İnsan Mutlak Kemal Peşinde

Yazar: beytül ahzan Tarih: 22 Ekim 2010 2.3K kez okundu Ahlak ve İrfan Yorum Yok

“İnsan daima sahip olamadığı şeylere taliptir” derler; kendisinde olmayan, maliki olmadığı şeylere malik olmak ister hep… Sahip olmadığı sürece ister onu; ancak sahip olduktan sonra çok geçmeden soğuyuverir o şeyden… Neden böyledir bu? Bir yaratığın bir şeyi onca istemesine rağmen onu elde ettikten sonra ondan soğuması ve artık istememesi mantıksız değil midir?

Yurt dışındaki yabancı müzelerden birini ziyarete giden birisi bu müzede bir heykel gördüğünü anlatır. Bir sedire, uzanmış güzel bir kadınla; bir ayağı sedirde diğer ayağı yerde, yüzünü sedirden çevirmiş, oradan kaçmak üzere olan yakışlıklı bir delikanlının heykelidir bu. Müzeyi gezmekte olan şahıs, heykeltıraşın bu eserle neyi anlatmaya çalıştığını kavrayamaz; alışılanın aksine, kavuşma değil bir kaçış sahnesidir çünkü bu. Müzedeki yetkililerden izah alır; heykeltıraşın bu heykeli, Eflatun’un bir görüşünden ilham alarak yaptığını, Eflatunun bu meşhur görüşünü yansıtmayı amaçladığını söylerler. Eflatuna göre insan bir şeye sahip olmadığı sürece onu ister; büyük bir aşk, hırs ve şevkle ona koşar. Ancak ona kavuştuktan, istediğini elde ettikten sonra bu hırs ve aşk bitiverir, “Kavuşma, aşkın sonudur, arzunun ölüp gömülüverdiği; bıkkınlık ve usancın dirildiği andır; kavuşma aşkın sonu, bezginliğin başlangıcıdır” der Eflatun.

Mesele ilk bakışta bir hayli ters görünmesine rağmen dikkatlice ele alındığında su sonuç çıkar ortaya:

İnsan, yaratılışı itibarıyla “sınırlı”, “geçici” ve “fani” şeylere aşık olamaz; belli bir zaman ve mekanla sınırlı sevgiler insanı doyuramaz. Çünkü insan mutlak kemale, aşıktır yalnızca; bundan başka bir şeye değil. Yâni Hakka aşıktır insan, O’nun zat-ı akdesine meftundur, Allah’a vurgundur gerçekte. Allah’ı inkar eden kişi de Allah’a aşıktır. İnkar eder ama fıtratının derinliklerinde mutlak kemale aşık olduğunu bilmez. Kemalden gafildir, maşukunu yitirmiştir.

Muhyiddin Arabi’nin de dediği gibi: “Hiç bir insan yaratıcısından başkasını sevmemiştir, sevememiştir; O’ndan başkasına gönül veren bir insan dünyaya gelmiş değildir henüz; ancak, Allah-u Teala bir takım isimlerin ardında gizlidir; mesela Mecnun, Leyla’ya aşık oluğunu zanneder ama vicdanının ve fıtratının derinliklerinde olup bitenlerden habersiz oluşundandır bu.”[1]

Peygamberlerin gönderiliş sebebi insanlara Allah’ın adını ve Allah’a ibadet etmeği öğretmek değildir; bu esas insanların fıtratında zaten mevcuttu. Onlar, yol göstermek, yanlış yolu doğru yoldan ayırıp insanlara doğru teşhiste yardımcı olabilmek maksadıyla gönderilmişlerdir. Ona -insana- mutlak kemale aşık olduğunu, asıl onu araması gerektiğini; onun dışında peşinde koştuğu her şeyin ancak bir aldatmacadan ibaret olduğunu hatırlatırlar. Mutlak kemalin teşhisinde yanılır insan genellikle. Mesela kimi zaman paraya tutuluverir, mutlak kemalin servet olduğunu sandığındandır bu… Kimi zaman makamı, kimi zaman da canını mutlak kemal zanneder ve dört elle sarılır bu aldatmacalara. İnsanın bütün arzusu, mutlak kemaldir aslında, onu elde etmek ve ona ulaşabilmektir ondaki bunca çırpınışın gayesi. Ancak neyin mutlak kemal olduğu hususunda yanılır insan; bu yüzden servet, makam can vb. şeylere eğilim gösterir, gerçekte bu eğilimler büyük bir yanılgının eseridirler. Peygamberler ve ilahi öncüler, insana bu yanılgıyı anlatmak ve yol göstericilikte bulunmak amacıyla gönderilmişlerdir toplumlara.

İnsana türlü heyecan ve hazlar veren asıl “insani dert” budur, “ilahi dert”tir, Rabbine kavuşma arzusu, ayrılık hasretidir. Basiretine engel olan perdeler sıyrılıverdiğinde, insan gerçek sevdiğinin ne olduğunu fark ettiğinde Ali b. Ebu Talib’de (a.s) örneğini verdiğimiz gibi bir ibadete yönelebilecek ve bütün varlığıyla O’na dönecektir. Nitekim Kur’an-ı Kerim de “Kalpler yalnızca Allah’ı anmakla huzur bulur, gönüller ancak ve ancak O’nu yad etmekle yatışır”[2] buyurmaktadır. İnsan, Rabbini bilerek O’na yöneldiğinde bütün bu keşmekeş ve iç huzursuzluklar da son bulacaktır elbet! Bu ayet-i kerimede insanoğlunun mal, servet, umumi refah vb. imkanlarla aradığı mutlak huzura kavuşamayacağı, kimilerinin iddia ettiği gibi mesela bütün toplumun maddi refaha kavuşması halinde insanların iç huzursuzluk ve tedirginliklerden tamamen kurtulacağı görüşünün bir yanılgıdan ibaret olduğu hatırlatılmaktadır. Kur’an, bunların hedef olarak telakki edilmesini bir hata olarak yorumlar; bunların gereksiz olduğunu söylemez, insanın elbette bir ölçüye kadar maddi ihtiyaçları vardır; ancak bunlar, insanın amacı değildir ve olmamalıdır. Yâni bunları elde etmekle kemale ermez insan, aradığı mutlak kemal ve iç huzur bunlara ulaşmak değildir.

Evet, kalpler ancak Allah’ı anmakla yatışır, gönüller ancak O’na yönelmek ve O’nu yad etmekle huzur bulur… Başkaca hiçbir şey ve durum bu huzur ve sükunu veremez insana. Meseleyi böyle yorumlayan düşünceler dışında olaya “halk” açısından bakan düşünceler de vardır. Bu görüşte olanlara göre insanın derdi “Hakk” derdi değil, “halk” derdidir; halkla oluş onun bütün iç huzursuzluklarını ve temel kaygılarını yok edecektir.

Hatta kimileri “Hakk derdi” de neymiş? derler, bu derdi yadırgarlar…

İnsan Allah’a yönelmedikçe içinde taşımaya mahkumdur bu derdi. Başka yollarla, başka yönlere yönelmekle hallolunacak bir dert değildir “insanoğlu olma derdi”… İnsanın insan oluşu bu ilahi derdi kazandırır ona; “Hakk”tan yanalığın ve O’na yönelişin hissettirdiği dertle insan “insan” olur.

————

1-O, bu vb. sözleri söylediğinden dolayı bazıları tarafından tekfir edilmiştir.

2-Rad Suresi, 28. ayet

———–

Murtaza Mutahhari’nin “İnsan-ı Kamil” kitabından alıntıdır.

Sayfa: 119


Yorum Bırak