Hürr Örneğinde “Nefs-i Levvame”

Yazar: admin Tarih: 19 Temmuz 2012 1.6K kez okundu Yazı ve Makale Yorum Yok

Hamd önde de sonda da Allah’adır.

Allah’ın salât ve selamı nebimiz, mevlamız, ilmin sahibi Muhammed Mustafa ve onun tertemiz, pak Ehl-i Beyt’ine olsun…

Kovulmuş şeytandan Allah’a sığınırız.

Ve and olsun nefs-i levvame’ye. (Kıyamet 2)

Tarihte kimi olaylar vardır ki içerikleri açısından gelip geçici ve kendi dönemlerine aittirler. Ve kimi olaylar da vardır ki tarih üstü, zaman üstüdürler. Örneğin Romalıların Persleri yenmesi gelip geçici olaylara örnektir. Bu olay kendi devri için büyük ve görkemli bir olaydır. Ancak sonraki çağlar için önemi yalnız o dönemin anlaşılması içindir. Oysa Kerbela olayı, tarihi aşan ve onun sınırlarının ötesinde bir şekle sahip olan olaylardandır. Bu olay tarihin kendisi kadar köklü ve tarihi aydınlatacak derecede etkili bir olaydır.

Kerbela olayı, tarihin tüm tedriciliğine ve yarattığı tüm cevheri harekete, tüm değişime rağmen dipdiri kalmıştır. Sebebi ise onun kendi değerlerinin ötesinde tüm çağlara ışık tutacak, çağlar boyu var olacak, insanlık var olduğu sürece sürekli dillendirilecek bir ülkünün bayraktarı olmasındandır. Bu ülkü şüphesiz, iyiliği emir ve kötülükten nehiydir. Bu insanın var olduğu sürece ister ilahi menşeli olsun ister insan tarafından ortaya atılmış olsun, tüm sistemlerin ortak ülküsüdür. Ve İmam Huseyin’in a.s Kerbela kıyamı da böylesi unutulmaya yüz tutmuş ya da yıpranmış, değiştirilmiş bir ülküyü yeniden dile getirmek ve burada İslam ümmetinin toplumsal nefsini bir kınamaya daha açık ifadesiyle bir öz eleştiriye maruz bırakmaktır. İmam Huseyn a.s’ın mübarek kıyamı tüm bu açılardan tarih üstü ve evrenseldir.

Tüm bu evrenselliğiyle birlikte, Kerbela olayında şüphesiz birbirinden bağımsız ülküler ve ülküler zinciri de söz konusudur. Cihat olgusu, büyük ve küçük cihadın şekilleri, tevhit, nübüvvet ve velayet tartışmalarına verilecek amelî cevaplar. İmanın şekli ve uygulanışı türünden sorunların pratik tecellileri vd… gibi amaçlar bu mübarek kıyamın açığa çıkarmak istediklerindendir. Bu iman eden topluluğun imanlarının artışı için daha fazla olanağın Allah’ın elinde olduğuna dair inancın sınanışıdır bir yerde:

İmanlarını bir kat daha arttırsınlar diye müminlerin kalplerine güven indiren O’dur. Göklerin ve yerin orduları Allah’ındır. Allah bilendir, her şeyi hikmetle yapandır.(Fetih 4)

Ve Kerbela kıyamı azın çoğa galibiyeti hakkındaki imana dair kuralı yani sünnetullahı doğrulamak adına atılmış hatırlatıcı adımlardan biridir de. İmam Huseyn a.s ve yarenlerinin savaşı batıla galip gelme yolundaki ameli bir tavırdı elbette. Bu ordu, gökten ve yerden gelen yardımları reddedecek kadar şefkatli ve aşk dolu bir güruhtur. Onların kazançları, ameli kazanç ve bıraktıkları iz ise tarih üstü bir izdi. Öyle ki onlar hakkında söylenecek söz Talut’un imametine iman edip savaşanlar hakkında nazil olan şu ayetlerdir:

“(O zaman) Elbette Allah’a kavuşacaklarını umanlar (şöyle) dediler: “Nice az bir topluluk, daha çok olan bir topluluğa Allah’ın izniyle galip gelmiştir; Allah sabredenlerle beraberdir.”(Bakara 249)

Bu imana dair hareket, ameli düzlemde meyvelerini tarih üstü bir ülküye bağlayan ve adalet, mazlumun yanında olup zalimin karşında olma, doğruyu güzeli isteme gibi fıtrıyata dair güzel özellikler, insanlar arasında var oldukça adı hatırlanacak ameli bir hareketin doğmasını sağlamıştır. Bu isyansızlık hareketi aynı zamanda hayatın sürekli bir cenaha karşı isyan ve diğer bir cenaha karşı ise sakitliği, teslimi, selamı gerektirdiğini bizlere bir kez daha göstermiştir. Bu isyansızlık hareketinin temelinde yatan da bizlerin asıl konusu olan “nefs-i levvame”dir. Nefs-i Levvame yani kendi kendini kınama durumunda olan nefis. Ve Kerbela’nın ana ülküsü olan “iyiliği emir ve kötülükten nehiy” asla böylesi bir nefsin yokluğunda ortaya çıkamaz. Çünkü bizim imana dair şartlarımızdan, fürumuzun en merkezi konularından biri olan bu emir ve nehiy süreci nefs-i emmarenin devrilmesi ve Allah’ı şahit tutarak üzerine yemin ettiği nefs-i levvamenin ortaya çıkmasıyla mümkün olacaktır. Bu aşamada Kerbela’nın ana ülkülerinden birinin de ümmetin ortak nefsinde ya da toplumsal vicdan denilen mekanizmada bir öz eleştiri sistemi yaratmak, ortak bir nefs-i levvame yaratmak olduğu söylenebilir. İmam Huseyn a.s’ın bu Kerbelaî ülküsü elbette tarihin sınırlarını aşacak bir ülkü olmakla birlikte daha Kerbela’da kendi meyvelerini vermiştir.

