Hz. Ali’nin (as) “Şıkşıkıyye” İsmiyle Meşhur Olan Hutbesi

Yazar: beytül ahzan Tarih: 9 Eylül 2009 12.788 kez okundu Ehlibeyt 5 Yorum


“Andolsun Allah’a ki filân, onu bir gömlek gibi giyindi; oysa daha iyi bilirdi o, ben hilâfete nispetle değirmen taşının mili gibiydim; hilâfet benim çevremde dönerdi; sel benden akardı; hiçbir kuş, uçtuğum yere uçamazdı. Hilâfetle arama bir perde çektim; onu koltuğumdan silkip attım. Düşündüm; kesilmiş elimle hamle mi edeyim; yoksa bu kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Hem de öylesine bir körlük ki ihtiyarları tamamıyla yıpratır; çocuğu kocaltır; inanan da Rabbine ulaşıncaya dek bu zulmette zahmet çeker.[1]

Gördüm ki sabretmek daha doğru; sabrettim; ettim ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik vardı; mirâsımın yağmalandığını görüyordum. Birincisi, ona falâna verip gitti[2] (sonra A’şâ’nın şu beytini okudular
Bugün deveye binmişim; yolculuk zahmetine düşmüşüm;
Câbir’in kardeşi Hayyanla bulunduğum günle bu günüm kıyaslanır mı hiç?
[3]

Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi; ölümünden sonra yerine öbürünün geçmesini sağladı.[4] Bu iki kişi hilâfeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O, hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir yere attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür, atardı. Allah’ın bekasına andolsun, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı; yoldan çıktı; renkten renge boyandı; oradan oraya yeldi-durdu.[5] Uzun bir zaman, çetin mihnetlere düştüm; sabrettim; derken o da yoluna düzüldü; halîfeliği bir topluluğa bıraktı ki ben de bunların biriyim sanıldı.

Allah’ım, sana sığınırım; ne de danışma topluluğuydu bu. Onlardan benim hakkımda, birincisiyle ne vakit bir şüpheye düşen oldu ki bu çeşit kişilere katıldım ben? Fakat inerlerken onlarla indim; uçarlarken onlarla uçtum; inişte, yokuşta onlarla beraber oldum. İçlerinden biri, hasedinden gerçekten saptı; öbürü, damadı olduğundan ona uydu, benden yüz çevirdi; öbürleri de öyle işler ettiler ki anmak bile çirkin.[6]

Derken kavmin üçüncüsü kalktı; hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da işe giriştiler; Allah malını ilk baharda devenin otları, çayırı-çimeni yiyip sömürmesi gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi; işini tamamladı gitti.[7]

Derken, halkın benim etrâfıma, sırtlanın boynundaki kıllar gibi üşüşmesi kadar beni üzen bir şey olmadı; her yıldan, birbiri ardınca çevreme üşüştüler; bir derecede ki kalabalıktan Hasan’la Hüseyn, ayaklar altında kalacaktı neredeyse. Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandı-lar; bu hengamede elbisem bile yırtılmıştı.[8]

Ama işi elimle aldıktan sonra bir bölük, biatten döndü; ahdini bozdu. Öbür bölük ok yaydan fırlar gibi fırladı, inancından vazgeçti; öbürleri de itâatten çıktı; sanki onlar, her türlü noksan sıfatlardan münezzeh Allah’ın “İşte âhiret yurdu; biz onu, yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve sonuç, çekinenleridir” buyurduğunu duymamışlardı (Kasas/83). Evet, andolsun Allah’a, elbette duydular da, ezberlediler de; fakat dünya, gözlerine bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi hoş geldi onlara.[9]

Ama şunu da bilin ki andolsun tohumu yarana, insanı yaratana, bu topluluk, biat için toplanmasaydı, Allah’ın, zâlimin doyup zulmetmemesi, mazlûmun aç kalmaması hakkında bilginlerden aldığı ahd-ü peyman olmasaydı hilâfet devesinin yularını sırtına atardım; ümmetin sonuncusunu, ilkinin kâsesiyle suvarır giderdim. Siz de anlamışsınızdır ki şu dünyânızın değeri, bir dişi keçinin aksırığından da değersizdir bence.”

(Demişlerdir ki: hutbelerinde söz, buraya gelince, Irak ili halkından biri kalktı, Hazrete bir kâğıt sundu. Hazret kâğıdı okumaya daldılar. Okuyup bitince İbn-i Abbas, Ey Müminler Emiri dedi, sözüne, bıraktığın yerden başlasan; Emir’ül-Müminin aleyhisselâm buyurdular ki:

“Heyhât ey Abbas oğlu, bu, erkek devenin, esridiği zaman ağzına gelen bir köpüktü; geldi, gene geriye gitti.”[10]


_________________
Açıklamalar:

[1] – Hutbenin baş tarafında geçen “filân”dan maksat birinci halife Ebubekir’dir.

[2] – Buradaki falan”da ikinci halife Ömer’dir.

[3] – A’şâ, Ebu-Basir Meymûn b. Kays’tır. Cahiliyye şâir-lerinden olan, sesi de gayet güzel bulunan bu zat, İmri’ül-Kays ve Nâbıga gibi ünlü şâirlerden sayılmıştır. Vakt-i Saâdete erişmiş, Hz. Rasûl-i Ekrem’e (s.a.a) methiyeler yazmış; onları, huzurunda okumaya giderken Ebu-Süyfan mâni’ olmuş, avdetinde, Menfuha denen yerde deveden düşüp ölmüştür. Heyyan, boyunun ulusu olan bir zattı; İran şâhıyla dostluğu vardı, A’şâ ile de dosttu; sohbet arkadaşıydı. Bâzı sebeplerle ondan uzaklaşmıştı; o münasebetle söylediği kasîdede bu beyit geçer.
Emir’ül-Mümi’nin (a.s), bu beyti inşad ederek Hazreti Rasûl-i Ekrem (s.a.a) zamanındaki haliyle ondan sonraki haline işaret buyurmaktadır.

[4] – Ebubekir’in biatten sonra “Bırakın beni, ben sizin en hayırlınız değilim” dediği rivayet edilmiştir. Bu sözü, “Sizin en hayırlınız olmadığım halde beni, başınıza getirdiniz; siz beni veliyy-i emr ettiniz” tarzında söylediği de rivayetler arasında-dır (Muhammed Abduh Şerhi, s.32, 3. not). Hz. Emir’i, Ebubekir’e götürdükleri zaman, Ömer, biat etmedikçe senden el çekmeyiz deyince Ömer’e, “İyi sağ bu sütü, yarısı senin olacak; bugün onun faydası için düzüp koştuğun bir iş yarın sana dönecek” dediği rivayet edilmiştir.

[5] – Ömer’in, zâtı içtihatlarına işarettir. Meselâ, 9. sûrenin (Tevbe) 60. âyet-i kerîmesinde zekâtın, yoksullara, hiçbir varlığı olmayanlara, zekât toplayan memurlara, müellefet’ül-kulûb’a (gönülleri Müslümanlığa malla, servetle ısındırılmak istenenlere), kölelere, tutsaklara, borçlulara, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara verilmesi buyrulmuşken, Ebubekir’in zamanında Ömer, artık müellefet’ül-kulûba vermeye lüzum kalmadı demiş, onlara zekât verdirmemişti. 8. sûrenin (Enfâl) 41. âyet-i kerimesinde ganimetin beşte biri Allah yolunda sarfedilecek, Peygamber’e ve yakınlarına, yetimlerine, hiçbir şeyi olmayanlarına ve bu yolda savaşanlarına verilecekken bu payı kaldırmış, Mâlik b. Nüveyre’yi, Müslüman olduğu halde öldürten ve şer’i süresini beklemeden zevcesini alan Halid b. Velid’i, evvelce onun şiddetle aleyhinde bulunduğu halde, kendi zamanında bağışlamış, hac töreninden umreyi, törenden nisâ tavafını kaldırmış, Müslim’in rivâyetine göre kendi zamanında bile yapıla gelen muvakkat nikâhı yasak etmişti.

Ezandan, “Hayye alâ hayr’il-amel-haydin en hayırlı işe” sözünü, halk ibâdete koyulur da savaşı boşlar diye okutmamış, bir kerede üç talak vermeyi, kadın boşamaktan halkı çekindirmek için câiz görmüş, sünnet ve nâfile namazlarda cemâat olmadığı halde terâvih namazını cemaatla kıldırmış, su bulunmadığı vakit teyemmümle namaz kılınmamasını emretmiş, miras ve iddet meselelerinde içtihatlarda bulunmuştu. Daha bu çeşit birçok içtihatları olmuş, sabah ezanına “namaz uykudan hayırlıdır” sözünü katmıştı (Ali kuşçı’nın “Şerh-u Tecrid”inde, “imâmet” bahsinîn sonlarında; “En-Nass-u ve’l-İçtihâd”a da bakınız, 1383-1943, s. 199-220). Mâlik’in “El-Muvatta”ı ve Zerkaanî’nin Şerhi, cüz’ 1, s.25.Abdül-Huseyn Ahmed’il-Emini’nin “El-Gadir-u fi’l-Kitâbı ve’s-Sünneti ve’l-Edeb”inin 7. cüz’üne de bakınız; 2. basım, Tehran-1372, s.63-64).

