Hz. Muhamed’in (saa) Hayatının Son Demleri

Medine’yi baştanbaşa bir ıstırap ve korkulu bir heyecan kaplamıştı. Hz. Peygamber’in (saa) ashabı, durumu yakından izlemek için, yaşlı gözler ve hüzünlü kalplerle evinin etrafını almışlardı. Evden gelen haberler, Hz. Peygamber’in (saa) durumunun ağır olduğu yönündeydi. Haberler, onun iyileşmesi yönündeki umutları yıkıyor ve ömürlerinden kısa bir müddet kaldığını, daha açık bir ifadeyle artık hayatının son demlerini yaşadığını anlatıyordu.

Ashaptan bir grup, eşsiz rehberlerini yakından görmek, ziyaret etmek istiyorlardı. Ancak durumu, yattığı odaya ehlibeyti dışında kimsenin girip-çıkmasına müsaade etmiyordu.

Hz. Peygamber’in (saa) tek yadigarı olan değerli kızı Hz. Fatıma (sa), babasının yatağının yanında oturmuş, nurlu yüzüne bakmaktaydı. O, babasının alnında ve yüzünde tomurcuklanan ölüm terlerini müşahede ediyordu.

Hz. Zehra (sa), kalbi sıkışmış, nefesi boğazına tıkanmış ve gözleri yaşlı bir halde, Ebu Talib’in Hz. Peygamber (saa) hakkında söylemiş olduğu şiiri terennüm ediyor ve şöyle diyordu:

“ Nurlu bir yüz ki, onun hürmetine buluttan yağmur talep edilmektedir.

Bir şahsiyet ki, yetimlerin sığınağı ve dul kadınların bekçisidir.”

Bu sırada Hz. Peygamber (saa), gözlerini açıverdi ve yavaşça kızına şöyle diyordu:

Bu Ebu Talib’in benim hakkımda okuduğu şiirdir. Onun yerine şu ayeti okuman daha uygun olur:

“Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah’a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.” [1]

Hz. Peygamber (saa) Kızıyla Konuşuyor

Büyük şahsiyetlerin genel olarak iş yoğunluğu ve fikir karmaşası nedeniyle kendi çocuklarına karşı ilgisiz kaldıkları, duygularının daha sönük olduğu tecrübeyle sabit olmuştur. Büyük hedefler ve dünya çapında endişeler onları öylesine kendisiyle meşgul ediyor ki, artık kendi aileleri ve çocuklarıyla ilgilenme fırsatı bulamıyorlar. Ancak yüce manevî şahsiyetlerin, en büyük hedefler ve dünya çapındaki ideallerine ve her geçen gün meşgalelerinin artmasına rağmen, sahip oldukları büyük ve geniş ruhları sayesinde, bir tarafla meşgul olmaları, diğer tarafı unutmalarına neden olmuyor.

Hz. Peygamber’in (saa) biricik kızına olan alakası, insanî duyguların doruğundaydı. Hz. Peygamber kızıyla görüşmeksizin hiçbir yolculuğa çıkmazdı. Yolculuktan döndüğünde ise, her şeyden önce onu görmeğe giderdi. Hanımlarının yanında ona saygı gösterir ve ashabına şöyle buyururdu:

“Fatıma, benden bir parçadır. Onun hoşnutluğu, benim hoşnutluğum, gazabı da benim gazabımdır.” [2]

Hz. Zehra (sa) ile görüşürken, dünyanın en duygusal ve en temiz kalpli kadını ve kocasının mukaddes hedefi uğruna büyük sıkıntılara katlanan, bütün güç ve servetini bu yolda feda eden Hz. Hatice’yi hatırlatıyordu.

