Hz. Peygamber (saa) Şahitler Üzerine Şahit – 2

Yazar: beytül ahzan Tarih: 26 Ocak 2011 2.1K kez okundu Hz. Muhammed (saa) Yorum Yok

Bilindiği gibi sahip bulunduğumuz normal duyular ve bunlardan kaynaklanan gücümüz, sadece fiillerin ve amellerin şekillerini algılar. Bu algılama da ancak duyu açısından varolan, hissedilen bir şey için söz konusu olabilir, yok olan ya da görünmeyen şeyler için değil. Küfür, iman, kurtuluş, hüsran, kısacası duyularca algılanamayan ama insanın özünde gizli bulunan amellerin gerçekliklerine ve ruhsal anlamlara gelince; bunlar, kalplerin kazanımlarıdırlar. Tüm sırların ortaya döküldüğü gün, yüce Allah insanları bunları esas olarak sorguya çeker. Nitekim ulu Allah şöyle buyuruyor: “Kalplerinizin kazandıklarından dolayı sorumlu tutar.”[9]

Bunları teker teker belirlemek, bilgice kuşatmak, göz önünde bulunmayanları bir yana, hazırda bulunanlar arasından belirlemek insanın gücü dahilinde değildir.

Husulî bilgi ile insanların gerçeği bilinemez. Göz, kulak ve düşünce ile insanların gizli şeylerine varılamaz. Zihinsel eylemlerle insanların batınına ulaşmak çok zor veya imkânsızdır.

Tanıklık, sadece amellerle sınırlı değildir. Amellerin yanı sıra ahlâk ve inanç için de geçerlidir. Amel ahlâktan kaynaklanır, ahlâkı ise inanç oluşturur. İnanç, insanın ruhuyla düğümlenen ve birleşen bilgidir, husulî bilgi ve kavram değildir. Ayrıca dış obje olan ahlâk da husulî bilgi ve kavram türünden değildir. İnsanların ruhuyla ilintili olan ve has bir varlık türü olan inançlara husulî bilgi ile erişilemez.

İnsan nasıl ve ne zaman başkalarının ahlâkını ve inancını bilebilir, kıyamette şahitlik etmek üzere onlara şahit olabilir? Ne zaman insanların gizli şeylerine ulaşabilir? Nefsanî erdemlerinden haberdar olabilir? Kısacası ne zaman gaybı bilebilir? (Çünkü söz konusu şeylerin tümü gayb ilmine ait şeylerdir. Duyu organlarıyla algılanacak ve husulî bilgi ile varılacak türden olgular değildirler.) İnsan ancak, varlığı diğerlerinin varlığından üstün, ruhu başkalarının ruhu, kalbi başkalarının kalbi konumunda olması durumunda bu tür bilgilere ulaşabilir. Başkalarının ruhu ve kalbi bunun kuşatması altında olmalı ki onları müşahede edebilsin ve onlara tanık olabilsin. Şahadet ve tanıklık, gaybla bağdaşmaz. Bilgi gayp ile bir araya gelmez. Çünkü ilim, zuhur demektir, zuhur ise gaybe taalluk etmez. İlm-i gaybi bilmek aslında başkalarının bilmediği, başkalarına gayp konumunda olan şeyi bilmek demektir. Başkalarına gizli olan bilgi bundan saklı değildir anlamına gelir. İnsanın şahit olabilmesi için başkalarından üstün olması, ruhu ve nefsi kapsamlı ve kuşatıcı, başkaların ruhu onun yanında hazır ve onların gizli ve saklı şeylerinden haberdar olması gerekir. Şahit olmanın gereği budur.

“Böylece sizi orta bir ümmet yaptık ki, insanlara şahit olasınız.” Yani orta bir ümmet yaptık ki insanların ruhunu, inancını, ahlâkını ve amellerini kuşatasınız. “Peygamber de size şahit olsun.” Yani sizi ve diğerlerini kuşatsın. Bu ümmet diğer ümmetlere, Peygamber de bu ümmete şahit olduğuna göre Hz. Peygamber diğer ümmetlere de şahittir. Burada şahidin şahidi, şahit sayılır. Bu ümmet diğer ümmetlere şahittir, öyleyse bu ümmete şahit olan Resulullah da diğer ümmetlere şahittir. Bu kural husulî bilgilerde geçerli değildir. Örneğin birisi bir olaya tanık olur, zihnine kaydettiği bu olayı mahkemede anlatır, bu anlatıma şahit olan birisi sadece şahidin tanıklığına tanık olmuş olur, vuku bulan olaya değil. Husulî bilgilere dayalı tanıklıklarda şahidin şahidi olayın aslı hakkında şahit sayılmaz. Ancak huzurî (sezgisel) bilgiye dayalı şahitliklerde şahidin şahidi olaya şahit olur. Orta konumda olan birisi bir olayda hazır olur ve olayı varlıksal olarak kuşatırsa, kendisinden üst konumda olan insan, hem şahidi, hem de olayı kuşatmış sayılır. Dolayısıyla Hz. Peygamber hem bu ümmete, hem de peygamberlere şahittir.