[6] – Ömer yaralanınca vefat edeceğini anlayıp yanında-kilere Ebu-Ubeyde sağ olsaydı onu halife yapardım; Huzeyfe’nin kölesi Sâlim sağ olsaydı bu işi ona verirdim demiş, sonra yedi kişinin adını söylemiş, bunlardan Sâid b. Zeyd’i kendi soyundan olması dolayısıyla öbürlerine katmamış, Sa’d b. Ebi-Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr, Osman ve Ali’den meydana gelen bir şûrâ kurulma-sını, şûrâya Abdurrahman’ın riyâset etmesini söylemişti. Ancak bunlardan Sa’d’i serttir, Abdurrahman b. Avf’ı, bu ümmetin Karûn’udur diye yerdi. Talha’nın kibirli, Zübeyr’in nekes olduğunu, Osman’ın boyunu sevdiğini, Ali’nin de halifeliğe haris bulunduğunu söyledi. Sonra Suheyb’e, üç gün halka namaz kıldırmasını emretti. Ebu-Talha’yı, elli kişiyle, şûrâ erkânının topladığı evi kuşatmaya memur edip bunların beşi birleşir, birisi ayrılırsa onun öldürülmesini, üçü birini üçü de başka birini tutarsa Abdurrahman’ın bulunduğu tarafın kabûl edilmesini söyledi. Abdurrahman kendisini ve Sa’d’i bu işten ayırdı. Sa’d ise ona; Osman sana biat ederse üçüncü biat eden ben olurum; fakat Osman’ı tayin edersen Ali tarafını tutarım dedi. Nihayet Abdurrahman, Ali’ye, Ebubekir ve Ömer’in yolunu tutup tutmayacağını sordu. Ali, ben Allah’ın kitabı, Peygamber’in sünneti üzere ve kendi içtihadımla hareket ederim cevabını verdi. Aynı suali üç kere Osman’a sordu; Osman her üçüne de müspet cevap verince ona biat etti.

Bir de şu var: Şûrâda riyaset eden Abdurrahman’ın zevcesi ana tarafından Osman’ın kız kardeşiydi. Sa’d b. Ebi-Vakkas, Abdurrahman’ın amca oğullarındandı, ikisi de Zühre oğulları boyundandı; ayrıca Hazreti Emir’le de arası açıktı. Sa’d’in anası, Süfyan b. Ümeyye b. Abdüşşem’in kızıydı; Ali, bu boydan bir çoğunu savaşlarda öldürmüştü. Talha Teyim boyundandı; bu boyun Hâşim oğullarıyla arası açıktı. Nitekim sonradan, Osman’ın kanını almak bahanesiyle isyanı da, gizlediği fikri açığa vurdu. Zübeyr, Ebubekir’in hilâfetinden beri Ali’ye taraftar görünmekteydi, fakat halifeliğe özendiği sonraki isyanıyla meydana çıktı.

Şûrâdan sonra Mikdâd b. Esved’in, Abdurrahman’a, “andolsun Allah’a ki Ali’yi terk ettin ama o, hak üzere hüküm veren ve gerçek olarak adalete riayet edenlerdendi” demiş, “Kureyş’e bakıyorum, en doğru söyleyen, en gerçek olarak hükmeden kişiyi bırakıyor” sözlerini de sözüne eklemişti. Abdurrahman, korkuyorum fitneye kapılmandan, Allah’tan çekin sözüyle Mikdâd’a cevap vermişti. Sonra Osman’ın zamanındaki ayaklanma sırasında Abdurrahman’a, bu, ellerinle hazırladığın şey demiş, o da, ben böyle sanmıyordum, fakat Allah’a and olsun, onunla konuşmayacağım artık demiş, sözünü de tutmuş, ölüm hastalığında kendisini dolaşmaya gelen Osman’dan yüzünü duvara çevirmiş, ona bir söz bile söylememişti (Muhammed Abduh Şerhi, s.34-35, 1. not).

[7] – Osman, Abdüşşems oğlu Ümeyye oğlu Ebi’l-Âs’ın oğlu Affan’ın oğludur. Yetmiş beş, yetmiş altı, diğer rivayette seksen, yahut seksen sekiz yıl yaşamış, hicretin yirmi dördüncü yılında halifelik makamına gelmiş, on iki yıldan on iki, yahut sekiz gün eksik bir müddet hilafet makamında kalmış, hicretin otuz beşinci yılı zilhiccesinin on sekizinci günü öldürülmüştü. Hazreti Rasûl’ün (s.a.a), Rukayye, sonra da Ümmü Külsûm adlı iki kızını aldığından Zü’n-Nûreyn, yâni iki nur sâhibi diye anılmıştır. Kavmin üçüncüsünden maksatları Osman’dır.

Osman, ana tarafından kardeşi Velîd b. Ukbe’yi Kûfe’ye tayin etmiş, beytülmâli, sıla-i rahimde bulunuyorum diye Ümeyye oğullarına pay etmiş, Hazreti Rasûl’ün (s.a.a) Medîne’den sürdüğü Hakem’i ve oğlu Mervan’ı Medine’ye getirtmiş, kızını Mervan’a vermiş beytülmâlden ona yüz bin dirhem verdiğinden başka Fedek’i de demlik etmiş, Hakem’e yüz bin, Abdullah b. Hâlid b. Üseyyid’e dört yüz bin dirhem ihsanda bulunmuş, diğer kızını Hâris b. Hakem’e verip ona da beytülmâlden yüz bin dirhem bağışlamıştır. Ebu-Süfyân’a iki yüz bin dirhem vermiş, Medine yaylaklarını Ümeyye oğullarının hayvanlarına tahsîs edip Trablus’tan Tanca’ya dek bütün Afrika gelirini Abdullah b. Sa’d b. Ebi-Serh’a bağışlamıştır.

Bütün bunlar, Velid b. Ukbe’nin, Kûfe’de beytülmâli istediği gibi harcaması, şarap içtiği sabit olduğu halde kendisine had vurulmaması, Abdullah b. Mes’ud’un, Ammâr’ın dövülmesi, bunlarla beraber Ebû-Zer’in ve diğer birçok sahâbinin sürülmesi, ehliyle buluşana, kendisinden inzâl olmadıkça gusûl icâb etmediği hakkındaki fetvâsı, 46. sûrenin (Ahkaaf) 15. âyetinde haml müddetiyle çocuğun sütten kesilmesinin otuz ay, 2. sûrenin (Bakara) 233. âyetinde süt verme müddetinin tamamının iki yıl olduğu bildirilmesine göre haml müddetinin en azının altı ay olduğu anlaşıldığı halde evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bir kadını recmettirmesi, bayram namazını dört rek’at kıldırması, seferde namazları kasretmemesi, umreyi men etmesi, bayram hutbelerinin namazdan önce okunması gibi şeyler de ashabın, Osman aleyhine dönmesine sebep oldu. Başta Âişe, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr olmak üzere bir çok kimseler, şiddetle aleyhinde bulunmaya başladılar. Sonunda isyan başladı ve Osman öldürüldü (Osman’ın icrââtı ve içtihatları için Şeyh Zebihullâh’ı Mahallâti’nin, ana kaynaklara dayanarak meydana getirdiği “Keşf’ül-bunyân der zindegânî-î Cenâb-ı Osmân b. Affân” adlı kitabına bakınız, Tehran 1382, 430 sahife).

[8] – Osman’ın öldürülmesinden sonra kendilerine biat etmek hususunda halkın tehaccümünü anlatıyorlar. (9) Biatten dönenler anlamında “Nâkisin” denmiştir. Bu sözde, 48. sûrenin (Feth), “Şüphe yok ki seninle biatleşenler, ancak Allah’la biatleşmişlerdir; Allah’ın (kudret) eli, onların ellerinin üstündedir; artık kim dönerse zararı kendi nefsinedir ve kim Allah’la ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir vardır” meâlindeki 10. âyetine işaret vardır. “Ok yaydan fırlar gibi fırlayanlar” “Mârıkun” diye anılırlar; bunlara ait 4. bölüm olan “İçtimâî-İktisadi hutbeleri”nde, 26. hutbenin şerhindeki 11. notta gereken izâhât verilmiştir. “İtâatten çıkanlar”, “Kaasitûn” diye anılmıştır. Kur’ân-ı Mecid’-in 72. sûresinin (Cinn), “Ve gerçekten de bizden, Müslüman olanlar da var, doğruluk yoluna itâatten sapıp zulmedenler de; artık kimler Müslüman olurlarsa onlardır doğruluk yolunu arayıp bulanlar. Fakat gerçekten sapıp zulmedenlere gelince,onlar da cehenneme odun olurlar” meâlindeki 14-15. âyet-i kerimelerinde “İtâatten çıkanlar, sapıp zulmedenler”, “Kaasitûn” diye anılmışlardır. “Müstedrek’üs-Sahihayn”de, Ömer’in zamanında, Ebû-Eyyüb’ül Ansâri’nin (r.a), Rasûlullah (s.a.a) Ali b. Ebû-Tâlib’e Nâkisin Kaasitûn ve Mârikin ile savaşmasını buyurdu” dediği rivâyet edilmiştir. Buna dair “Müstedrek”te, “Tarihu Bağdad”-da, “Üsd’ül Gaabe”de, Suyûti’nin “Dürr’ül-Mensûr’unda, Kenz’ül-Ummâl’de Mecma’uz-Zevâid’de, bundan başka daha on sekiz hadis vardır. “Kaasıtûn” Muâviye ve ona uyanlardır (Fedâil’ül-Hamse, 2, s.358-363).

