Hz. İmam Musa Kazım’ın (as) Doğumu

Yazar: beytül ahzan Tarih: 2 Aralık 2009 2.7K kez okundu Ehlibeyt Yorum Yok


Ebvâ köyü[1] o gün[2] sanki daha farklı ışıldıyordu; güneşin ışığı uzun hurma ağaçlarını beline kadar altın renge bürümüş ve çamurdan yapılmış köy evlerinin damlarına uzun gölgeler düşürmüştü…
Çobanların önünde çöle gitmeye hazır olan develerle koyunların sesi kalplere sabah neşesinin tohumlarını ekiyor ve kulağı yaşam sesiyle dolduruyordu…

Köyün kenarında ve kadınların sakin berraklığından su aldıkları bir gölcük; şimdi ruhları okşayan hafif bir rüzgar dalgalanarak geçip gidiyor ve birkaç kırlangıç neşeli ve aceleci bir halle onun üzerinde sağa-sola uçuyor ve arada bir sanki Fil Yılı’nın pişirilmiş-sertleştirilmiş taşlarının sıcaklığından[3] hala sıcak olan göğüslerini suya vuruyorlardı… Biraz ötede, bir tek hurma ağacı, yüksek ve yeşil şemsiyesini bir mezarın üzerine açmış ve sabahın o vaktinde bir kadın, o mezarın üzerine eğilmiş saygı ve haşmetle onun toprağını öpüyor, yavaş yavaş ağlıyor… ve dudak altından bir şeyler söylüyordu. Hafif rüzgarın getirdiği sözlerinden sanki şu cümleler duyuluyordu:

– Selam sana , ey Amene! Ey Peygamber’in değerli annesi… Allah, doğum yerinden uzak bir noktada can veren sana rahmet etsin …
Şimdi, ben, senin gelinin Hamide, senin evladının soyundan bir bebek taşımaktayım rahmimde ve Pazartesi akşamından beri çektiğim acıdan dolayı öyle sanıyorum ki, bu mübarek bebeği bu köyde ve senin mezarının yanıbaşında dünyaya getireceğimi…
Ah, ey bu toprakta yatan yüce kadın; kocam bana bu bebeğimin senin oğlun olan Peygamber-i Ekrem’in yedinci halifesi olacağını buyurdu…

Efendim! Allah’tan bebeğimi sağ-salim dünyaya getirmemi isteyin… Sabah güneşi, o mezarın baş tarafında yeşeren tek hurma ağacının dallarının üzerinden süzülerek yere düşmüştü…

Hamide, ağır ve ihtişamla ayağa kalktı; elbisesinin mezarın toprağından tozlanan bölümünü çırpıp temizledi; bir elini karnının üzerine bırakarak hamile kadınlar gibi ihtiyatla ağır ağır köye doğru yola koyuldu…

Bir süre sonra, güneşin iyice yükseldiği, köy güvercinlerinin Ebvâ köyünün saf semasında, onun nur çeşmesinde kanatlarını yıkadıkları bir anda sevinç ve mutluluk sesleri köyden gökyüzüne yükseldi… Gölcüğün kıyısından, köy sokaklarından bazı kadınların sevinç ve mutluluk içerisinde sağa-sola kaçıştıklarını görüyor gibiydim…

Ah; o sırada iki kadın o aceleci halleriyle ellerindeki iki büyük su testisiyle su almak için gölcüğe doğru geliyorlardı…
Yeni haberleri öğrenmek için onların konuşmalarına kulak verdim:
– Bacım! Diyorlar ki, İmam Sadık (a.s) çocuğu dünyaya geldiği zaman buyurmuş ki: “Benden sonraki imam ve Allah kullarının en hayırlısı dünyaya geldi…”[4]

– Adını ne koymuşlar, biliyor musun?
– Hatta, daha dünyaya gelmeden adını “Musa” bırakmışlardı.

O sırada gözüm, elimde olmaksızın, gölcüğün ötesinde, çölde, o köyde olup bitenlerden habersizi elindeki sopayla koyunlarını güden bir çobana takıldı…
Bir an aklımdan çobanın Musa ve orasının da Sina çölü olduğu geçti de içimden, “Yeni dünyaya gelen bu Musa zamanın hangi firavununa karşı dünyaya gelmiştir…?!” dedim.

_________________

[1] – Bu köy, Medine’yle Mekke arasında yer almıştır.
[2] – Hicri-kameri 128 yılı, Safer ayının yedinci gününün sabahı.
[3] – Fil Suresi’ne işarettir: Onların üzerine ebabil (sürü sürü) kuşları gönderdi; ayaklarında pişirilmiş-sertleştirilmiş balçık taşları vardı.
[4] – Kâfî, c. 1, s. 476.

Yorum Bırak