Ayrıca, tasavvur ve tasdik ürünü husulî bilgilere dayalı şahitlikler gerçekle bağdaşmayabilir. Şahidin adalet niteliğine sahip oluşu, onu bilerek günaha yönelmesini engelleyebilir; onun yanılmasını ve hata yapmasını engellemez. Adil insan da yanılabilir, hata yapabilir.

Huzurî şahitlik derecesine varan insan için ne yanılma, ne de günah söz konusudur. Yanılmanın söz konusu olmaması, yaşanan olayın hazır olmasından ve olayın bizzat müşahede ediliyor olmasından dolayıdır. Hata ve yanılgı, zihinsel sûretin ve zihin içi algılamanın, dış objeyle ve gerçekle bağdaşmaması durumunda yaşanır. Zihnî bulguların obje ile ve yaşanan olayla tatbik etmemesi, hata olgusunu meydana getirir. Objenin kendisiyle uyuşmaması düşünülemez. Huzurî şahidin yanında amelin kendisi hazırdır, amelin aslını yansıtan bir suret (tabir caizse, film şeridi) aracılığıyla amele vakıf olmuyor.

Huzurî şahitlikte günahın söz konusu olmamasına gelince; günah, yasalar ve itibarî kurallarla ilintili bir durumdur; yapılması gerekenler ve yapılmaması gerekenler hakkında düşünülebilir. Bilgisel kuşatma hakkında geçerli olmaz. Huzurî şahitlikte günah kavramı bir anlam ifade etmez. Bu yüzden yüce Allah bu tür şahitliğin hakla birlikteliğini açıklamış ve şöyle buyurmuştur:

“O’ndan başka (tanrı diye) yalvardıkları şeyler, şefaat (gücüne ve yetkisin)e sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler bunun dışındadır.”[10]

Ayet-i kerimede kıyamet günü şahitlerin şefaat edeceği ifade edilmiştir. Onlar hakka şahitlik etmiş olmaları sayesinde şefaat yetkisine sahip olmuşlardır. Şu hâlde her şahit, şahitlik yetkisine sahip bir şefaatçidir. Ayette geçen şahitlik, amellere tanıklık anlamında kullanılmıştır.

İslâm Ümmetinin Şahitliğinin Anlamı

Elbette şunu da hatırlatalım ki bu üstün nitelik tüm ümmete bahşedilmiş değildir, ümmetin her bir ferdi böyle bir özelliğe sahip değildir. Aslında bu, İslâm dinine has bir niteliktir. İslâm dini şahit eğitebilecek bir özelliğe sahiptir. Bu dinin öğretileri sayesinde insan öyle bir makama erişebilir ki başkalarının ruhundan haberdar olur, ruhların yanında hazır ve nazır olur. Bu dünyada müşahede eder, kıyamette de buna şahitlik eder. Müslüman adını taşıyan herkesin böyle bir makama eriştiği söylenemez. Bu ümmet içinde vasat bir konumda olanlar ve iman noktasında orta bir çizgide bulunanlar, bu tür bir fazilete sahip değildirler. Kaldı ki ümmet içinde yer alan taş yürekli, imandan yoksun zorbalar ve Firavun kimlikli zalimler hiç sahip değildirler.

Nitekim yüce Allah İsrailoğulları hakkında şöyle buyuruyor: “Andolsun biz İsrailoğulları’na kitap, hüküm ve peygamberlik verdik, onları güzel rızklarla besledik ve onları âlemlere üstün kıldık.”[11] İsrailoğulları’nın âlemlerden üstün olarak nitelendirilmeleri, her bireyin bu özellikte, bu misyona sahip olmasından dolayı değildir. Bu, Hz. Musa aracılığı ile İsrailoğulları’na verilen dinin niteliğidir; ama bu dine mensup gruba mal edilmiştir. Çünkü onlar bu dinin muhatabı idiler. Hz. Musa’nın dini, üstün insanlar eğitir. Bu dinin mensupları manevî fazilete sahip olabilir ve diğerlerinden üstün olabilirler.

İslâm dini amellerin şahidi olacak insanlar eğitmiştir. Ehlibeyt İmamları bu makama erişmiş insanlara örnek verilebilir. Onlar, insanların yaptıklarından haberdardırlar. Hâlihazırda Hz. Mehdi (Allah zuhurunu çabuklaştırsın) insanların amallerine şahittir. O, bu ayetin en kâmil örneğidir. O, insanların yaptıklarına şahittir, Hz. Peygamber de onun üzerinde şahittir.