Bunlardan ilki de “Hürr”dür. Hürr, küfrün ordusunun komutanı olmasına rağmen İmam Huseyn a.s’ın harekete dair teorik söylemlerle dolu onlarca hutbesini dinleyince, Allah’ın imanını kat be kat artırması için kendini yoklamaya karar verir. Bu yoklama yani öz eleştiri, Kerbela’nın ilk ciddi galibiyetidir. Bu ilk başarı aslında Kerbela’nın amacı olan İslamî değişimi müjdelemiştir bizlere. Hürr, kendinde bulduğu eleştiri gücüyle nefsini kınama yoluna koyuldu. “Bir tarafta Peygamberin evladı ve bir tarafta bizler…” diye başlayan ve kendini ilahi mizanın kefelerinde ölçmeye karar veren bu özlem dolu savaşçı, İmam Huseyn a.s’ın nurunun feyziyle kendinden geçmiş ve nefs-i levvame sahibi olduğu ilk dakika, kendini iyiliği emir ve kötülükten nehye zorunlu bilmiştir. Böylece bir anda kendini İmam Huseyn a.s’ın önünde bulmuş ve tövbe ederken görmüştür. Burada İmam Huseyn a.s’ın Hürr’e ettiği sözlerin de büyük bir önemi vardır:

“Ey Hürr, sen hür doğdun ve hür olarak öleceksin”

Şimdi buradaki hürlükten kastın da elbette ameli bir hürlük olduğu herkesin malumudur. İmam a.s burada zahiri bir hürlükten bahsetmiyor. Burada imana dair ameli bir hürlük söz konusudur. Bunu da İmam Ali a.s’ın şu hadisinden anlamak mümkündür:

“(…) Bizlerin ibadeti hürlerin ibadetidir” (Nehc’ül Belaga)

İşte İmam Huseyn a.s’ın da Hürr’e verdiği müjde budur. Bu, ibadetlerinin bu tövbeyle birlikte hürlerin ibadetine dönüştüğü ve böylece cennetin bekledikleri arasında yer aldığını söylemek demektir.

İşte nefs-i levvamenin konumu budur. Nefs-i levvame derecesindeki insan, artık sürekli emreden nefsin hâkimiyetinden çıkmış ve onu kınamaya başlamıştır. Öyle ki Allah bu insanlardaki halin yüceliğine işaret etmek için daha yazının başında alıntıladığımız ayet-i kerimede onun üzerine yemin etmiştir. “And olsun nefs-i levvame”ye diyerek nefsini kınamanın bir arınma ve temizlenme vesilesi olduğunu göstermiştir. Ve Kur’an-ı Mecit’te bu tür insanları şöyle tanıtmıştır:

Onlar, kötü bir iş işlediler mi yahut nefislerine bir zulümde bulundular mı Allah’ı anıp suçlarının yargılanmasını dileyenlerdir ve Allah’tan başka kimdir günahları yarlıgayan? Onlar, işledikleri suçta, bile bile ısrar da etmezler.(Al-i İmran 135)

Hürr’ün örneğinde İmam Huseyn a.s’ın hatırlattığı İslamî hakikat budur işte. Bu insanı her türlü halinde ilahi yolda olmaya iten hakiki düsturdur. Bunu kavramak adına da İmam Huseyn a.s’ın yıkılan düzen içerisinde, bozulan Muhammedi nizam karşısında, Kur’an-ı Natık olarak gerçekleştirdiği kıyam, zahirinde gerçekten de bozulmuş olana karşı bir hak mücadelesi olarak görülse de kendi cüzlerinde insanlığın geçirmiş olduğu tüm peygamberlik tecrübelerini kendi içerisinde saklayan büyük bir derya gibidir. Ve bu deryanın en büyük ispatı da şüphesiz Muhammedî risaletin yükselişi ülküsüdür. Böylece İmam Huseyn a.s Aşura’da şöyle buyurdu:

“Bilin ki sayımızın azlığına ve yardımcılarımızın da yardım etmemesine rağmen bu ailemle birlikte hedefime doğru yürümekte devam edeceğim”.

Allah da bu sözlerin tecellisi olarak şöyle buyurmamış mıydı?

De ki, ‘İşte benim yolum budur. Ben bir görüş ve anlayış üzere Allah’a davet ediyorum insanları. Ben ve bana tabii olanlar böyleyiz’ (Yusuf 108).

Vesselamu aleykum ve rahmetullahi ve berakatuh…

Hüseyin BEHEŞTÎ

Yorum Bırak