Hz. İmam Muhammed Taki’nin (as) Hayatı

Yazar: beytül ahzan Tarih: 9 Aralık 2009 7.7K kez okundu Ehlibeyt Yorum Yok


Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hicret’in 195. yılında Recep ayının 10. gününde Medine-i Münevvere’de dünyaya gelmişlerdir. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, babaları Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ Hak’ka kavuştuklarında 8 yaşlarında idi. Anneleri Sebike hanımdır.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın künyeleri “Ebû Câfer”dir. En meşhur lâkapları “Cevâd” ve “Takıy”dir. “İmâm Muhammed’ül Cevâd” yahut “İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd” diye de anılırlar.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın 4 oğlu 4 de kızı olmak üzere 8 evlâdı olmuştur. Soyları, Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî ve Mûsâ-i Mubarka’dan yürümüştür. Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’dan sonra imâmet, oğulları Hz.İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd’a intikal etmiş, Allah-ü Taâlâ; Hz.Yahyâ’ya, Hz.Îsâ’ya nasıl çocukluklarında Peygamberlik ihsân etmişse Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’a da küçük yaşta ümmetin imâmetini ihsân eylemiştir.

«Kitâb’ül-Mesâil» gibi telifleri bulunan Ahmet bin Muhammed-i Bezanti, İbn’ün-Necâşî’nin kendisine; “Sahibinden (kendisine uyduğun, sohbetinde bulunduğun zâttan) sor; ondan sonra imâm kimdir” dediğini, Ahmet bin Muhammed-i Bezanti’nin; “Bunu bende bilmek istiyorum” deyip, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’dan sorduğunu, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’nın “Oğlum’dur” buyurduklarını, o vakit henüz oğulları bulunmadığını, bunu da; “Nasıl oğlumdur diyor, oysa ki henüz oğlu yok diyebilen kimdir ki” sözüyle açıklayıp bir oğulları olacağını bildirdiklerini, az bir müddet sonra İmâm Ebû Cafer Muhammed’in doğduklarını bildiriyor.

Yine naklederler ki; birisi Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya sordu:
“Sen, nasıl imâm olabilirsin ki oğlun yok” dedi.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ:
“Olmayacağını nasıl biliyorsun? Birkaç gün sonra Allah bana öyle bir oğul ihsân edecek ki; gerçekle bâtılın arasını, onunla ayıracak” buyurdular.

Muhammed bin Sinan der ki:
“Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, Irak’a hareketlerinden önce kendileriyle buluştum; oğulları Ali’de yanlarındaydı.”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım bana baktılar da;
“Yâ Muhammed” dediler; “Sakın daralma, bu yıl öyle bir olay meydana gelecek ki!”
Ben, bu söz üzerine;

“Allah, beni sana fedâ etsin” dedim; “Beni derde attın.”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:
“Sabret” buyurdular. Abbas oğullarından Mehdî’yi kasdederek; “Bu azgına dayan; o bana kötülük edemeyecek, ondan sonraki de (Mehdî’nin oğlu Mûsâ’da) öyle.”
Ben; “Peki” dedim; “Allah beni sana fedâ etsin, sonra ne olacak?”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım buyurdular ki:

“Allah, zalimleri sapıklıklarına terk edecek ve dilediğini yapacak.”
Ben; “Neler olacağını” sorunca da; Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım, oğulları Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı kastederek;
“Benden sonra kim bu oğluma zulmeder, imâmetini inkâr eylerse bu hususta ısrarda bulunursa, Resûlullah’tan sonra Ebû Tâlib oğlu Ali’nin imâmetini inkâr etmiş, ona zulmetmeye râzı olmuş gibidir” buyurdular.
Ben; “Allah ömür verirse” dedim; “Onun hakkını teslim eder, imâmetini ikrâr eylerim.”
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:
“Doğru dedin yâ Muhammed” buyurdular;“Allah ömrünü uzatır; onun hakkını teslim edersin, ondan sonrakinin imâmetini de ikrâr eylersin.”
Ondan sonra; “İmâm kim?” diye sordum.
Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım:
“Ondan sonra imâm, oğlu Muhammed” buyurdular.
Ben; “Razı oldum, teslim oldum” dedim.

