Hz. Peygamber (saa) Şahitler Üzerine Şahit – 1

Yazar: beytül ahzan Tarih: 24 Ocak 2011 2.302 kez okundu Hz. Muhammed (saa) Yorum Yok

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM

Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Peygamber (s.a.a), insanlar için örnek alınması gereken bir şahsiyet olarak tanıtılır.

“Andolsun Allâh’ın Elçisinde sizin için Allah’a ve âhiret gününe kavuşmaya inanan ve Allâh’ı çok anan kimseler için, uyulacak en güzel bir örnek vardır.” [1]

Vahiyle inen her şey Resulullah’ta hayat bulmuştur. Onun yaptığı her şey vahyi temsil eder. O, insan-ı kâmilin en üstün örneğidir. Aslında ona canlı vahiy ve canlı Kur’ân denebilir. İnsanoğlu kemal zirvesine erişmek için insan-ı kâmili örnek almalıdır. Örnek almanın sınırları, ancak insan-ı kâmilin kemal sınırlarının belirlenmesi ile belirginleşir. Söz konusu kemallerin her birisi, insanları ona götüren bir köprü olabilir. Herkes bir yolla ona ulaşabilir. Ancak bütün yollardan o hazrete ulaşabilen insan, başkalarına oranla daha kâmil olur. Başka bir ifade ile insanlar o hazreti örnek aldıkları ölçüde kâmil olurlar. Bazı insanlar Hz. Resulullah’ın sahip olduğu kemalatın tümüne ulaşır; onun canı ve “nefs”i konumuna varırlar. Örneğin Hz. Ali, Mübahele Ayeti’nde açıklandığı üzere Hz. Peygamber’in nefsi konumundadır. Kur’ân-ı Kerim’de insan-ı kâmili izleyen insanlar, onu izlemenin faydaları ve ondan yüz çevirme sonucu toplumun dünyada yaşayacağı sıkıntılar, uğrayacağı felaketler ve kıyamette karşılaşacakları durumlar açıklanmıştır.

Hz. Peygamber’in (s.a.a) Şahitlik Makamı

Hz. Peygamber’in (s.a.a) Kur’ân-ı Kerim’de açıklanan en belirgin erdemlerinden birisi “şahitlik” makamıdır. O, İslâm ümmeti üzerinde şahittir, başka ümmetler ve peygamberler üzerinde şahittir. Hz. Resulullah (s.a.a) hem kendi döneminde yaşayan ümmeti, hem kıyamete kadar onun ümmetinden olacak insanlar, hem geçmiş ümmetler, hem de önceki peygamberler ve veliler üzerinde şahittir. Yani ister ümmet olsun, ister nebi olsun insanların tümü Hz. Resulullah’ın (s.a.a) huzurunda ve onun şahitlik kapsamında yer alırlar. Hz. Resulullah (s.a.a) Allah Teala’nın izniyle öncekilerin ve sonrakilerin amellerini, bilgice kuşatmıştır. O, peygamberlerin ve bütün ümmetlerin davranışlarına şahittir. İnsanoğlunun yaşadığı ve yaşayacağı tüm hadiselere şahittir. İnsanoğlunun sahip olduğu ve sahip olacağı tüm ahlâkî erdemlere ve bu hususta yaşadığı ve yaşayacağı çöküntülere şahittir. Geçmiştekilerin inandığı ve sonrakilerin inanacağı ilkelere şahittir. Kısacası öncekilerde vuku bulan ve sonrakilerde vuku bulacak her şey onun tanıklığı kapsamındadır. Hem öncekilerin, hem de sonrakilerin mutlaka toplanacağı[2] kıyamet gününde de bütün herkesin şahidi Resulullah (s.a.a) olacaktır. Tüm olaylara şahit, o olacaktır. İlâhî mahkemede tüm bu olaylara şahit olmuş ve şahit olacak kimse, sadece Resulullah’tır.

Kur’ân-ı Kerim’de bu yüce makam, Resulullah’ın (s.a.a) sahip olduğu en belirgin kemal olgusu olarak  açıklanmıştır. Çünkü insan-ı kâmil ancak kendisiyle Rabbi arasında hiçbir hicap kalmadığı zaman bu makama erişebilir. Bütün işlere şahit olabilmek için arada ne maddî ve ne de nur hicapları kalmamalıdır. Bütün hicaplar ve engeller aşılmalıdır. İnsan mutlak şahide doğru hareketi ve huzuru ölçüsünde şahitlikten nasiplenir. Resulullah’ın amellere tanık olması ve insanların tümünün onun huzurunda olması onunla Rabbi arasında nur hicapları dahil hiçbir hicabın kalmadığını gösterir.

Öncelikle şunu belirtelim ki kıyamette herkes sorguya çekilecektir. Hiç kimse ilahî sorgulamadan müstesna değildir.