Bu bahse son verirken şunu da söylememiz gerekir:
Emir’ül-Müminin Ali (a.s), hilâfeti kendi hakkı olarak görü-yordu; fakat bu görüş Hz. Peygamber’in (s.a.a), tebliğine dayanıyordu; Peygamber’in tebliğiyse vahye istinâd etmekteydi; çünkü o, kendi dileğine göre söz söylemezdi (53, Necm, 3-4)
. Rasûlullah (s.a.a) Ali’ye (a.s) kendilerine, Mûsâ’ya Hârun ne menziledeyse o menzilede olduğunu bildirmişler, ancak kendilerinden sonra peygamber gelme-yeceğini beyan buyurmuşlardı; onu kendilerine kardeş edinmişlerdi; zürriyetinin ondan geleceğini bildirmişlerdi; daha ilk tebliğlerinde onu kendilerinin veziri olarak tanıtmışlardı, halifemdir demişlerdi; kendileriyle aynı yaratılışta olduklarını, kendilerinden sonra her inananın velisi bulunduklarını söylemişlerdi; ona sövenin, kendilerine sövmüş olacağını bildirerek ileride olacakları anlatmışlardı; bütün bunlara ilâveten, Veda haccından avdet ederlerken, 5. sûre-i celilenin (Mâide) 67. âyet-i kerimesine ittibaen Cuhfe denen yerdeki Gadiru Humm’da ashabı toplayıp 33. sûrenin (Ahzâ  6. âyet-i kerîmesini hatırlatarak, Müminler üzerindeki mutlak vilâyetini tasdik ettirdikten sonra Ali’yi Müminlere veliyy-i emr tayin buyurmuşlardı ve ashab, onu kutlamış, ona biat etmişti (Bütün medrekleriyle bu hadisler için “Fedâil’ül-Hamse’ye 1, s.299-406, merhum Âyetullah Abdül-Huseyn Şerefüddin’in “El Murâcaât”ına, Necef 1383, s.202-222, Âyetullah Ahmed Emini’nin “El-Gadir” adlı muhalled kitabına ve “Hz. Muhammed ve İslâm” adlı eserimize bk. (Milliyet kültür kulübü yayınları, İst. 1969 s.168-174).

Bu hutbenin Şerif Radi tarafından uydurulduğunu söyle-yenlerde olmuştur. Ancak, Seyyid Radi, hicri 359 da (969-970) doğmuş, 406 Muharreminde (1015) Bağdad’da ebediyete intikal etmiştir. Halbuki ondan 176 yıl önce vefât eden Hafız Yahyâ b. Abdülhamid-i Himmânî, 246 da (860) vefat eden Ebu Câ’fer Ahmed b. Mehmed’ül-Barkî, 303’te vefât eden (915) Ebu-Aliyy’ül-Cubbâî, 312 de vefât eden (924) Ebü’l-Hasan Ali b. Furât, 317 de vefât eden (929) Ebü’l-Kaasım’ül-Belhî, 332 de vefât eden (943) Ebû-Ahmed Abdül’aziz’ül-Celûdiyy’il-Bışrî, 360 da vefât eden (970) Hâfız Süeyman b. Almed’üt-Taberânî, 381 de vefât eden (991) Ebû-Ca’fer İbn-i Bâbıveyh’il Kummî, 382 de vefât eden (992) Ebû-Ahmed Hasan b. Abdullâ’il-Askerî, 412 de vefât eden (1021) Ebû-Abdullah Mufid, 415’te vefat eden (1024) Kaadi Abdülcebbâr’ül-Mu’tezili, çeşitli yollarla kitaplarında bu hutbeyi anmışlar, yazmışlar, kendisinden sonra da “Lisân’ül-Arab” sahibi Ebü’l-Fadl Cemalüddin (711 H. 1311) ve Kaamûs sâhibi Firûzâbadi’ye kadar (816-817 H. 1413-1414) on beş bilgin bu hutbeden bahsetmiştir (El-Gadîr, 7, ikinci basım, s.82-85). Kaldı ki söz, üslûptan anlaşılır ve hutbenin uslûbu tamamıyla Emir’ül-Müminin’in (a.s) üslûbudur.

[9] – 3, 14.

[10] – İbn-i Abbas, valahi demiştir, bu sözün yarım kalmasına eseflendiğim gibi hiçbir söze eseflenmedim; Emir’ül-Müminin (a.s) ne olurdu, dilediği gibi söyleseydi.

Yorum Bırak

  1. fatih dedi ki:

    Nehçül belağa H.4 Asırda yazılmıştır bir kaç hutbe dışında diğer hutbelerin hepsini sonradan Kitabın yazarı eklemiştir Özellikle Şıkşıkiye hutbesi asla ve katta doğru değildir

    Nehcü’l-Belağa isimli eserde geçen Şıkşıkıyye hutbesiyle ilgili olarak İmam Zehebî, bu hutbede bazı sahabelerin lanetlenmesi ve onların şahsiyetlerini zedeleyen ifadelerin bulunması, bir çok yerinde edebî üsluba uymayan ifadelerin bulunmasından dolayı bu hutbenin Hz Alinin belagat ve fesahatiyle çelişki arzettiğini dolayısıyla bu hutbenin Hz Ali’ye nispet edilemeyeceğini söylemektedir. (Mizanü’l-i’tidal, 3/124)
    Aynı tespitleri İbn Hacer (Lisanü’l-mizan, 4/223) Katip Çelebi (Keşfüz-Zünun, 2/1991) ve Carl Brockelmann (GAL, 1/1511; Suppl. 1/704) gibi müellifler de dile getirmektedir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Nehcü’l-Belağa md.)
    Nehcü’l-Belağa, H. 4. Asırda yazılmıştır. Hz. Ali’nin yazdığı bir eser değildir. Ona ait olduğu söylenen bazı rivayetleri almıştır.

  2. serkan dedi ki:

    allah razı olsun

    • fatih dedi ki:

      Nehçül belağa H.4 Asırda yazılmıştır bir kaç hutbe dışında diğer hutbelerin hepsini sonradan Kitabın yazarı eklemiştir Özellikle Şıkşıkiye hutbesi asla ve katta doğru değildir

      Nehcü’l-Belağa isimli eserde geçen Şıkşıkıyye hutbesiyle ilgili olarak İmam Zehebî, bu hutbede bazı sahabelerin lanetlenmesi ve onların şahsiyetlerini zedeleyen ifadelerin bulunması, bir çok yerinde edebî üsluba uymayan ifadelerin bulunmasından dolayı bu hutbenin Hz Alinin belagat ve fesahatiyle çelişki arzettiğini dolayısıyla bu hutbenin Hz Ali’ye nispet edilemeyeceğini söylemektedir. (Mizanü’l-i’tidal, 3/124)
      Aynı tespitleri İbn Hacer (Lisanü’l-mizan, 4/223) Katip Çelebi (Keşfüz-Zünun, 2/1991) ve Carl Brockelmann (GAL, 1/1511; Suppl. 1/704) gibi müellifler de dile getirmektedir. (bk. TDV İslam Ansiklopedisi, Nehcü’l-Belağa md.)
      Nehcü’l-Belağa, H. 4. Asırda yazılmıştır. Hz. Ali’nin yazdığı bir eser değildir. Ona ait olduğu söylenen bazı rivayetleri almıştır.

      • ismail dedi ki:

        Halbuki ondan 176 yıl önce vefât eden Hafız Yahyâ b. Abdülhamid-i Himmânî,
        ALLAH RAZI OLSUN
        size öğretilmiş bazı yalanları gerçek saymayın araştırın

      • herkes öğrensin dedi ki:

        Şıkşıkiye Hutbesinin gerçek oluşu

        Şıkşıkiye hutbesi (Arapça: الخطبة الشقشقية), Nehcü’l Belağa’nın en meşhur hutbelerinden biridir. Hutbe tümüyle Hz. Peygamber Efendimizden (s.a.a) sonraki hilafet meselesi ile ilgilidir. Müminlerin Emiri Hz. Ali (aleyhi selam) bu hutbesinde halifeler dönemini tasvir etmekte, halifelerin (Ebu Bekir, Ömer ve Osman) yaptıklarını tenkit ederek her birisinin halifeliklerini tek tek sorgulamaktadır. Hz. Resulullah’tan sonra bu makama kendisinin sahip olduğunu belirtmekte ve hilafetin neden asıl yörüngesinden çıktığını ortaya koymaktadır. Ayrıca halkın halife olması için kendisine âdeta hücum ettiğine değinmekte ve halkın biatini neden kabul ettiğini oldukça güzel ve ilham verici cümlelerle beyan etmektedir. Hutbede Nakisin (Ahdini bozanların başlattığı Cemel savaşı), Kasıtin (Muaviye ve yandaşlarının başlattığı Sıffin savaşı) ve Marikin (Havariç/Haricilerin başlattığı Nehrevan savaşı) savaşlarına işaret etmiş ve en sonunda hilafeti nasıl kabul etmek zorunda kaldığını açıklamaktadır.