Hz. Peygamber’in (saa) yatakta olduğu günlerin tamamında, Hz. Zehra (sa), onun başı ucundan bir an olsun ayrılmamıştı. Bir ara Hz. Peygamber (saa), kızına kendisiyle konuşmak istediğini ima etti. Fatıma (sa), babasına doğru eğildi ve başını ona yaklaştırdı. Hz. Peygamber (saa) de ona yavaşça bir şeyler söyledi. Kimse söylenenleri duymuyordu. Sözleri bittiğinde, Hz. Zehra (sa), şiddetle, iki gözü iki çeşme ağlamaya başladı. Biraz sonra Hz. Peygamber (saa), kendisine yine işaret etti, yine ona yavaşça bir şeyler söyledi. Bu defa Hz. Zehra (sa) güler yüzle, dudaklarında bir tebessüm belirerek kafasını kaldırdı. Bir anda bu iki zıt durum, etraftakileri şaşırtmıştı. Hz. Peygamber’in (saa) kendisine ne buyurduklarını öğrenmek istediler. Zehra (sa) “Ben, babamın sırrını açamam” diyerek söylemekten çekindi.

Hz. Peygamber’in (saa) vefatından sonra, Aişe’nin ısrarı üzerine Hz. Zehra (sa) onlara olayı açıkladı:

“Babam ilkin bana kendi ölüm haberini verdi ve ben bu hastalıktan kurtulamayacağım deyince, ben iradesiz ağlamaya başladım; ama daha sonra bana dedi ki: Ehlibeytim içinde bana ilk katılacak olan, sensin. Bu haber beni sevindirdi; zira kısa süre sonra babama kavuşacağımı anladım.” [3]

Ömrünün son demleriydi artık, gözlerini açıp şöyle buyurdu: “Kardeşimi sesleyin. Gelip yanı başımda otursun.’ Ali’yi (as) kastettiğini anladılar. Ali gelip yatağın yanında oturdu. Bir ara Hz. Peygamber’in (saa) kalkıp oturmak istediğini hissetti. Onu yatağından kaldırıp oturttu ve kendi göğsüne yasladı.[4]

Çok geçmeden, ihtizar durumu hazretin vücudunu kapladı. Birisi İbn Abbas’a Hz. Peygamber’in (saa) kimin elleri arasında can verdiğini sordu. İbn Abbas dedi ki: “Peygamber Ali’nin (as) kucağında vefat etti.’ O adam, Aişe’nin, Hz. Peygamber’in (saa) başının kendi kucağında olduğu hâlde vefat ettiğini iddia ettiğini söyleyince, İbn Abbas onu yalanladı ve dedi ki:

“Hayır! Hz. Peygamber (saa), Ali’nin (as) göğsünde vefat etti ve benim kardeşim Fazl, Ali (as) ile birlikte ona gusül verdiler.” [5]

Emirü’l-Müminin Ali (as) bir hutbesinde bu konuya işaretle şöyle buyuruyor:

“Hz. Peygamber (saa) başını göğsüme yasladığı bir hâlde ruhunu teslim etti… Ben ona gusül veriyordum ve melekler de bana yardım ediyorlardı.”[6]

Muhaddislerden bazılarının naklettiklerine göre, Hz. Peygamber’in (saa) hayatının en son demlerinde şu sözü söylemişler:

“Hayır, En yüce dost ile…’

Bu cümleden anlaşıldığı üzere, vahiy meleği onu, ruhunu teslim etmeden önce; iyileşip dünya hayatına geri dönmekle ruhunu teslim etmek arasında muhayyer kılmış, Hz. Peygamber de bu sözüyle, ruhunu teslim etmeyi tercih ettiğini ve aşağıdaki ayette bahsedilen kimselere kavuşmayı arzuladığını iletmek istemiştir:

“Kim Allah’a ve Resulüne itaat ederse, işte onlar Allah’ın kendilerine nimet verdiği peygamberler, doğrular, şehitler ve salihler ile birliktedirler. Ne güzel arkadaştırlar onlar.” [7]

Hz. Peygamber (saa)  yukarıda zikredilen cümleyi söyledikten sonra, gözleri ve dudakları kapanıverdi.[8]

Vefat Günü

Yüce Allah elçisinin büyük ve mukaddes ruhu, hicrî on birinci yılın sefer ayının yirmi sekizi pazartesi günü ortalarında ebediyet âlemine kanat açtı. [9] Onun pak cesedinin üzerine Yemen kumaşından bir parça örttüler. Kısa bir müddet odanın bir köşesine bıraktılar.

