Hasret

Yazar: beytül ahzan Tarih: 11 Ağustos 2010 1.8K kez okundu Yazı ve Makale Yorum Yok

Kim bilir saatler kaçı gösteriyordu bu soğuk sonbahar gecesinde… Ayın bulutların arkasından karanlığı bir Anka kuşunun çığlıyla yırttığı gümüş renkli kanadını denize düşürdüğü vakitti belki…

Uyandı aniden bin bir düşüncesinin sardığı uykusundan,  birdenbire sol yanı acımıştı,  onu çekip almıştı gördüğü karabasanlardan… İçinde büyüyen sıkıntı yumağının ne olduğunu anlamadan fırladı yataktan, çıplak ayaklarını yere bastı, tüm soğukluk yayıldı bedenine de sol yanı yanmaya başladı sanki.

Balkona doğru ilerledi ağır adımlarla,  gecenin kaçıydı,  günlerden hangi gündü bilmiyordu… Böylesine yanarken içi, böylesine uyurken sol tarafındaki yumru hiçbir tarih yazamazdı acısını zaten…

Belki söner diye içindeki yangın, balkona çıktı. Yüzüne serin Kasım rüzgârı vururken,  geceden daha siyah gözleri, önünde hasretli bir gelin gibi gümüş renkli saçlarını rüzgârla dalgalandıran denize inat ağlarken,  nedenini bile bilmediği bir sebepten ötürü sol tarafı ağrıyordu.

Zayıf ellerini balkonun soğuk demir korkuluklarına dayadı, gözlerini yumdu. İki damla gözyaşı düştü ayaklarının ucuna. Ağaçlar titriyordu,  deniz titriyordu, elleri titriyordu,  ama yüreği, sol tarafı bir yanardağın acımasızlığıyla yanıyordu kor kor ve rüzgâr özlediklerinin kokusunu getiriyordu uğul uğul.

Hasret bu kadar acımasız mıydı? Geceyi, rüzgârı, denizi alıp da arkasına ansızın çalar mıydı yalnızlığın kapısını, kimsecikler çekip almaz mıydı onu yalnızlığın bile çaresiz yakalandığı bu vakitsiz vakitlerden.  Öyle ya hasret hep gözyaşı ve yalnızlıktan başka giyecek bir şeyi olmayanların kapısını çalardı böyle, önce üşürken yanardı sol tarafları…

Şimdi biraz daha alışmıştı esen rüzgara, daha az üşüyordu. Rüzgarın uğultusu şimdi yerini denizin hasret türküsüne bırakmıştı. Ay ney çalıyordu, deniz hasreti ezgiliyordu, sevdiklerinin sesini nicedir duymayan kulaklara: ‘KIRMIZI GÜL HER DEM OLMAZ,YARALARA MERHEM OLMAZ.. Bir ismi vardı artık sol yanında büyüyen yumrunun, bu vakitsizliğin bir ismi vardı, ansızın onu uyandıran bu koyu sancının, gecenin nefesi neyine can veren ayın, türküsünü söylerken ağlayan denizin, üşüten rüzgârın, yüreğini yakan bu volkanın bir ismi vardı. Özlemdi, hasretti, sarp dağlardan kopup gelen yağmurların büyüttüğü bir şeydi bu; ayrılıktı…

Türkü sustu, ney sustu, rüzgâr duruldu, usul usul gökyüzüne baktı, siyah gözleri sevdiklerini görürcesine heyecanla büyüdü… Altın tozuyla ovulmuştu sanki sonsuz denizin sonunda yükselen güneş, KIRMIZI GÜL gibi kırmızıydı gökyüzü, yollara düşen Kasım yaprakları gibi sarı ve bu sabah uykusunu yarım bırakmış hasret acısı kadar suskundu sonbahar…

Zehra Kıran


Yorum Bırak