        Nehcü’l Belağa’nın nüshalarının çoğunda bu hutbe üçüncü hutbe olarak yer almaktadır.

        Bu hutbeyi ilk olarak rivayet eden kişi bizzat Hz. Ali’den duyan İbn Abbas’tır. İbn Abbas’ın rivayetleri Ehli Sünnet nezdinde de muteber ve güvenilir olarak bilinmektedir. Bu hutbe defalarca tercüme edilerek şerhler yazılmıştır. Bazı ehli sünnet âlimleri bu hutbenin içeriği ve senedi hakkında şüpheye düşmüş, bazıları ise tereddütsüz kabul etmişlerdir.

        Hutbenin Tercümesi

        Hutbenin sonunda geçen “şıkşıketun hederet” cümlesi bir darb-ı meseldir ve bir anlık gelip geçen hâleti ifade etmektedir. Hutbe ismini buradaki kelimeden almıştır. Bu hutbenin Şerif Razi tarafından uydurulduğunu söyleyenlerde olmuştur. Ancak, Seyyid Razi, hicrî 359 da (969–970) doğmuş, 406 Muharreminde (1015) Bağdat’ta ebediyete intikal etmiştir. Hâlbuki ondan 176 yıl önce vefat eden Hafız Yahya b. Abdülhamid-i Himmânî, 246 da (860) vefat eden Ebu Cafer Ahmed b. Mehmed Barkî, 303’te vefat eden (915) Ebu Aliyyü’l Cubbâî, 312 de vefat eden (924) Ebü’l Hasan Ali b. Furât, 317 de vefat eden (929) Ebü’l Kaasımü’l-Belhî, 332 de vefat eden (943) Ebû Ahmed Abdülaziz Celûdiyyi’l Bışrî, 360 da vefat eden (970) Hâfız Süleyman b. Almed Taberânî, 381 de vefat eden (991) Ebû Cafer İbn Bâbıveyh Kummî, 382 de vefat eden (992) Ebû Ahmed Hasan b. Abdullâ’i Askerî, 412 de vefat eden (1021) Ebu Abdullah Mufid, 415’te vefat eden (1024) Kadı Abdülcebbâr el-Mu’tezili çeşitli yollarla kitaplarında bu hutbeyi zikretmiş, yazmış, kendisinden sonra da “Lisânü’l Arab” sahibi Ebu’l Fadl Cemalüddin (711 H. 1311) ve Kamûs sâhibi Firûzâbadi’ye kadar (816–817 H. 1413–1414) on beş bilgin bu hutbeden bahsetmiştir. Kaldı ki söz, üslûptan anlaşılır ve hutbenin tarz ve üslubu tamamıyla Müminlerin Emiri Hz. Ali’nin (a.s) üslûbudur.(1)

        Hutbenin Türkçe Anlamı

        “Allah’a andolsun ki falan kimse (Ebu Bekir), hilafete göre yerimin, değirmen taşının mili gibi olduğunu bildiği halde hilafeti bir gömlek gibi giyindi. Oysa sel benden akar ve hiç bir kuş benim uçtuğum yerlere uçamazdı. Ben de hilafetle arama bir perde çektim, ondan yüz çevirdim.

        Başladım düşünmeye; kesilmiş elimle atağa mı geçeyim, yoksa kapkaranlık körlüğe sabır mı edeyim? Öyle bir karanlık ve körlük ki bu, büyüğü tamamıyla yıpratır, küçüğü tümüyle ihtiyarlatır, mümin kimse de Rabbine ulaşıncaya dek bu karanlık körlükte zahmetten zahmete düşer.

        Gördüm ki sabretmek akla daha yatkın, sabrettim. Ama gözümde diken vardı, boğazımda kemik. Mirasımın yağmalandığını görüyordum. Ta ki birincisi (Ebu Bekir) yolunu tamamlayıp, onu kendinden sonraki falana (Ömer’e) verdi, gitti.

        Cabir’in kardeşi Hayyan nezdinde yaşadığım hayat ile

        Şimdiki hayatım arasında ne benzerlik var!

        (Yani, ben bu gün sıcak havada bir lokma ekmek için uzun çölleri kat ediyorum. Cabir’in kardeşi Hayyan ile birlikte yaşadığım dönemlerde ise nimetler içinde yaşıyordum.)

        Ne de şaşılacak şey ki yaşarken halkın kendisini bırakmasını teklif ederdi;(3) ölümünden sonra yerine öbürünün (Ömer’in) geçmesini sağladı. Bu iki kişi (Ebu Bekir ve Ömer) hilâfeti, devenin iki memesi gibi aralarında paylaştılar. O (Ebu Bekir), hilâfeti, düz ve düzgün olmayan çorak bir yere (Ömer’e) attı; sözü sertti, insanı yaralardı; onunla buluşup görüşeni incitirdi. Meselelerde şüphesi çoktu; özür getirmesinin sayısı yoktu. Onunla (Ömer’le) konuşan, arkadaşlık eden, serkeş bir deveye binmişe benzerdi; burnuna geçen yularını çekse burnu yırtılır, yaralanırdı; bıraksa üstündekini helâk olma çukuruna götürür, atardı.

        Allah’ın bekasına (varlığına) andolsun, halk, onun zamanında ne edeceğini şaşırdı, ihtilafa düştü; yoldan çıktı; renkten renge büründü ve birbirini suçladı.(4) Ama ben bu uzun zaman boyunca bir çok zahmet, mihnete düşmeme rağmen yine de sabrettim. Derken o (Ömer) da yolunu kat etti ve hilafeti bir topluluğa bıraktı ki benim de o topluluktan biri olduğumu sanıyordu!

        Allah’ım sana sığınırım, ne şûraydı bu! Benim hakkımda birincisiyle (Ebu Bekir’le) ne zaman şüphe hâsıl oldu ki(5) bu tür (şuradaki) kimselere denk tutuldum ben! Ama buna rağmen (kuşlar gibi) inerlerken onlarla indim, uçarlarken onlarla uçtum. İçlerinden biri (Sa’d b. Ebu Vakkas) haset ve kininden ötürü doğru yoldan saptı, öbürü (Abdurrahman b. Avf’ da) damadı olduğundan ona (Osman’a) meyletti, öbürleri de öyle şeyler yaptılar ki söylenmesi, anılması bile çok çirkin…(6)

        Derken onların üçüncüsü (Osman) kalktı; hem de bir halde ki iki yanı da yelle dolmuştu; işi gücü, yediğini çıkaracak yerle yiyeceği yer arasında gidip gelmekti. Onunla beraber babasının oğulları da (mensubu olduğu Ümeyyeoğulları da) işe giriştiler; Allah’ın malını devenin ilkbaharda otları, çayır, çimeni yiyip hazmettiği gibi yediler, sömürdüler. Sonunda onun (Osman’ın) da ipi çözüldü; hareketi tezce yaralanıp öldürülmesine sebep oldu, karnının dolgunluğu onu bu hale getirdi, yere serdi.[7]

        Derken halk sırtlanın boynundaki kıllar gibi (yoğun bir şekilde) her taraftan etrafıma üşüştü, neredeyse izdihamdan Hasan ve Hüseyin ayaklar altında kalacaktı. İki tarafımda çizikler, yaralar oluştu. Bu hengâmede elbisem bile yırtıldı.[Koyunların ağıla üşüşmesi gibi çevreme toplandılar.(8)

        Ama işi elime alınca bir bölük (Ayşa, Talha, Zübeyr ve yandaşları) hemen biatten döndü, ahdini bozdu. Başka bir bölük (Havariç/Hariciler) ok yaydan fırlar gibi fırladı, çıktı, öbürleri de (Muaviye ve yandaşları) zulme saptılar.

        Sanki onlar her türlü noksan sıfatlardan münezzeh olan Allah’ın “İşte ahiret yurdu; biz onu yeryüzünde yücelik ve bozgunculuk dilemeyenlere veririz ve Akıbet takva sahiplerinindir.” (Kasas, 83) buyurduğunu duymamışlardı!

        Evet, andolsun Allah’a elbette duydular ve anladılar da. Ama dünya gözlerine süslenmiş, bezenmiş bir şekilde göründü, onun bezentisi, süsü hoş geldi onlara.(9)

        Evet tohumu yarana ve insanı yaratana andolsun ki eğer bu topluluk biat için toplanmasa, yarenler tarafından hüccet ikame edilmeseydi ve Allah zalimlerin çatlayasıya doyarken, mazlumların açlıktan kırılmasına (mani olması) hususunda âlimlerden söz almasaydı hilafet devesinin yularını sırtına atar, terk ederdim. Hilafetin sonunu da ilk kâsesiyle suvarırdım (Daha önce peşinde koşmadığım gibi şimdi de peşinde koşmaz, onu hemen terk ederdim.) Sizler de biliyorsunuz ki şu dünyanızın değeri bir keçinin aksırığından daha değersizdir bence.”