“Hiç şüphesiz, kendilerine peygamber gönderilenleri de sorguya çekeceğiz, gönderilen peygamberleri de sorguya çekeceğiz.”[3]

Peygamberlere dini tebliğ edişleri, elçilik görevini tam olarak yerine getirip getirmedikleri sorulacak. Ümmetlere de sorulacak, acaba peygamberlerini izlediler mi? Onlara karşı görevlerini yerine getirdiler mi?  O günde kimileri bu soruları cevaplayacak, kimileri mazeretlerini açıklayacak ve kimilerine mazeretlerini açıklamak için bile izin verilmeyecek.[4]

Sorguya çekme ve Hakk’ın hükmünün zuhur günü olan kıyamette Hz. Resulullah (s.a.a) herkes hakkında tanıklıkta bulunacaktır. Kimin görevini yerine getirdiğini ve kimin getirmediğine dair şahitlik edecektir. Nisâ Suresi’nde şöyle buyurulmuştur:

“Her bir ümmetten şahit getirdiğimiz ve seni de bunlara şahit olarak getirdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!”[5]

Her ümmetten o ümmetin itikat, ahlâk ve amellerine dair bir şahit getirilecek, Hz. Peygamber de şahitler üzerinde şahit olacaktır. Hz. Peygamber hem elçilerin elçilik görevlerini ifa ettiklerine dair, hem de o ümmetlerin elçilere karşı görevlerini yerine getirip getirmediğine dair tanıklık edecektir.

Ahzab Suresi’nde ulu Allah şöyle buyuruyor:

“De ki: Yapacağınızı yapın! Amellerinizi Allah da, Resulü de, müminler de görecektir.”

“Sonra görülmeyeni ve görüleni bilen(Allâh)a döndürüleceksiniz. O size yaptıklarınızı bir bir haber verecek.”[6]

İşlediğiniz hayır veya şer nitelikli herhangi bir amelin gerçek mahiyeti, görüleni ve görülmeyeni bilen Allah tarafından görülmekte, gözlemlenmektedir. Sonra Resul ve müminler de bu dünyada amellerinizin gerçek mahiyetine tanıklık ederler.

Bu bakımdan ayet, insanları kendi amellerini gözetleyip denetlemeye teşvik ediyor. Bu işlemi yerine getirmeye yönelik olarak, işledikleri hayır veya şer nitelikli her amelin bir gerçekliğinin olduğunu, bunun herhangi bir örtüyle perdelenemeyeceği, bunları gözlemleyen denetçiler olduğu, bu denetçilerin amellerinin gerçek mahiyetlerini görüp gözetleyecekleri, bu denetçi gözetmenlerin Allah’ın Resulü ve amellere tanıklık etme misyonları bulunan müminler oldukları, Allah’ın da tümünü kuşattığı, hem onların hem de Allah’ın bunları gördükleri hatırlatılıyor. Yine bu çerçevede belirtiliyor ki: Allah kıyamet günü, bizzat amel edenlerin de görmeleri için bu hakikatler üzerine çektikleri perdeyi kaldıracaktır. Nitekim bir ayette şöyle buyrulmuştur: “Andolsun sen bundan gaflette idin, derhal biz senin perdeni kaldırdık. Bu gün artık gözün keskindir.”[7] Hiç kuşkusuz insanın, hiç kimsenin göremediği bir kuytuda bir amel işlemesi ile aynı ameli insanların gözü önünde ve kendisinin de bunun farkında olarak açıktan işlemesi arasında büyük bir fark vardır.

Bakara Suresi’nde ise şöyle buyrulmuştur:

“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız, Peygamber de size şahit olsun.” [8]

Müslümanlara hitaben buyuruluyor ki, siz orta ümmetsiniz; dünyada insanların durumunu müşahede edecek ve sorguya çekildikleri kıyamet gününde de buna şahitlik edeceksiniz. Resulullah da size şahitlik edecektir.

Müslümanların Vasat Ümmet Oluşları

Bazı tefsir bilginleri Müslümanların insanlar üzerinde şahitlik görevini yerine getiren orta bir ümmet oluşunu, bu ümmetin iki aşırı taraf arasında olması anlamına almışlardır. Yani bu ümmet ne o tarafta, ne bu tarafta. Şöyle ki bu ümmet tüm insanlık açısından (Ehlikitap ve müşrikler) böyle bir konumdadır. Çünkü müşrikler ve putperestler sırf bedeni güçlendirmek amacıyla, sadece dünya hayatını isterler, dünyadan tam zevk almak, dünyanın çekici süslerinden yeterince yararlanmak düşüncesini taşırlar. Ölümden sonra tekrar dirilip sorguya çekileceklerine ihtimal vermezler. Manevî, soyut hiçbir fazilete değer vermezler. Bazı insanlarsa -Hıristiyanlar örneğin- sırf insanın ruhî yönünü güçlendirme amacıyla, ruhbanlığa ve cismî mükemmellikleri bir kenara bırakmaya çağırırlar.