Safvan bin Yahyâ, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’ya diyor ki;
“Allah sana oğlun Muhammed Cevâd’ı vermeden önce, bir oğlun olmasını Allah’tan dilemedeydin. Allah ihsân etti gözlerimiz aydınlandı. Allah yokluğunu göstermesin; fakat sana bir hâl olursa kime başvuralım, kime uyalım” dedim.
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ, elleriyle oğlu Muhammed Cevâd’ı göstererek; “Buna” buyurdular.
Ben; “Sana fedâ olayım” dedim; “Bu daha 3 yaşında bir çocuk.”
Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ buyurdular ki:
“Bunun ne zararı var? Hz.Îsâ, Peygamber olduğu zaman 3 yaşında da değildi.”

Hicret’in 204. yılında Halîfe Me’mûn Bağdat’a gitti. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd bu sırada Medine’deydiler. Hz.İmâm Hicri 211. yılına kadar da Medine’de kaldılar. O yıl halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı Bağdat’a çağırttı. Hz.İmâm o sırada 15-16 yaşlarındaydı. Me’mûn, Hz.İmâm Aliyy’ür Rızâ’yı kendisine dâmâd ettiği gibi, öbür kızını da Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’a vererek onu da kendisine dâmâd edinmek istiyordu. Halîfe Me’mun’un bu niyeti halk tarafından duyulmuş, Abbas oğulları taraftarlarınca hoşnutsuzlukla karşılanmıştı.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd; Bağdat’da devlet erkânı, bilginler ve halk tarafından büyük bir törenle karşılandılar. Kendilerine hazırlanan eve yerleştirildiler.

Sâmırâ Kadısı olan ve kadıların kadısı, en büyük rütbeli kadı pâyesine erişmiş bulunan Yahyâ bin Ekrem; Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın yaşına bakarak bilgisini, yaşıyla ölçmek gafletinde bulunuyordu. Bu yüzden de Hz.İmâm’a gösterilen saygıyı fazla bulmakta, halk içinde bilgisizliğini meydana koymak için fırsat aramakdaydı.

Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, Halîfe Me’mûn’a; bilginlerin bulunduğu bir mecliste Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın bilgisinden faydalanmak istediğini arz etti. Me’mûn da bu dileği memnunlukla kabul etti. Bilginlere haber salındı. Kararlaştırılan gün ve vakitte hepside bir yere toplandı. Hz.İmâm da orayı şereflendirdiler.

Tanışılıp, görüşüldükten sonra Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’tan; “Hac töreninde İhrâma bürünmüş kişinin avlanmasındaki şer’i hükmü” sordu.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd:
“Önce ihrâmda bulunan kişiyi ve kastını bilmek gerek. Erkek mi, kadın mı; avlanılması helâl olan yerde mi avlandı, haram olan yerde mi; kendisi hür mü, köle mi; küçük mü, büyük mü;avlanmanın haram olduğunu biliyor muydu, bilmiyor muydu; avlanmasında kasıt var mı, yoksa bu iş rastgele mi oldu; onun ilk suçu mu, yoksa bu suçu defalarca işledi mi; pişman olmuş mu, suçunda ısrar ediyor mu; gece mi avlandı, gündüz mü; ihrâma umre için mi girmiş, hac için mi; sonra avlandığı hayvana da bakmak gerek; uçan kuş mu, dört ayaklı hayvanlardan mı; küçük mü, büyük mü; ona göre hükmedilir” buyurdular.

Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, bu sözler karşısında şaşırıp kaldı. Halîfe Me’mûn; “İnkâr ettiğiniz kişiyi gördünüz mü?” dedi ve Hz.İmâm’ın bu soruyu cevaplandırmalarını, ayrıntılı hükümleri bildirmelerini diledi.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd buyurdular ki:
“İhrâma bürünmüş kişi, avlanmanın helâl olduğu yerde avlanmışsa o av da uçan bir hayvansa, bir kuşsa, büyücekse, avlanana keffâre vâcibtir. Allah rızâsı için bir koyun kurban eder. Avlanmanın haram olduğu yerde avlanmışsa iki koyun kurban etmesi gerektir. Helâl olan yerde küçük bir kuş avlandıysa, suçunun keffâresi, yeni sütten kesilmiş kuzudur. Haremde avlanmışsa o kuzuyu kurban etmekle beraber, bir de avlandığı hayvanın değerini vermesi gerek.