Hz. Peygamber’in (saa) hanımlarının ve yakınlarının ağlamalarından, halk vefat ettiğini anladılar. Çok geçmeden, vefat haberi bütün şehre yayıldı.

Ömer bin Hattab, belli olmayan nedenlerle, evden çıkıp, “Peygamber ölmedi! O, aynı Musa (as) gibi Rabbinin yanına gitti.” diye bağırıyordu. Bu konuda o kadar ısrar etti ki, neredeyse bir grubu dahi kendi sözlerine inandıracaktı. Bu arada ashaptan biri [10] gelip, şu ayeti ona okudu:

“Muhammed, yalnızca bir elçidir. Ondan önce nice elçiler gelip geçmiştir. Şimdi o ölürse ya da öldürülürse, siz topuklarınız üzerinde gerisin geriye mi döneceksiniz? İki topuğu üzerinde gerisin geri dönen kimse, Allah’a kesinlikle zarar veremez. Allah, şükredenleri pek yakında ödüllendirecektir.” [11]

Emirü’l-Müminin Ali (as), Hz. Peygamber’in (saa) pak bedenine gusül verip, kefenledi; zira Hz. Peygamber (saa) : “Bana en yakın olan kişi, bana gusül verecek ve beni kefenleyecektir.” [12] buyurmuştu. Bu zat, Ali’den (as) başkası değildi. Daha sonra hazretin yüzünü açtı ve gözlerinden boşanan yaşlarla şöyle dedi:

“Anam-babam sana feda olsun, senin vefatınla -hiç kimsenin ölümüyle kesilmeyen- peygamberliğin, ilahî vahyin ve göksel haberlerin ardı arkası kesiliverdi. Bizlere, zorluklar karşısında sabırlı olmayı buyurmamış olsaydın, gözlerimin yaşı kuruyuncaya kadar sana ağlardım. Ancak bizim bu yolda gam ve kederimiz daimidir ve bu miktar bile senin yolunda oldukça azdır. Başka çare yok. Anam-babam sana feda, diğer âlemlerde bizleri hatırla ve hatıralarında bizlere de yer ver” [13]

Hz. Peygamber’e (saa) ilk olarak Hz. Ali (as) namaz kıldı. Daha sonra ashap gruplar halinde ona namaz kıldılar. Bu merasim, Salı günü öğlene kadar devam etti. Daha sonra onu, vefat ettiği kendi hücresinde defnetmeğe karar verildi. Onun kabrini, Ebu Ubeyde b. Cerrah ile Zeyd b. Sehl kazıp hazırladılar. Defin merasimleri de Ali b. Ebu Talip ve Fazl b. Abbas tarafından gerçekleştirildi.

Sonunda onulmaz, yorgunluk bilmez fedakarlıklarıyla insanlığa yeni bir sayfa açan, alın yazılarını değiştiren ve yüzlerine yeni medeniyet kapılarını açan bu büyük şahsiyetin hayat güneşi de böylece batıvermişti….

——————

[1] Âl-i İmrân, 144; el-İrşad, 98.s.

[2] Sahih-i Buhârî, 5/21

[3] İbn Sa’d, Tabakat, 2/247; el-Kâmil, 2/219

[4] age. 263.s.

[5] Tabakat, 2/263.s.

[6] Nehcü’l-Belâğa.

[7] Nisâ, 69

[8] A’lamu’l-Vera, 83.s.

[9] Şii muhaddis ve siyer yazarlarının ortak görüşü bu meyandadır. İbn Hişam’ın Siresi’nde (2/658), bir görüş olarak yer verilmiştir.

[10] Buhari’nin naklettiğine göre bu şahıs Ebu Bekir’di.

[11] Sire-i İbn Hişam, 2/656

[12] et-Tabakatu’l-Kübra, 2/57

[13] Nehcü’l-Belağa, 23. Hutbe

———————–

“Hz. Muhammed’in (saa) Hayatı” kitabından alıntıdır.

Yazar: Allame Cafer Süphani

Sayfa:497

Yorum Bırak