli bir şekilde ve bile bile hakkı inkâr etmesine vesile olmaktadır.

Kur’ân-ı Kerim de bu hususa birçok ayetinde özellikle vurgu yapmıştır ki örnek olarak bunlardan birkaçına değinmekle yetiniyoruz: “O kendilerine kitap verdiğimiz ümmetlerin âlimleri onu, o peygamberi, oğullarını tanır gibi tanırlar. Böyle iken içlerinden bir takımı gerçeği bile bile gizlerler.”

“Kendilerine kitap verdiğimiz kimseler, Peygamber’i, kendi oğullarını bildikleri gibi bilirler. Kendilerine yazık edenler var ya, işte onlar iman etmezler.”

“Hem Allah’ın nimetini bilirler, sonra da onu inkâr ederler. Onların çoğu kâfir kimselerdir.”

“(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah’ın kendi ilmi dâhilinde saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah’tan başka kim hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?”

“Andolsun ki, biz onlara size vermediğimiz imkânlar vermiştik. Onlara kulaklar, gözler ve kalpler vermiştik. Fakat kulakları, gözleri ve kalpleri onlara hiçbir fayda sağlamadı. Çünkü onlar Allah’ın ayetlerini bile bile inkâr ediyorlardı. Alay etmekte oldukları şey de onları sarıp kuşattı.”

İşte görüldüğü gibi birçokları hak ve hakikati bildikleri hâlde inkâr etmeye kalkışmışlardır. Şimdi bunun nedenlerini yine Kur’ân ayetlerine dayanarak ortaya koymaya çalışacağız:

3- Kibir ve Gurur: “İlâhınız bir tek ilâhtır. Bununla beraber ahirete inanmayanların kalpleri inkârcı, kendileri de böbürlenen kimselerdir. Şüphesiz ki Allah, onların gizlediklerini de, açığa vurduklarını da bilir. Doğrusu Allah, kendilerini büyük görüp hakkı kabul etmeyenleri sevmez. Onlara: ‘Rabbiniz ne indirdi?’ denildiği zaman: ‘Öncekilerin efsanelerini.’ dediler.”

“Bu şekilde ayetlerimiz onların gözleri önüne serilince, ‘Bu, apaçık bir sihirdir!’ dediler. Ve vicdanları bunlar(ın doğruluğun)a tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!”

“Kavminden büyüklük taslayan ileri gelenler, içlerinden zayıf görünen müminlere: ‘Siz, Salih’in gerçekten Rabbi tarafından gönderildiğini biliyor musunuz?’ dediler. (Onlar da:) ‘(Evet), doğrusu biz onunla gönderilene inananlarız!’ dediler. Büyüklük taslayanlar: ‘Biz, sizin inandığınızı inkâr edenleriz!’ dediler.”

“Kavminden ileri gelen kibirliler dediler ki: ‘Ey Şu’ayb! Ya mutlaka seni ve seninle beraber inananları kentimizden çıkarırız, ya da dinimize dönersiniz!’ Dedi ki: İstemesek de mi (bizi yurdumuzdan çıkaracak veya dinimizden döndüreceksiniz)?”

İnsanları sürekli aşağılayan, onları kendilerine köle addeden, rahatlık ve refahlarını mazlum ve müstazaf insanların sırtından kazanan zorba ve müstekbirlerin, insanlar arsında her şeyden önce adalet ve insanî değerleri hâkim kılmak, insanları insanların köleliğinden kurtarıp Hakk’a kul yapmak için gelen peygamberlere ve hak davetçilerine teslim olup, onların ilâhî davetlerine icabet etmeleri elbette kolay değildir. Nitekim çoğu zaman bunlar, ilâhî elçilere muhalefet edenlerin başını çekmişlerdir.

4- Zulüm ve Günah: “Hayır, o (Kur’ân), kendilerine ilim verilenlerin sinelerinde (yer eden) apaçık ayetlerdir. Ayetlerimizi ancak ve ancak zalimler bile bile inkâr eder.