        Denildiği üzere söz buraya gelince Irak halkından biri kalktı ve Hz. Ali’ye bir kâğıt sundu. Hz. Ali kâğıdı okumaya başladı. Okuyup bitirince İbni Abbas, “Ey Müminlerin Emiri! Sözüne kaldığın yerden devam etsen.” dedi. Hz. Ali şöyle buyurdu: “Ey İbn Abbas! Bu azdığında devenin boğazının altında oluşan şişiklikti ki geldi, sonra geri indi.”

        İbn Abbas, ‘Vallahi bu sözün istediği gibi bitiremeden yarım kalmasına üzüldüğüm gibi hiç bir şeye üzülmedim. Müminlerin Emiri ne olurdu dilediğini söyleseydi’ dedi.”

        Hutbenin Zaman ve Mekanı

        Hutbenin tarihi karinelerine bakılırsa İbn Abbas’ın Kufe’de olması hasebiyle İmam Ali (a.s) bu hutbeyi hicretin 38. Yılında veya 39. Yılının başlarında okumuştur.(2)

        Şeyh Mufid(3) ve Kutbuddin Ravendi(4) hutebinin “Rahbe”de okunduğunu söylemişlerdir. Her ne kadar Rahbe çeşitli yerlere sıdk etse de buradaki maksat genellikle İmam Ali’nin (a.s) hüküm verdiği ve halka vaaz okuduğu Kufe mescidinin avlusudur.

        Hutbenin Adlandırılması

        Hutbenin başında geçen “Vallahi lekad tekammesaha falan” cümlesindeki “mukammesa” kelimesinden ötürü hutbe bu adla adlandırılmıştır. Tekammes, yani “gömlek giyindi” anlamındadır, İmam Ali (a.s) hilafeti elbiseye (gömlek) benzetmiştir. Ebu Bekir, hakkı olmadığını bildiği halde onu giyinmiştir. Ancak bu hutbenin meşhur adı “Şıkşıkiyye”dir. Sebebine gelince İbn Abbas, İmam Ali’den hutbesine kaldığı yerden devam etmesini istediğinde, İmam Ali’nin ona: “Heyhate ya İbn Abbas! Tilke Şıkşikiyyetun Summe Kurret” demiştir, işte hutbe adını bu cümlede geçen şıkşıkiyye kelimesinden almıştır. Nitekim lügat bilginleri ve hutbeye şerh yazanların sözünden anlaşıldığı kadarıyla “şıkşıkiye” akciğer gibi devenin boğazında dönen sesle birlikte heyecan ve öfke anında ağzından çıkan ve sonra kendi yerinde sakinleşen şeye denir. Normal dönemlerde böyle bir durum yaşanmamaktadır. İmam Ali (a.s) burada kendi heyecanını deveninkine benzetmiştir. Sanki bir an kendisinden geçmiş ve bu hutbe bir alev gibi kalbinden diline dökülmüş ve şimdi artık normal haline döndüğünden artık hutbeye devam etmeyeceğini söylemektedir. Böylelikle, İmam Ali (a.s) bu hutbeyi rivayet eden İbn Abbas’a olumsuz yanıt vermektedir. Bundan dolayı İbn Abbas ‘vallahi bu sözün istediği gibi bitiremeden yarım kalmasına üzüldüğüm gibi hiç bir şeye üzülmedim’ demiştir.

        Şıkşıkıye Hutbesinin Seyyid Razi’den Önceki Senetleri

        Hutbede ilk üç halife açıkça eleştirildiği için bazı ehli sünnet âlimleri tarafından hutbenin senedine yönelik eleştiriler yapıldığı gibi aynı zamanda tüm Nehcü’l Belağa’nın senetleri hakkında ortaya attıkları iddiaların da ana nedenini yine bu hutbe oluşturmaktadır.(7) Ancak ortaya attıkları iddiaların tamamı yersiz ve anlamsızdır. Bu hutbe Nehcü’l Belaga’nın yazarı olan Seyyid Razi daha dünyaya gelmeden yıllar önce bulunmaktaydı ve senedi de İmam Ali’ye (aleyhi selam) kadar uzanmaktaydı. Allame Emini, el-Gadir kitabında Seyyid Razi’nin tariki dışında 28 tarikle bu hutbenin nakledildiğini ispat etmiştir.(8) “Pertovi Ez Nehcü’l Belağa” kitabında bu hutbe için 22 senet zikredilmiştir. Bunlardan 8 tanesi Şerif Razi’den önceye, 5 tanesi Şerif Razi’nin asrına ve 9 tanesi de Nehcü’l Belaga’dan sonra veya beşinci yüzyıla dayanmaktadır. Lakin Nehcü’l Belaga’dan bağımsız olarak yazılan kaynak veya kaynaklarda hutbenin bazı yerleri lügat açısından şahit ve tanık olarak edebi ve sözlük kitaplarında zikredilmiştir. Örneğin: İbn Esir’in en-Nihayet, Firuzabadi’nin Kamus, İbn Manzur’un Lisanu’l Arab ve Meydani’nin Mecmeu’l Emsal(10) kitapları gösterilebilir. Aşağıda bu hutbenin bazı senetlerine yer verilecektir:

        # İbn Ebi’l Hadid Mutezili (ö. 656), Şıkşıkiyye hutbesini şerh ettikten sonra şöyle demektedir:

        :“603 yılında şeyhim Musaddık Bin Şubeyyib Vasıti’nin şöyle dediğini duydum: ‘Bu hutbe’yi (Şıkşıkiye hutbesi), İbn Haşşab diye ünlü olan Abdullah bin Ahmed’e okudum… Sonra ona şöyle dedim: Bu hutbenin (Hz. Ali’ye olan) nispeti doğru mudur?’ Dedi ki: “Allah’a andolsun ki senin Musaddık olduğunu bildiğim gibi onun da (hutbenin) Hz. Ali’nin sözü olduğu biliyorum.” Sonra ona dedim ki: “İnsanlardan bir çoğu bu hutbenin Razi’nin (rahmetullahi Teâlâ aleyh) olduğunu söylemekte.” Dedi ki: “Razi ve ondan başkaları nere, bu konuşmanın üslubu nere? Biz Razi’nin Resail’ini gördük ve onun nesirdeki yöntem ve tarzını biliyoruz; o bu hutbeye iyilik ve kötülük katmamıştır.” Sonra şöyle dedi: “Allah’a andolsun ki bu hutbeyi Razi dünyaya gelmeden 200 yıl kadar önce yazılan kitaplarda gördüm ve yazarların hatlarını tanıyorum. Daha Razi’nin babası Ebu Ahmed dünyaya gelmeden önce hangi ulema ve edip tarafından yazıldığını biliyorum.[11]

        İbn Ebi’l Hadid devamında şöyle demektedir:

        “Ben bu hutbelerin bir çoğunu Bağdat’ın Mutezile imamı, şeyhimiz Ebu’l Kasım Belhi’nin yazılarında gördüm. O, Razi dünyaya gelmeden önce güçlü bir devlette yaşamaktaydı. Yine ayrıca onun bir çoğunu “el-İnsaf” adlı kitabıyla ünlü olan İmamiye mütekellimlerinden Ebu Cafer bin Kubbe’nin kitabında gördüm. Ebu Cafer, Şeyh Ebu’l Kasım Belhi’nin (rahmetullah Teâlâ) öğrencilerindendi. Daha Razi (rahmetullahi Teâlâ) dünyaya gelmeden önce dünyaya gözlerini yummuştu.”[12]

        # Seyyid Razi’den önce Şıkşıkiyye hutbesini eserlerinde senetli bir şekilde İmam Ali’den (aleyhi selam) nakleden alimlerden birisi de Şeyh Saduk’tur (ö. 381). Bir kere “İlelu’ş Şerai” kitabında(13) bir kere de “Maaniu’l Ahbar” kitabında(14) bu hutbeyi iki senetle nakletmekte ve hutbenin sonunda hutbedeki zor ve manası ağır olan kelimelerin açıklamasını yapmıştır.

        # Nehcü’l Belağa kitabının yazarı olan Seyyid Razi’nin üstadı Şeyh Müfid (ö. 413), bu hutbeyi “el-İrşad” kitabında nakletmekte ve hutbenin bir grup nakledicisinin hutbeyi çeşitli yollarla rivayet ettiklerini açıklamaktadır.(15) Yine Şeyh Müfid, “El-Meselatan fi’n Nası ale Ali (a.s)” kitabında bu hutbenin meşhur hutbelerden biri olduğunu yazmaktadır.(16) Bu da Şeyh Müfid’in asrında hutbenin senedi hakkında hiçbir kuşku olmadığını, bilakis tanınan ve bilinen bir hutbe olduğunu ortaya koymaktadır. Hakeza Şeyh Müfid, “el-Cumel” kitabında hutbenin hutbe hakkında konuşmaktan daha ünlü olduğunu belirtmektedir.(17)

        Hilafetin Gasp Edilmesi

        Hilafetin gasp edilmesi Şıkşıkiyye hutbesinde ele alınması ve İmam Ali’nin (a.s) halifeleri eleştirmesi, hutbenin inkar edilmesine neden olacak şaşkınlık uyandırıcı bir durum değildir, bilakis İmam Ali’nin bu hutbe dışındaki kelamında ve bazen de Şia dışındakilerin kelamında açıkça bu konu ortaya konulmuştur. Aşağıda konunun daha iyi aydınlanması için bazı örneklere değinilecektir.