Hayvan ehil değilse, mesela yaban eşeğiyse, keffâresi inektir, deve kuşuysa bir deve kurban eder. Bir ceylanı avlamışsa karşılığında bir koyun kurban etmesi gerekir; haremde avlanmışsa keffâresi iki kattır; iki inek, iki deve, iki koyun kurban eder. Bu suçu işleyen Hac için ihrâma girmişse kurbanlarını Minâ’da, umre için girmişse Mekke’de keser. Bütün bunlarda avlananın, meseleyi bilmesi, bilmemesi aynıdır. Ama bu işi bilerek yapmışsa, yani bu suçu inâdına işlemişse, keffâresini yerine getirmekle beraber yinede suçlu kalır; yanılarak işlemişse keffâreyle suçtan kurtulur. Hür olanın kendisi keffâreyi yerine getirir; kulun keffâriyesiyse sahibine aittir. Suçu işleyen, çocuksa, uhdesine keffâre düşmez. İhrâmdayken bu suçu işleyen tövbe ederse, âhiret azâbından kurtulmuş olur; ama suçunda ısrâr ederse âhiret azâbına uğrar.”

Halîfe Me’mûn, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın bu izâhına karşılık;
“Ne de güzel anlattın ey Ebû Câfer, Allah sana hayırlar versin. Şimdi Yahyâ’nın sana sorduğu gibi sende ona birşey sor” dedi.
Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem:
“Evet” dedi; “Sana fedâ olayım, bilirsem cevap veririm, bilmezsem faydalanmış olurum.”
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd bir soru sordu. Sâmırâ Kadısı Yahyâ bin Ekrem, cevaptan aciz kaldı; “Vallâhi bu soruya cevap veremeyeceğim. Lûtfeder, söylersen faydalanırız.”
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, sorduğu sorunun cevâbını geniş bir şekilde açıkladı. Bunun üzerine Me’mûn meclistekilere;
“İçinizde” dedi; “Bu meseleye, bu şekilde cevap verecek yahut önceki soruyu o tarzda cevaplandıracak birisi var mı? ”
Meclistekiler; “Vallâhi yok” dediler.
Halîfe Me’mûn; “Yâ” dedi; “İşte bu «Ehl-i Beyt», halktan böyle üstün olmuştur; gördünüz işte, bunların yaşları küçük olsa bile, bu olgunluklarına engel olamıyor” demiştir.

Me’mûn, kızı Ümm’ül-Fazl’ı, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’a vermiş muhteşem bir düğün yapılmıştı. Me’mûn Hicri 218. yılında öldü. Me’mûn öldüğünde 48 yaşındaydı. 25 yıl, 5 ay, 13 gün saltanat sürdü. Yerine kardeşi Muhammed Mu’tasım halîfe oldu.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Ümm’ül-Fazl’ı aldıktan sonra onunla Medine’ye döndüler. Hicri 220. yılına kadar Medine-i Münevvere’de kaldılar. Halîfe Mu’tasım, Hicri 219. yılı sonlarında Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı Bağdat’a davet etti. Bağdat’a giderlerken kendilerine sorulan;
“Fedâ olayım sana, korkuyorum birşey olursa senden sonra imâm kimdir?” dediklerinde; “Oğlum Ali imâm’dır” buyurdular.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hicri 220. yılında Bağdat’a vardılar. O yılın sonlarına kadar Bağdat’ta kaldılar. Fakat halîfe Mu’tasım’ın, yanına gidip gelmeleri pek olmuyordu.

Uzun yıllar Bağdat’da kadılıkta bulunan Ebi Davud, bir gün Halîfe Mu’tasım’ın yanında, hırsızlık eden ve suçunu itiraf eyleyen bir kişinin sağ elinin bilekten kesilmesi gerektiği hakkında fetvâ vermiş, mecliste bulunanların bir kısmı bu fetvâyı yerinde bulmuşlardı. Bir bölüğüyse hırsızın elinin dirsekten kesilmesi gerektiğini ve abdest âyetinde; “Dirseklerinize kadar ellerinizi yıkayın”(Mâide 6. âyet) buyrulduğunu, fetvâlarına delil getirdiler.

Bunun üzerine Mu’tasım, mecliste bulunan Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’a;
Yâ Ebû Cafer, sen ne dersin” diye sordu.
Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd cevap vermek istemedilerse de ısrar üzerine;
“Secde yedi uzvun yere konmasıyladır; Alın, ellerin avuçları, dizler ve ayak parmakları. Allah, Kur’ân-ı Kerîm’de; “Secde yerleri Allah’a mahsustur” (Cin 18. âyet ) buyuruyor. Allah’ın olan uzuv kesilemez. Hırsızın elinin parmakları, eklerinden kesilir, avucu bırakılır.” buyurdular.