“Bu şekilde ayetlerimiz onların gözleri önüne serilince, ‘Bu, apaçık bir sihirdir!’ dediler. Ve vicdanları bunlar(ın doğruluğun)a tam bir kanaat getirdiği hâlde, zulüm ve kibirlerinden ötürü onları bile bile inkâr ettiler. Bozguncuların sonunun nice olduğuna bir bak!”

“Onların söylediklerinin seni üzdüğünü elbette biliyoruz. Onlar, aslında seni yalanlamıyorlar; fakat o zalimler Allah’ın ayetlerini inkâr ediyorlar.”

“Sonra o kötülük edenlerin/günah işleyenlerin sonu çok kötü oldu. Çünkü onlar, Allah’ın ayetlerini yalan saydılar ve onlarla alay ediyorlardı.”

Zulüm ve günah insanın kalbini karartır, katılaştırır. Tövbe ve telafi olmadığında ise, gittikçe katmerleşir ve artık hiçbir öğüt verenin öğüdü, hiçbir davetçinin daveti insanda etkisini göstermez. Öyle bir noktaya ulaşır ki, yaptığı kötülük ve zulümden rahatsız olma ve dönme yerine zevk almaya başlar. Hatta onları iyi göstermek, en azından kendini mazur göstermek için bin bir türlü kılıf ve bahane bulmaya çalışır. İşte bu doğrultuda bu gibiler, tarih boyunca peygamberleri ve hak davetçilerini yalancı, sihirbaz, akılsız, deli, fitneci, çıkarcı gibi ithamlarla suçlamaya çalışmışlardır.

5- Zalim ve Tağutlara İttiba/Uymak (Korku): “İşte Âd kavmi buydu. Rablerinin ayetlerini bile bile inkâr ettiler ve peygamberlerine isyan ettiler. Başa geçen her zorbanın emrine uyup arkasından gittiler.”

Tarih boyunca birçok topluluk, korkaklıkları yüzünden ve rahatlıklarını kaybetmemek için başlarına geçen her zalim ve zorbaya boyun eğmiş ve en zelilane durumlara bile katlanarak, hak davetçilerine kulak asmamış ve onları inkâr ve reddetme yoluna gitmişlerdir.

6- Büyüklere İtaat (Şahsiyetperestlik): “Yine derler ki: Ey Rabbimiz! Biz beylerimize ve büyüklerimize itaat ettik de bizi yanlış yola götürdüler. Ey Rabbimiz! Onlara azabın iki katını ver ve kendilerini büyük bir lânet ile lânetle.”

“Allah’a karşı yalan uyduran yahut ayetlerini yalanlayandan daha zalim kim olabilir? Onlara Kitap’tan nasipleri erişir. Canlarını alacak elçilerimiz gelince, onlara: ‘Allah’tan başka taptıklarınız nerede?’ derler. Onlar: ‘O taptıklarımız bizden sapıp ayrıldılar.’ derler. Böylece kendilerinin kâfir olduklarına bizzat şahitlik ederler. Allah onlara: ‘Sizden önce geçmiş cin ve insan topluluklarıyla beraber cehennem ateşine girin!’ der. Cehenneme giren her ümmet kendi din kardeşine lânet eder. Nihayet hepsi oraya toplandığında, sonrakiler öncekiler hakkında derler ki: ‘Rabbimiz! İşte şunlar bizi doğru yoldan saptırdı. Onlara cehennem ateşinden kat kat azap ver.’ Allah der ki: ‘Herkesin azabı kat kattır, fakat siz bilemezsiniz.’ Öncekiler de sonrakilere derler ki: Sizin bizden bir üstünlüğünüz yoktur. O hâlde yaptıklarınızdan dolayı azabı tadın.”

“Onlar, Allah’tan başka bilginlerini ve rahiplerini de kendilerine Rab edindiler, Meryem oğlu Mesih’i de. Oysa onlar bir olan Allah’a ibadet etmekle emrolunmuşlardı. Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. O, müşriklerin ortak koştuğu şeylerden de münezzehtir.”

Hz. Ali (a.s): “Hakkı tanı, haklıyı kendiliğinden tanıyacaksın.”