        İmam Ali’nin Halifelere Karşı Şıkşıkiyye Hutbesi Dışındaki Tutumu

        Cahiz’in (ölümü, 255, yani daha Seyyid Razi dünyaya gelmeden ve Nehcü’l Belaga’yı kaleme almadan 150 yıl kadar önce) “el-Beyan ve’t Tibyan” kitabında Müminlerin Emiri Hz. Ali’den rivayet ederek naklettiği hutbede şöyle geçmektedir: “… O iki halife (Ebu Bekir ve Ömer) gittiler ve üçüncüsü (Osman) ayağa kalktı, karga gibi amacı işkembesi idi, ona yazıklar olsun, eğer iki kanadı kırılsa ve başı kopmuş olsaydı onun için daha hayırlıydı.”(18) İbn Ebi’l Hadid de bu hutbeyi Cahiz’den nakletmektedir.(19)

        İbn Abd Rabbeh (ö. 328) de Seyyid Razi’den önce yaşamış ve o da bu hutbeyi az bir farklılıkla “el-Akdur’l Ferid” kitabında getirmiştir.(20)

        Muaviye’nin Dilinden Ebu Bekir ve Ömer’in Hilafeti Gasp Edişleri

        Muaviye, Muhammed bin Ebu Bekir’e yazdığı mektubunda şöyle demektedir: “Peygamberin vefatından sonra ‘senin baban (yani Ebu Bekir) ve onun faruku (yani Ömer) onun (Hz. Ali’nin) hakkını yiyen ve hükümetleri boyunca ona muhalefet eden ilk kişilerdi. O ikisi (Ebu Bekir ve Ömer), bu işte müttehit olmuşlardı…”(21)

        Tercümeler

        Bu hutbe, Nehcü’l Belaga’nın tamamının tercümesi sırasında tercüme edildiği gibi aynı zamanda bağımsız olarak da tercüme edilerek basılmıştır. Onlardan bazıları şunlardır:

        # Şıkşıkıyye Hutbesinin Ali Ensari tarafından Farsça tercümesi, ş. 1354 yılında 14 sayfa olarak tercüme edilerek basılmıştır.(22)

        # Şıkşıkıyye hutbesinin tercümesi kaside şeklinde yazılarak Seyyid Muhammed Taki bin Emir Muhammed Mümin Hüseyni Kazvini tarafından 1270 yılında basılmıştır.(23)

        # Şıkşıkıyye hutbesinin Farsça tercümesi kimliği belirsiz biri tarafından (belki de tevasuzundan) yapılmıştır. Bu tercüme şu anda Astanı Kudsi Razavi’de mevcuttur.(24)

        Şerhleri

        # Tefsiriu’l Hutbetu’ş Şikşikiyye, Şerhu’l Hutbetu’ş Şikşikıyye, Arapça, Seyyid Murtaza, 436.(25) Şerif Murtaza’nın yazıldığı Resail kitabının mecmuasının 2. cildinde yer almaktadır.(26)

        # eş-Şıkşıkiyye, Dirasetu Mevzuiyye Li-Şahsiyat Tesaddet lil-Hilafeti’l İslamiyye, Abdurresul el-Gaffari.(27)

        # Ahi Suzan Ez Emiru’l Mümininin (a.s) (Şıkşıkıyye hutbesinin şerhi), Ali Asker Rızvani.(28)

        # Sayiban Siyah (İmam Ali’nin Şıkşıkiyye hutbesinin şerhi), Nadir Fazli.(29)

        # eş-Şezaratu’l Aleviyye fi Şerhi’l Hutbeti’ş Şikşikiyye lil-İmam Ali aleyhi selam, Ebu Zer el-Gaffari.(30)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye (hatlı nüsha).(31)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye (hatlı nüsha).(32)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Murtaza Kasımi Kaşani.(33)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye (hatlı nüsha).(34)

        # Hutbet Şıkşıkıyye ez Nehcü’l Belaga, tercüme ve şerh: Muhammed Bakır Reşad Zencani.(35)

        # Akide-i Şia der Hutbe-i Şıkşıkıyye, Muhammed Esedi Germarudi.(36)

        # el-Mesailu’t Tatbigiyye ale’l Hutbeti’ş Şıkşıkıyye, Ali Tebrizi.(37)

        # et-Tavzihatu’t Tahkikiye fi Şerhi’l Hutbeti’ş Şıkşıkıyye, Seyyid Ali Ekber b. Seyyi Muhammed b. Seyyid Dildar Ali, ö. 1326.(38)

        # Şerhi Hutbe-i Şıkşıkıyye, on birinci yüzyıl alimlerinden Molla İbrahim Gilani. Asli nüshası Kum’da bulunmaktadır.(39)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Mirza Ebu’l Maali Kelbasi, ö. 1315. (40)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Tacu’l Ulema Lekhenvi, ö. 1312. (41)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye Farsça, Seyyid Muhammed Taki Kazvini, ö. 1270.(42)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Arapça, Seyyid Cafer b. Sadık el-Abid.(43)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Seyyid Alaattin Gülistane, nüshası Necef’te Seyyid Muhammed Bakır Yezdi’nin yanında görülmüştür.(44)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Arapça, meşhur hatip: Seyyid Ali Haşimi.(45)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Şeyh Hadi Benani, müellif Şeyh Ensari’nin asrında yaşamıştır.(46)

        # Şerhi Hutbetu Şıkşıkiyye, Arapça, müellif tarafından yazılan şerhin nüshası İran ulusal kütüphanesinde mevcuttur.(37)

        # en-Nakdu’s Sedid Şerhi’l Hutbeti’ş Şikşıkiyye li-İbn Ebi Talip (a.s), Arapça, Şeyh Muhsin Kerim, iki cilt olarak Necef’te basılmıştır.(49)