Yüce Allah bu ümmeti orta bir ümmet yapmıştır. Dinleri, onları normal bir yola, iki aşırı uç arasındaki orta bir çizgiye; ne o tarafa ne de bu tarafa eğilim göstermemeye yöneltir. Bu din, insanın iki yönünü -hem ruhu ve hem de bedeni- ona yakışan bir şekilde besler ve de güçlendirir; insanı her iki faziletten de yararlanmaya teşvik eder. Çünkü insan ruh ve bedenden oluşan bir varlıktır, ne sadece ruhtan ibarettir, ne de sadece bedendir. Mutlu bir hayat sürdürebilmek için hem maddî, hem de manevî açıdan tatmin olması bir zorunluluktur. Bu bakımdan İslâm ümmeti, adalet ölçeği ve bir orta ümmettir. Her iki aşırı ucun konumu bu ölçeğe göre değerlendirilir. O, her iki uçta yer alan insanlar üzerinde şahit pozisyonundadır. Bu ümmet içinde en ideal örnek konumunda olan Hz. Peygamber de bu ümmet üzerinde şahittir. Ümmette yer alan tüm bireylerin söz ve davranışlarının teker teker değerlendirildiği adalet ölçeği odur. Ümmet de insanlığın durumunu ölçüp değerlendiren bir kriterdir. Her iki aşırı ucun başvuru merciidir.

Bazı tefsir bilginlerinin ayete ilişkin yorumları budur. Hiç kuşkusuz bu, özünde doğru ve titiz bir incelemenin, duyarlı bir yaklaşımın ürünü bir yorumdur. Ne var ki, bu yorum ayetle uyuşmuyor. Çünkü ümmetin orta oluşu, ancak her iki tarafın başvuru mercii oluşunu, her iki tarafın söz ve davranışlarının ölçüldüğü ölçek oluşunu gerçekleştirir; her iki tarafa şahitlik edişini ve her iki tarafı müşahede ettiğini ispatlamaz. Bu anlamda bir “orta” oluş ile şahitlik birbirleriyle uyuşmazlar. Ayrıca bu durumda Resulullah (s.a.a) efendimizin ümmet üzerinde şahitlik pozisyonunda oluşuna değinmenin bir değeri kalmaz. Çünkü, Resulullah efendimizin (s.a.a) ümmet üzerinde şahit oluşu, ümmetin orta bir ümmet oluşunun sonucu değildir.

Müslümanların insanlar üzerinde şahitlik görevini yerine getiren orta bir ümmet oluşları, kemal noktasında orta konumda olmalarından dolayıdır. Kemal noktasında orta konumda yer alan, hem kendisinden üste olandan feyz alır, ondan yararlanır, hem de alt konumda olanı kuşatır ve onu faydalandırır. Elbette bu durum Müslüman ümmetin, diğer ümmetlerden üstün olduğu takdirde söz konusudur. Aksi takdirde kuşatıcı olamaz, onların amellerini müşahede edemez ve kıyamet günü şahitlikte bulunamaz. Üstün olmaları durumunda diğer ümmetlerin inançlarını, ahlâkını ve amellerini bilgice kuşatabilir ve kıyamet gününde de bunlara dair şahitlik edebilir.

Kısacası, ümmetin “vasatlığı” Peygamber ile insanlar arasında aracılık pozisyonunda olması anlamındadır, iki aşırı yani ruha önem veren tarafla, bedene önem veren taraf arasında “ortalama” bir konumda olması yani ümmetin hem cismanî, hem de ruhanî mükemmelliği kapsayan bir din üzere olması anlamında değildir.

Şahitliğin Türleri ve Birbirleriyle Farkı

Şahitlik kavramı ile kastedilen; dünya hayatında insanların mutluluk, bedbahtlık, ret, kabul, itaaat, karşı çıkmak gibi amellerini algılayıp bunu yüce Allah’ın insanın organları dahil her şahitten şahitlik yapmasını isteyeceği gün beyan etmek ve eksiksiz anlatmaktır; ümmet-i merhumenin başka ümmetlerin inançlarını, ahlâkını ve amellerini bilgice kuşatması, onları müşahede etmesi ve bunlara dair kıyamette tanıklık etmesidir. Bu da ilmî bir kemaldir.

Amellere şahitlik etmek, bir bilgi türüdür. Bu, huzurî (sezgisel) bir bilgidir, dünya mahkemelerindeki tanıklıkta olduğu gibi husulî (zihinsel) bir bilgi değildir. Dünya mahkemelerindeki tanıklık husulî bilgiye dayanır. Husulî (zihinsel) bilgide insan bedenî güçleriyle yani duyularıyla dışarıdan yani objeler dünyasından bir şeyler algılar. Normal duyularla algıladığı şeylerden hareketle tasdike ve hükme varır. Onlar üzerinde yorum ve inceleme yapar ve böylece bir karara varır. Duyu organlarıyla dışarıdan algılanan hissî şeyler, husulî ilim olan tasavvur kapsamına girer. Tasavvurat üzerinden haraketle varılan tasdik de husulî ilimdir. Çünkü tasdik, tasavvurat üzerinde gerçekleştirilen zihinsel eylemin ürünüdür. Dolayısıyla hem tasdik ve hem de duyu organlarıyla algılanan müfredat husulî bilgidir.

——————

1- Ahzab, 21

2- Vakıa, 50-51

3- A’raf, 6

4- Mürselat, 36

5- Nisâ, 41

f -Tevbe, 105

7- Kaf, 22

8- Bakara, 143

——————

MUSA AYDIN

Yorum Bırak