Evet, tarihte şahsiyetperestlik, insanların birçoğunun başına bela olmuş ve basiret gözlerini kör, kulaklarını hakkı duymaya sağır kılmıştır. Düşünme yetisini kaybeden bu zavallılar, akıllarını müteahhide teslim ederek güya kendilerini düşünme zahmetinden kurtarmışlardır! Dolayısıyla kutsadıkları şahsiyetlerin iddialarına ters düşen her şeyi inkâr etme bedbahtlığına düşmüşlerdir. Bu durum, sadece tarihte peygamberlere karşı gelenler için geçerli değildir. Maalesef günümüzde de bu hastalığın peçesinde kıvranan birçok zavallı insana rastlamak mümkündür. Oysaki Hz. Ali’nin de (a.s) buyurduğu gibi: “Hak ve batılın özünü tanıyan; haklı veya haksızı kendiliğinden tanıyacaktır.”

7- Heva ve Hevese Uymak: “Seni gördükleri zaman, ‘Bu mu Allah’ın peygamber olarak gönderdiği?’ diye hep seni alaya alıyorlar. ‘Şayet tanrılarımıza inanmakta sebat göstermeseydik, gerçekten de bizi neredeyse tanrılarımızdan saptıracaktı.’ diyorlar. Azabı gördükleri zaman, kimin yolunun sapık olduğunu bilecekler! Nefsanî heveslerini kendisine tanrı edinen kimseyi gördün mü? Şimdi ona sen mi vekil olacaksın? Yoksa sen, onların çoğunun gerçekten söz dinleyeceğini yahut akıllanacağını mı sanıyorsun? Gerçekte onlar hayvanlar gibidir, hatta gidişçe daha sapıktırlar.”

“(Ey Muhammed!) Hevâ ve hevesini kendine ilâh edinen, Allah’ın kendi ilmi dâhilinde (artık hidayete kabiliyeti olmadığı için) saptırdığı, kulağını ve kalbini mühürleyip gözüne perde çektiği kimseyi görüyor musun? Şimdi onu Allah’tan başka kim hidayete erdirebilir? Hâlâ düşünmez misiniz?”

“Onlara, kendisine ayetlerimizi sunduğumuz o adamın kıssasını da anlat; ayetlerden sıyrılıp çıktı, derken şeytan onun arkasına düştü, en sonunda da helâk olanlardan oldu. Eğer dileseydik, onu o ayetlerle yüceltirdik; fakat o alçaklığa saplandı kaldı ve kendi keyfinin ardına düştü. Artık onun ibret verici hâli o köpeğin hâline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur. İşte bu, ayetlerimizi inkâr eden kavmin misalidir. Bu kıssayı iyice anlat, belki biraz düşünürler.”

“Andolsun biz, İsrailoğulları’ndan söz aldık ve onlara peygamberler gönderdik. Fakat ne zaman onlara bir peygamber nefislerinin hoşlanmadığı bir şey getirmişse, bunlardan bir kısmını yalanlamışlar, bir kısmını da öldürmüşlerdir.”

“Bir mucize görseler, hemen yüz çevirirler ve ‘Süregelen bir büyüdür!’ derler. Yalanladılar, nefislerinin arzularına uydular. Hâlbuki her iş yerini bulacaktır.”

“Bir de, Allah’a ve Resulü’ne inandık ve itaat ettik.’ diyorlar da, sonra bunun arkasından yan çiziyorlar; bunlar mümin değillerdir. Aralarında hükmetmesi için Allah’a ve Resulü’ne çağrıldıkları zaman, bakarsın ki, içlerinden bir kısmı yüz çevirip dönerler. Ama eğer (Allah ve Resulü’nün hükmettiği) hak kendi lehlerine ise, ona, gönülden bağlı olarak saygı ile gelirler. Kalplerinde bir hastalık mı var? Yoksa şüphe ve tereddüt içinde midirler? Yoksa Allah ve Resulü’nün kendilerine zulüm ve haksızlık edeceğinden mi korkuyorlar? Hayır, asıl zalimler kendileridir!”