Şahitlik makamına erişen insan, hem başkalarını kuşatır, hem de Resulullah tarafından kuşatıldığını görür. Başkalarının yaptıklarını görür, Hz. Resulullah’ın da onu gördüğünü fark eder. Kendisi başkalarının amellerini gözetler, aynı zamanda da Resulullah tarafından gözetlendiğini müşahede eder. İslâm dini insanı böyle bir makama ulaştırabilir. Kendisine böyle bir üstün nitelik bahşedilen insan, günaha eğilim gösterir mi hiç? Günah düşüncesinde olur mu hiç? Hadis kaynaklarında günah işleyen insanın günah işlerken mümin olmadığı geçer. Çünkü iman, içinde şahadet ve huzuru barındırır.. Resulullah’ın huzurunda günah işleyip kendini mümin bilen insan düşünülebilir mi?

Hz. İsa (a.s), Ümmetinin Şahidi

Kur’an-ı Kerim’de Hz. İsa’nın (a.s) kendi ümmetinin şahidi olduğu ifade edilir:

“Ben onlara: Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin, diye senin bana emretmiş olduğundan başka bir şey söylemedim. Ben onların içinde olduğum sürece onlara şahit idim, fakat sen beni vefat ettirince onları gözetleyen (yalnız) Sen oldun. Sen her şeye şahitsin.” [12]

Yani ben sadece risalet görevini yerine getirdim, bana emrettiğinden başka bir şey  söylemedim. Bana tevhid mesajını ulaştırmamı emretmiştin, ben de onlara senin yegane rab olduğunu ve senin dışında tapılacak ilâh olmadığını açıkladım. Onlara “Benim ve sizin Rabbiniz olan Allah’a kulluk edin.” dedim. Böylece hem yegane mabut, hem de yegane rab olduğunu ilettim. İçlerinde olduğum sürece onların amellerine, inançlarına ve ahlâklarına şahit idim; beni vefat ettirince onları gözetleyen yalnız Sen oldun. Zaten sen her zaman için gözetleyicisin. “Kuşkusuz Rabbin her an gözetlemededir.”[13] Çünkü sen her şeye şahitsin, her şeyi kuşatmışsın.

Bir ayette de şöyle yer alır:

“Ehlikitap’tan, İsa’nın ölümünden önce ona inanmayacak hiç kimse yoktur. Kıyamet günü de o, onlara şahit olacaktır.” [14]

Bu ayet-i kerimede Hz. İsa’nın (a.s) kendisine inanan herkese yönelik şahitlik edeceği ifade edilmiştir. O, kendisine inananların amellerini müşahede etmeden mi şahitlik edecek?!

Hz. İsa Peygamber kavminin amellerine şahittir, Resulullah ise onun üzerinde şahittir; çünkü “Her bir ümmetten şahit getirdiğimiz ve seni de bunlara şahit olarak getirdiğimiz zaman hâlleri nice olacak!”[15] buyruluyor. Bunlar yüce Allah’ın adalet mahkemesinde şahit olacaklar. Kur’an’da şöyle buyurulur: “Kıyamet günü her ümmetten bir şahit getiririz…”[16]

Şahit her şeyden önce olaya tanık olur ve daha sonra tanık olduğu şeye şahitlik eder. Husulî ilimlere dayanarak şer’î mahkemede şahitlikte bulunacak insan her şeyden önce duyu organlarıyla olayı algılar; Hz. Peygamber  bu hususta güneşe işaretle şöyle buyuruyor: “Bunun gibi şahitlik et veya bırak.”[17] Yani güneşi gördüğün gibi bir olayı müşahede ettiysen o durumda mahkemede şahitlikte bulunabilirsin. Bu şekilde algılanmayan bir olay hakkında şahitlik edilemez. Dolayısıyla hadisede hazır olmayan birisinin şahitliği söz konusu olamaz.

Kıyametteki Şahitlikler

Acaba kıyametteki şahitlerde durum böyle midir? Orada da dünyada olduğu gibi şahitler getirilir ve husulî bilgilere dayalı şahitliklere göre mi karar verilir? Acaba orada Allah şahitleri isteyecek, onlar da husulî bilgilerine dayanarak şahitlik edecekler ve bu şekilde adalet tecelli edecek? Yoksa orada huzurî bilgiler ve aynî şuhud esas alınır? Evet orada sadece huzurî bilgi ve huzurî tanıklıklar geçerlidir. Orada insanların organları, elleri ve ayakları şahitlik edecek, amelin gerçekleştiği yer şahitlik edecek, olayla birlikteliği olan her şey şahitlik edecek. Yüce Allah o günle ilgili şöyle buyuruyor:

Ve yeryüzü, Rabbinin nuru ile parlamıştır. Kitap konmuş, peygamberler ve şahitler getirilmiş, onlara hiçbir haksızlık yapılmadan, aralarında hak ile hüküm verilmektedir.[18]

———-

9- Bakara, 225

10- Zuhruf, 86

11- Casiye, 16

12- Mâide, 117

13- Fecr, 14

14- Nisâ, 159

15- Nisâ, 41

16- Nahl, 84

17- Şerayi Kitabı, Kaza babı.

18- Zümer, 69

—————

MUSA AYDIN


Yorum Bırak