Halîfe Mu’tasım bu îzâha şaşıp kaldı ve Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ın buyruğuna uyulmasını emretti. Halkın içinde, fetvâsına uyulmayan, Kadı Ebi Davud pek üzüldü; sonradan bunu arkadaşı Zurkan’a anlattı; “Hatta keşke ölseydim de, böyle bu günü görmeseydim” dedi.

Zurkan, birkaç gün sonra halîfe Mu’tasım’ın yanına gitti ve şöyle dedi:
“Mü’minler emirine öğüt bana vâcibtir; huzûrunda fıkıh bilginleri, vezirler, hükümetin ileri gelenleri varken onların yanında, senin hükmünle kadılık mesnedinde bulunan bir kişinin fetvâsına uymayıp, imâmet davasıyla ümmeti bölen birisinin fetvâsına uyman doğru olmasa gerek; sonra senin hükmünle iş başında olanlar, hükümlerini nasıl yürütebilirler.”

Halîfe Mu’tasım, bu sözleri duyunca pek sıkıldı;
“Öğüdünden dolayı Allah sana hayırlar versin” dedi ve konuşmadan dört gün sonra Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı çağırttı, yemek getirtti. Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, yemeği yediler ve zehirli olduğunu anladılar; hemen kalktılar. Oturmasını dileyen Mu’tasım’a, Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd;“Senin yanından çıkıp gitmem, sana daha hayırlıdır” buyurdular. Kaldıkları yere gittiler ve Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd o gece Hak’ka kavuşmuşlardır.

Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd, Hak’ka kavuştuklarında, Hicri 220. yılı (Milâdi 835) Zilkade ayının son günüydü. Ömürlerinin müddeti 25 yaşlarında idi.

Bir rivâyete göre de Hz.İmâm Muhammed’ül Cevâd’ı, Abbas oğulları taraftarları eşini kandırarak zehirletmişlerdir.

Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd’ın cenazesinde mübarek naaşları halka gösterilerek, ecelleriyle vefât ettikleri ispat edilmek istenmiştir ki, bu zehirlettirilerek şehit edildiklerini göstermektedir sanırız. Bu âdet Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’dan itibaren Abbas oğullarınca rivâyet edilen bir âdet olmuştur.
Hz.İmâm Muhammed’üt Takiyy’ül Cevâd, babaları ve ataları vasıtasıyla Hz.Peygamber’den ve Hz.Emîr’ül-mü’minîn’den rivâyetlerde bulunmuşlar, kendilerinden de birçok kişiler rivâyet etmişlerdir.

Hz.İmâm Muhammed’ül Takiyy’ül Cevâd, ataları Hz.İmâm Mûsâ-i Kâzım’ın yanına defnedilmişlerdir. Türbeleri Kâzımiyye-Bağdat’dadır.

Kendilerinden sonra imâmet, oğlu Hz.İmâm Aliyy’ün Nakî’ye intikal etmiştir.
En doğrusunu Allah bilir.

Vecîzelerinin Bir Kısmı

Bir kimse senin hislerine ve düşüncelerine uyup da öyle konuşur, doğru yolu sana göstermezse, o kimse sana düşmanlık ediyor demektir.

Bir kimsenin Allah ile arasında ne olduğunu bilmeden, o kimseye körü körüne düşman olma. O iyi bir kişi ise, zaten sana kötülük etmez. Kötü ise, sadece onun kötü olduğunu bilmen sana yeter.
Bir sözü dinleyen, ona göre davranan, o söze kulluk ediyor demektir. Sözü söyleyen Allah’tan bahsediyorsa, dinleyen Allah’a kulluk eder, şeytandan bahsediliyorsa, şeytana kulluk eder.

Eğer kişiye kalben düşman isen, o kişiye hiçbir şekilde kendisinin dostu imişsin gibi görünme!
Halkla iyi geçinmeyi bırakan, halkla ilgisini kesen bir kimse, istemediği şeye yaklaşmış olur.
Kendi hevâ ve hevesine uyan bir insan, düşmanına dilediği şeyi vermiş demektir.
Kötü kişi ile düşüp kalkmaktan, görüşmekten çekin! Çünkü o, sıyrılmış kılıca benzer. Görünüşü güzeldir; fakat işi çirkindir.

Yeter derecede bilgisi olmadan bir işe girişen, o işi düzene sokmaz da bir kat daha bozar.
Zaman giderken, her şeyi yıkar da öyle gider.


Yorum Bırak