Peygamberler ve ilâhî davetçilerin getirdiği mesajlar, elbette ki insanın maslahat ve menfaatini ve ebedî saadetini içermektedir. Ama bunları fark edebilmek için nefsanî heveslerden arınmak gerekir. Nefsanî heveslerini tatmin etmekten başka bir şey düşünemeyen, nefsini kendine ilâh edinen kimseler, Allah’ın ulûhiyet ve rabbaniyetine, O’nun emir ve nehiyleri karşısında teslimiyete davet edenlerin davetine icabet edip teslim olmaları elbette düşünülemez.

8- Maddî Menfaat ve Refahı Kaybetme Korkusu: “Bunların bir de ümmî (okuma yazması olmayan) kısmı vardır, kitabı bilmezler; ancak birtakım kuruntu yığınına, boş saplantılara kapılır ve zan içinde dolaşır dururlar. Artık o kimselerin vay hâline ki, kendi elleriyle kitap yazarlar da sonra biraz para almak için: ‘Bu Allah katındandır.’ derler! Artık vay o elleriyle yazdıkları yüzünden onlara, vay o kazandıkları vebal yüzünden onlara!…”

“(İbrahim onlara) dedi ki: Siz, sırf aranızdaki dünya hayatına has muhabbet uğruna Allah’ı bırakıp birtakım putlar edindiniz. Sonra kıyamet günü (geldiğinde) ise, kiminiz kiminizi tanımayacak, kiminiz kiminizi lânetleyecektir. Varacağınız yer cehennemdir ve hiç yardımcınız da yoktur.”

“Dinlerini bir oyun ve bir eğlence edinen ve kendilerini dünya hayatının aldattığı kimseleri bırak!…”

“Onlar ki, dinlerini bir eğlence ve oyun yerine koydular ve dünya hayatı kendilerini aldattı. Onlar, bugüne kavuşacaklarını nasıl unuttular ve ayetlerimizi nasıl inkâr ettilerse, biz de bugün onları öyle unuturuz.”

“Biz herhangi bir memlekete tehlikeyi haber veren bir uyarıcı gönderdikse, mutlaka oranın refah ile şımartılmış olanları: ‘Biz sizin gönderildiğiniz şeyleri tanımayız.’ dediler. Ve yine dediler ki: Biz malca da daha çoğuz, evlatça da, bize azap edilmez.”

“Dediler ki: Ey Şu’ayb, atalarımızın taptıklarını terk etmemizi veya mallarımızda dilediğimizi yapmaktan vazgeçmemizi sana namazın mı emrediyor? Oysaki sen yumuşak huylusun ve aklı başında bir adamsın.”

Mal-mülk ve dünya düşkünlüğü sınır tanımaz. İnsan ne kadar fazla kazanırsa, tamah ve ihtirası o derece artar. Mal-mülk ve servet gelsin de nerden gelirse gelsin der insan. Hatta az bir menfaat için insanların saf duygularını istismar edip hakkı batıl ve batılı hak göstermekten geri durmaz. Oysa peygamberler hem dünyayı nerden ve nasıl kazanacaklarının ölçülerini, sınırlarını belirtmişlerdir insanlara, hem de nerede ve nasıl harcamaları gerektiğini. Ayrıca peygamberlerin davetine icabet edenlerin bazen inançları uğruna birtakım maddî menfaat ve çıkarlarından feragat etmeleri veya fedakârlık yapmaları gerekebilir. Dolayısıyla gözünü mal-mülk, dünya hırsı bürüyenlerin, hak davetçilerine muhalefet edip onları inkâr yoluna gitmeleri kaçınılmazdır.

Musa Aydın

*Yazının ikinci bölümünü okumak isteyenler linke tıklasın: Hakkı İnkar Etmenin Nedenleri – 2


Yorum Bırak

  1. […] ilk bölümünü okumak isteyenler linke tıklasın: Hakkı İnkar Etmenin Nedenleri – 1 Önceki Yazı: « Hara Gedirsen (Türkçe Alt Yazılı Sohbet) / Video Sonraki Yazı: […]