        # Keşfu’s Sehab fi Şerhi’l Hutbeti’ş Şıkşıkıyye, Molla Habib İlahe Kaşani. Ö. 1340.(50)

        Dipnotlar

        1. Bkz. El-Gadîr, c. 7, ikinci basım, s. 82–85. El-Cemel, s. 62, Şeyh Müfid; Fihrist-i Neccaşi, s. 92; Fihrist-i İbn-i Nedim, s. 224; el-İnsaf fi’l-İmamet, İbn-i Kubbe-i Razi; Meani’l-Ehbar, Şeyh Saduk, s. 343; İlel’uş Şerayi, Şeyh Saduk, ; el-İkd’ul Ferid, c. 4, İbn-i Abdurabbih (Ö. H. 328); el-Muğni, Kadı Abdulcebbar (Ö. H. 415); Nesru’d-Durer; Nezhet’ul Edib, Vezir Ebu Said el-Abi (Ö. H. 422); Şafii, s. 203, Şerif Murtaza; Emali, Ebu’l-Feth Hilal bin Muhammed bin Cafer el-Heffar; Emali, Şeyh Taife et-Şeyh Tusi; Tezkiret’ul Havas, s. 133, Sibt bin Cevzi, (Ö. H. 654); Tuhef’ul Ukul, Harrani, s. 313; Şerh-u Hutbet’ut Şıkşıkiyye, Seyyid Murtaza Alem’ul Hüda, (Ö. H. 436); İfsah, s. 17, Şeyh Mufid; el-İhticac, s. 281, Tabersi; el-Mehasin, el-Barki; el-Musteksa, c. 1, s. 393, Zemahşeri; Mecma’ul Emsal, c. 1, s. 197, Meydaniyye (H. 518)
        2. A’şâ, Ebu Basir Meymûn b. Kays’tır. Cahiliyye şairlerinden olan, sesi de gayet güzel bulunan bu zat, İmriü’l Kays ve Nâbıga gibi ünlü şairlerden sayılmıştır. Asrı Saadete erişmiş, Hz. Resulü Ekrem’e (s.a.a) methiyeler yazmış; onları, huzurunda okumaya giderken Ebu Süyfan mâni olmuş, geri dönüşünde, Menfuha denen yerde deveden düşüp ölmüştür. Müminlerin Emiri Hz. Ali (a.s), bu beyti okuyarak Hz. Resulü Kibriya’ya (s.a.a) zamanındaki haliyle ondan sonraki haline işaret buyurmaktadır.
        3. Ebu Bekir’in biatten sonra “Bırakın beni, ben sizin en hayırlınız değilim” dediği rivayet edilmiştir. Bu sözü, “Sizin en hayırlınız olmadığım halde beni, başınıza getirdiniz; siz beni veliyy-i emr ettiniz” tarzında söylediği de rivayetler arasındadır (Muhammed Abduh Şerhi, s.32, 3. not). Hz. Ali’yi zorla Ebu Bekir’e götürdükleri zaman, Ömer, biat etmedikçe senden el çekmeyiz deyince Ömer’e, “İyi sağ bu sütü, yarısı senin olacak; bugün onun faydası için düzüp koştuğun bir iş yarın sana dönecek” dediği rivayet edilmiştir.
        4. Ömer’in, kafasına göre yaptığı içtihatlarına işarettir. Örneğin:
        • Tevbe Suresinin 60. âyeti kerimesinde zekâtın, yoksullara, hiçbir varlığı olmayanlara, zekât toplayan memurlara, müellefetü’l-kulûb’a (gönülleri Müslümanlığa malla, servetle ısındırılmak istenenlere), kölelere, tutsaklara, borçlulara, yolda kalmışlara, Allah yolunda savaşanlara verilmesi buyrulmuşken, Ebu Bekir’in zamanında Ömer, artık müellefetü’l kulûba vermeye lüzum kalmadı demiş, onlara zekât verdirmemişti.
        • Enfâl Suresinin 41. ayeti kerimesinde ganimetin beşte biri Allah yolunda sarf edilecek, Peygamber’e ve yakınlarına, yetimlerine, hiçbir şeyi olmayanlarına ve bu yolda savaşanlarına verilecekken bu payı kaldırmış;
        • Mâlik b. Nüveyre’yi, Müslüman olduğu halde öldürten ve şer’i süresini beklemeden zevcesini alan Halid b. Velid’i, evvelce onun şiddetle aleyhinde bulunduğu halde, kendi zamanında bağışlamış;
        • Hac’taki umreyi kaldırmış;
        • Yine Hac’taki nisa tavafını kaldırmış;
        • Müslim’in rivayetine göre kendi zamanında bile yapıla gelen muvakkat (Muta) nikâhı yasak etmişti.
        • Ezandan, “Hayye alâ hayr’il-amel/-/haydin en hayırlı işe” sözünü, halk ibadete koyulur da savaşı boşlar diye okutmamış,
        • Bir kerede üç talak vermeyi, kadın boşamaktan halkı çekindirmek için câiz görmüş;
        • sünnet ve Nafile namazlarda cemaat olmadığı halde teravih namazını cemaatle kıldırmış,
        • Su bulunmadığı vakit teyemmümle namaz kılınmamasını emretmiş,
        • Miras ve iddet meselelerinde içtihatlarda bulunmuştu.
        • Sabah ezanına “namaz uykudan hayırlıdır” sözünü katmıştı.
        Daha bu çeşit birçok içtihatları olmuştur. Bkz. Ali kuşçı’nın “Şerh-u Tecrid”inde, “imâmet” bahsinîn sonlarında; “En-Nass-u ve’l-İçtihâd”a, 1383–1943, s. 199–220). Mâlik’in “El-Muvatta”ı ve Zerkaanî’nin Şerhi, cüz’ 1, s.25.Abdül-Huseyn Ahmed’il-Emini’nin “El-Gadir-u fi’l-Kitâbı ve’s-Sünneti ve’l-Edeb”inin 7. Cüz, 2. basım, Tehran–1372, s.63–64.
        5. Yani, Ebu Bekir’in kendisi ne zaman kendisine denk tutulabilmiş ki şuradakiler denk tutulabilsin.
        6. Ömer yaralanınca vefat edeceğini anlayıp yanındakilereEbu Ubeyde sağ olsaydı onu halife yapardım; Huzeyfe’nin kölesi Salim sağ olsaydı bu işi ona verirdim demiş, sonraSa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman b. Avf, Talha, Zübeyr,Osman ve (Hz.) Ali’den meydana gelen bir şûra kurulmasını, şûraya Abdurrahman’ın riyaset etmesini söylemişti. Ancak bunlardan Sa’d İbn Ebu Vakkas’ı serttir, Abdurrahman b. Avf’ı da bu ümmetin Karûn’udur diye yermiştir. Talha’nın kibirli, Zübeyr’in pinti olduğunu, Osman’ın boyunu sevdiğini, Hz. Ali’nin de halifeliğe haris olduğunu iddia etmiştir. Sonra Suheyb’e, üç gün halka namaz kıldırmasını emretti. Ebu Talha’yı, elli kişiyle, şûra erkânının topladığı evi kuşatmaya memur edip bunların beşi birleşir, birisi ayrılırsa onun öldürülmesini, üçü birini üçü de başka birini tutarsa Abdurrahman’ın bulunduğu tarafın kabul edilmesini söyledi. Abdurrahman kendisini ve Sa’d İbn Ebu Vakkas’ı bu işten ayırdı. Sa’d ise ona; Osman sana biat ederse üçüncü biat eden ben olurum; fakat Osman’ı tayin edersen Ali tarafını tutarım dedi. Nihayet Abdurrahman, Hz. Ali’ye, ‘Ebubekir ve Ömer’in yolunu tutup tutmayacağını’ sordu. Hz. Ali, ‘ben Allah’ın kitabı, Peygamber’in sünneti üzere ve kendi içtihadımla hareket ederim’ cevabını vererek Ebu Bekir ve Ömer’in hilafetini tanımadığını ve onların yoluna uymayacağını açıkladı. Bunun üzerien Abdurrahman bin Afv aynı soruyu üç kere Osman’a sordu; Osman her üçüne de olumlu cevap verince ona biat etti.
        Bir Hatırlatma: Şûrada riyaset eden Abdurrahman’ın zevcesi ana tarafından Osman’ın kız kardeşiydi. Sa’d b. Ebi Vakkas, Abdurrahman’ın amcaoğullarındandı, ikisi de Zühre oğulları boyundandı; ayrıca Hz. Emir’le de arası açıktı. Sa’d’ın anası, Süfyan b. Ümeyye b. Abdüşşem’in kızıydı; Hz. Ali, bu boydan bir çoğunu savaşlarda öldürmüştü. Talha, Teyim boyundandı; bu boyun Hâşim oğullarıyla arası açıktı. Nitekim sonradan, Osman’ın kanını almak bahanesiyle isyanı da, gizlediği fikri açığa vurdu. Zübeyr, Ebu Bekir’in hilâfetinden beri Hz. Ali’ye taraftar görünmekteydi, fakat halifeliğe özendiği sonraki isyanıyla meydana çıktı. Şûradan sonra Mikdâd b. Esved’in, Abdurrahman’a, “andolsun Allah’a ki Ali’yi terk ettin, ama o, hak üzere hüküm veren ve gerçek olarak adalete riayet edenlerdendi” demiş ve “Kureyş’e bakıyorum, en doğru söyleyen, en gerçek olarak hükmeden kişiyi bırakıyor” sözlerini de sözüne eklemişti. Bkz. Muhammed Abduh Şerhi, s. 34–35, 1. not.
        7. Osman, Abdüşşems oğlu Ümeyye oğlu Ebi’l Âs’ın oğlu Affan’ın oğludur. Yetmiş beş, yetmiş altı, diğer rivayette seksen yahut seksen sekiz yıl yaşamış, hicretin yirmi dördüncü yılında halifelik makamına gelmiş, on iki yıldan on iki yahut sekiz gün eksik bir müddet hilafet makamında kalmış, hicretin otuz beşinci yılı zilhiccesinin on sekizinci günü öldürülmüştü.
        • Osman, ana tarafından kardeşi Velîd b. Ukbe’yi Kûfe’ye tayin etmiş, beytülmâlı, sıla-i rahîmde bulunuyorum diye Ümeyye oğullarına pay etmiş,
        • Hz Rasulü Kibriya’nın (s.a.a) Medîne’den sürdüğü Hakem’i ve oğlu Mervan’ı Medine’ye getirtmiş, kızını Mervan’a vermiş beytülmâlden ona yüz bin dirhem vermiş;
        • Hz. Fatıma (s.a) ve Ehlibeyte ait olan Fedek arazisiniMervan’a vermiş;
        • Hakem’e yüz bin, Abdullah b. Hâlid b. Üseyyid’e dört yüz bin dirhem ihsanda bulunmuş,
        • Diğer kızını Hâris b. Hakem’e verip ona da beytülmâldan yüz bin dirhem bağışlamıştır.
        • Ebu-Süfyân’a iki yüz bin dirhem vermiş,
        • Medine yaylaklarını Ümeyye oğullarının hayvanlarına tahsis edip Trablus’tan Tanca’ya dek bütün Afrika gelirini Abdullah b. Sa’d b. Ebi-Serh’a bağışlamıştır.
        • Velid b. Ukbe’nin, Kûfe’de beytülmâli istediği gibi harcaması, şarap içtiği sabit olduğu halde kendisine had vurulmaması,
        • Abdullah b. Mes’ud ve Ammâr’ın dövülmesi, bunlarla beraber Ebu Zer’in ve diğer birçok sahibinin sürülmesi,
        • Eşiyle cinsel ilişkiye girdiği halde kendisinden meni inzal olmadıkça gusül icap etmediği hakkındaki fetvası,
        • Ahkaf Suresinin 15. ayetinde hamilelik müddetiyle çocuğun sütten kesilmesinin otuz ay, Bakara Surenin 233. ayetinde süt verme müddetinin tamamının iki yıl olduğu bildirilmesine rağmen ve hamilelik müddetinin en azının altı ay olduğu anlaşıldığı halde evlendikten altı ay sonra çocuk doğuran bir kadını recmettirmesi,
        • Bayram namazını dört rekât kıldırması,
        • Seferde namazları seferi kılmayarak tam kılması,
        • Umreyi men etmesi,
        • Bayram hutbelerinin namazdan önce okunması;
        Osman’ın halifeliği döneminde yaptığı bu gibi dinde olmayan icraatler ashabın Osman’ın aleyhine dönmesine neden olmuştur. Başta Ayşe, Abdurrahman b. Avf, Talha ve Zübeyr olmak üzere bir çok kimse, şiddetle aleyhinde bulunmaya başladı. Sonunda isyan çıktı ve Osman öldürüldü. Osman’ın icraatı ve içtihatları için Şeyh Zebihullâh Mahallâti’nin, ana kaynaklara dayanarak meydana getirdiği “Keşfü’l-bunyân der zindegânî-î Cenâb-ı Osmân b. Affân” adlı kitabına bakınız, Tahran 1382, s. 430.
        8. Hz. Ali (a.s) burada Osman’ın öldürülmesinden sonra kendisine biat etmek hususunda halkın tehacümünü anlatıyor.
        9. Biatten dönenlere “Nâkisin” denmiştir. Bu sözde, Fetih suresinin “Şüphe yok ki seninle biatleşenler, ancak Allah’la biatleşmişlerdir; Allah’ın (kudret) eli, onların ellerinin üstündedir; artık kim dönerse zararı kendi nefsinedir ve kim Allah’la ahitleştiği şeyde durursa ona, yakında büyük bir ecir vardır” mealindeki 10. ayetine işaret vardır. “Ok yaydan fırlar gibi fırlayanlar” “Mârıkin” diye anılırlar; “İtâatten çıkanlar”, “Kaasitin” diye anılmıştır. Kur’an-ı Mecid’in 72. sûresinin (Cinn), “Ve gerçekten de bizden, Müslüman olanlar da var, doğruluk yoluna itaatten sapıp zulmedenler de; artık kimler Müslüman olurlarsa onlardır doğruluk yolunu arayıp bulanlar. Fakat gerçekten sapıp zulmedenlere gelince, onlar da cehenneme odun olurlar” mealindeki 14–15. ayeti kerimelerinde “İtaatten çıkanlar, sapıp zulmedenler”, “Kaasitin” diye anılmışlardır. “Müstedrek’üs-Sahihayn”de, Ömer’in zamanında, Ebû Eyyüb Ensâri’nin (r.a), Rasûlullah (s.a.a) Ali b. Ebû Tâlib’e Nâkisin Kaasitûn ve Mârikin ile savaşmasını buyurdu” dediği rivayet edilmiştir. Buna dair “Müstedrek”te, “Tarihu Bağdad”da, “Üsd’ül Gaabe”de, Suyûti’nin “Dürr’ül-Mensûr’unda, Kenz’ül-Ummâl’de Mecma’uz-Zevâid’de, bundan başka daha on sekiz hadis vardır. “Kaasıtûn” Muâviye ve ona uyanlardır Bkz. Fedâilü’l-Hamse, 2, s. 358–363.
        10. Talakani, Pertevi Ez Nehcü’l Belaga, s. 128.
        11. Müfid, el-İrşad, c. 1, s. 287.
        12. Er-Ravendi, Minhacu’l Beraet fi Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 133.
        13. Medeni, et-Terazu’l Evvel, c. 2, s. 61.
        14. Mutrizi, el-Mağrib, c. 1, s. 324.
        15. El-Hüseyni el-Hatib, Mesadiru Nehcü’l Belaga ve Esaniduhu, c. 1, s. 336.
        16. El-Emini, el-Gadir, c. 7, s. 109 – 115.
        17. Bkz. Talakani, Pertevi Ez Nehcü’l Belaga, s. 124- 128.
        18. Talakani, Pertevi Ez Nehcü’l Belaga, s. 128.
        19. İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 205.
        20. İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 205- 206.
        21. Saduk, İlelu’ş Şerai, c. 1, s. 150.
        22. Saduk, Maaniu’l Ahbar, s. 361.
        23. Müfid, el-İrşad, s. 287.
        24. El-Müfid, el-Meselatani fi’n Nasi ale Ali (a.s), s. 28.
        25. El-Müfid, el-Cümel, s. 62.
        26. Cahiz, el-Beyan ve’t Tibyan, s. 238.
        27. İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, s. 276.
        28. İbn Abd Rabbeh, el-Akdu’l Ferid, c. 4, s. 157.
        29. El-Mesudi, Murucu’z Zeheb ve Maadinu’l Cevher, c. 3, s. 12-13.
        30. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 13.
        31. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 13.
        32. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 13.
        33. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 21.
        34. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/531991
        35. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/28ff1ii099
        36. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2000653
        37. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/593117
        38. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2620809
        39. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/807165
        40. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/807300
        41. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/577339
        42. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/1804ff1ii2
        43. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2994093
        44. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/771346
        45. http://opac.nlai.ir/opac-prod/bibliographic/2091715
        46. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 22-23.
        47. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
        48. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
        49. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
        50. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
        51. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32.
        52. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 32-33.
        53. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
        54. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
        55. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
        56. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 33.
        57. Üstadi, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, s. 55.

