İlm-i İfazi

Yazar: beytül ahzan Tarih: 22 Aralık 2010 2.1K kez okundu Ahlak ve İrfan Yorum Yok

Tezkiye-i nefs İslam nazarında Hakkı tanıma ve Allah’a yaklaşmaya bir vesile midir, yoksa Hakkı tanımanın yegane yolu filozof görüşü savunan felsefecilerin iddia ettiği gibi sadece bilgi, istidlal ve ilimle kavrayış mıdır”? sorusuna verilecek cevap açıktır. Elbette ki Hakkı tanıma ve gerçeğe ulaşmanın yegane yolu istidlal ve karmaşık mantık mukayeseleri değildir. Keza, nefsini tezkiye ve kendini kontrol ediş, Allah’a yaklaşma vesilesidir. Buraya kadar doğrudur, bu anlamda tezkiye-i nefs İslami ölçülere uygun ve esasen İslamidir.

Nitekim Hz. Resul-i Ekrem’den (s.a.a) günümüze gelen ve Ehl-i Sünnet ve Şia ulemasınca da rivayet olunup sahihliğinde şüphe bulunmayan bir hadis-i şerifte:

“Kırk gün kırk gece boyunca Allah rızası için tertemiz olarak kalmayı -bu müddet zarfında sadece ve sadece Allah’ı hoşnut edecek şekilde yaşamayı- başaran kimsenin kalbinden hikmet ve bilgi kaynayarak, bu hikmet ve bilginin mezkur şahsın kalbinden diline döküleceği bildirilir.”[1]

Allah rızası için kırk gün kırk gece ihlasla yaşamak… Yâni bu süre zarfında Allah rızasından başka hiçbir amacı, arzusu ve temayülü olmamalıdır o şahsın… Yaptığı ve yapmadığı herşey sadece ve sadece Allah için ve O’nu hoşnut edecek tarzda olmalıdır. Allah için konuşmalı, Allah için susmalı, Allah için bakmalı, Allah için gözlerini sakınmalı, Allah için yemeli, Allah için yememeli, Allah için uyumalı ve Allah için uyanmalıdır…

Kısacası nefsini öylesine öğretmeli, kendini öylesine programlamalı ve ruhunu öylesine ıslah etmelidir ki bu kırk gün kırk gece boyunca bütün beşeri heva ve heveslerden benliğini soyutlamalı, bu sürenin her lahzasını Allah’ı hoşnut edecek şekilde değerlendirmelidir…

Kur’an-ı Kerim’in de buyurmuş olduğu gibi İbrahim Halilullah (a.s) gibi olmalıdır:

“De ki: Şüphe yok; namazım da, ibadetlerim de, diriliğim de, ölümüm de alemlerin Rabbi olan Allah içindir…”[2]

Evet… Hz. Resulullah (s.a.a) de şöyle buyurmaktadır: Her kim kırk gün kırk gece boyunca heva ve heveslerini bütünüyle terk eder ve bütün beşeri istek ve arzularından vaz geçebilirse… Her kim bu süre boyunca. Allah’tan başka hiçbir şey düşünmez ve O’nun rızasından gayrı hiçbir şey arzulamayıp ancak O’nun için davranır, O’nun için durur ve sadece O’nun için yaşarsa… İşte o zaman, yalnız ve yalnız Allah rızasıyla geçirilen böylesi kırk gün kırk geceden sonra marifet ve hikmet pınarları yüreğinden coşup kaynayarak diline dökülüverir…

Bu hadis-i şeriften de anlaşılacağı üzere “ilm-i ifazi” denilen ve içten kaynayıp gelen deruni ilmi İslam kabul etmektedir. Ancak burada şu noktaya da dikkat edilmelidir: İslam, ifazi ilmi kabul ve teşvik ettiği gibi akıl vesilesiyle öğrenilen ilmi de kabul ve bu ilme teşvik etmektedir. Nitekim Hz. Musa’ya (a.s) bu ilmi öğrenmesi emredilir:

“…Derken kullarımızdan bir kulu buldular ki biz, katımızdan ona rahmet ihsan etmiştik ve katımızdan ilim belletmiştik. Musa, ona, sana öğretilen gerçek bilgiden bana da öğretmen şartıyla sana uyayım mı? dedi…”[3]

Ayet-i kerimede ilm-i ledun’dan söz edilmektedir.[4] İlm-i ledun, herhangi bir insandan öğrenilmiş bir ilim değildir, inanan ve nefsini tezkiye edebilen mezkur şahsa Allah Teala tarafından verilmiş, onun kendi derunundan diline akıtılmıştır.

Hafız, kırk günlük tezkiye-i nefisle ilgili bu hadis-i şerifi, kendine has şifreli, şiirlerinden birinde pek güzel anlatır:

“Bir diyarda bir yolcu bir sofiye

Bir muamma söylemiş, işte şöyle:

Demiş kırk gün şişesinde durarak

Halis olur şarap, düzelir ancak.

Şu hadis-i şerife de dikkat ediniz:

“Şeytanlar insanoğlunun yüreğinde dolaşıp durmaz ve onun kalbini karartıp tozlara büründürmeselerdi, insanoğlu kalp güzüyle melekleri görebilirdi…”[5]

Yine başka bir hadis-i şerifte şöyle buyurur:

“Fazla -gereksiz yere- konuşmasaydınız ne güzel olurdu… şu dilin size pek zararı vardır… Sizin kalbiniz rast gele her hayvanın otladığı bir otlak gibi olmasaydı benim gördüklerimi siz de görebilir, benim duyduklarımı siz de duyabilirdiniz…”

Hadis-i şeriften de anlaşılacağı gibi bu sesleri duymak ve görülebileceğine işaret edilen şeyleri görebilmek için peygamber olmak gerekmemektedir. Özünü temizleyen insanlar da -Hz. Meryem gibi- onları görebilir ve duyabilirler.

Hz. Ali (a.s) daha on yaşındayken Hz. Resul-i Ekrem’in (s.a.a) yanı başında, onunla birlikte ibadet ederdi, onunla birlikte Hira’ya giderdi. Hz. Resul-i Ekrem’e (s.a.a) ilk vahy indiğinde; bütün alem onun nazarında apayrılaştığında onun duyduğu gaybdan ve meleklerden gelen sesleri Ali de duymaktaydı. Hz. Ali’nin (a.s) kendisi bunu şöyle anlatır:

“Ya Resulullah, size ilk vahiy indiğinde şeytanın ümitsiz çığlığını duydum” diye arzettim. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdular: “Ya Ali, sen de benim gördüğümü görüyor, benim duyduğumu duyuyorsun, ancak, sen peygamber değilsin”[6]

Bütün bu hadislerden de anlaşıldığı gibi nefsini tezkiye edip özünü temizlemek ve kendini eğitip kontrol edebilmek gibi gayretler sadece insanın kalbini temizlemek ve onu ihlasa kavuşturmakla kalmaz; bunun da ötesinde, insanı fevkalade muazzam yüceliklere de ulaştırır. İnsana öylesine bir halet-i ruhiye elverir ki içinden ilim ve hikmet kaynayıp taşmaya başlar.

——————–

[1]- Sefinet-ül Bihar, Hülus bölümü.

[2]- En’am, 162.

[3]- Kehf, 65- 66.

[4]- İlm-i ledun kelimesi bu ayetten iktibas edilmiştir zaten, ayetin Arapça’sına bakınız.

[5]- Mehaccet-ül Beyzâ, c.2, s.125.

[6]- Nehc-ül Belağa, 190. Hutbe.

———————–

Murtaza Mutahhari’nin “İnsan-ı Kamil” kitabından alıntıdır.

Sayfa: 225

Yorum Bırak