        Bibliyografi

        • Nehcü’l Belaga, tercüme: Seyyid Cafer Şehidi, Tahran, İlmi ve Ferhengi, ş. 1377.
        • Nehcü’l Belaga, tercüme: Abdul Muhammed Ayeti, defteri neşri Ferhengi İslami, ş. 1377 (Nüshası, Ehlibeyt kütüphanesinin bastığı CD’de mevcuttur. İkinci nüsha)
        • İbn Ebi’l Hadid, Şerhi Nehcü’l Belaga, c. 1, tahkik: Muhammed Ebu’l Fazl İbrahim, Daru İhyau’l Kutubu’l Arabi, İsa el-Bani el-Halebi ve Şureka, m. 1959.
        • Üstadi, Rıza, Kitabnamei Nehcü’l Belaga, Tahra, Bonyadı Nehcü’l Belaga, ş. 1359.
        • el-Hüseyni el-Hatib, es-Seyyid Abdu’z Zehra, Mesadir Nehcü’l Belaga ve Esaniduhu, c. 1, Beyrut, Daru’z Zehra, m. 1988.
        • el-Cahiz, el-Beyan ve’t Tibyan, Mısır, el-Mektebetu’t Ticariye el-Kubra Li-Sahibiha Mustafa Muhammed, m. 1936 (Nüshası, Ehlibeyt kütüphanesinin bastığı CD’de mevcuttur. İkinci nüsha)
        • el-Emini, Abdul Hüseyin, el-Gadir fi’l Kitabi ve’s Sünnet ve’l Edeb, Kum, Merkez el-Gadir li-Dirasati’l İslamiye, m. 1995.
        • İbn Abd Rabbeh, Ahmed b. Muhammed, el-Akdu’l Ferid, tahkik: Müfid Muhammed Kamihe, Beyrut, daru’l ilmiye.
        • Ravendi, Kutbuddin, Minhacu’l Beraet fi şerhi Nehcü’l Belaga, tahkik: Seyyid Abdu’l Latif el-Kuhkemeri, Kum, mektebetu Ayetullah el-Meraşi, 1406.
        • Saduk, İlelu’ş Şerai, c. 1, Necef, Menşurat el-Mektebetu’l Haydariye ve Matbaatuha, m. 1966.
        • Saduk, Maani’l Ahbar, tashih ve tahkik: Ali Ekber Gaffari, Kum, müessese en-Neşru’l İslami, Camiu Müderrisin, . 1338.
        • Talakani, Mahmud, Pertovi Ez Nehcü’l Belaga, müsehhih: Seyyid Muhammed Mehdi Caferi, Tahran, çap ve intişar Vezaret Ferheng ve İrşad İslami, 1374.
        • el-Mesudi, Murucu’z Zeheb ve Meadinu’l Cevher, Kum, Daru’l Hicret, m. 1984.
        • Medeni, Ali Han bin Ahmed, Et-Tarazu’l Evvel, Meşhed, müessese Alulbeyt aleyhimu’s selam, li-İhyau’t Turas, ş. 1384.
        • Mutrizi, Nasır b. Abdu’s Seyyid, el-Mağrib, muhakkik ve musahhih: Fahuri, Mahmud, Muhtar Abdulhamdi, Halep, m. 1979.
        • Müfid, el-İrşad, Kum, Müessese Alulebeyt li-Tahkiku’t Turas, m. 1993.
        • Müfid, el-Meselatani fi’n Nası ale Ali (a.s), tahkik: Muhammed Rıza Ensari, c. 2, Beyrut, m. 1993.
        • Müfid, el-Cümel, Mektebetu’d Daveri.