Kamil İnsanın Seyir ve Hareketi

Yazar: beytül ahzan Tarih: 25 Aralık 2010 3.3K kez okundu Ahlak ve İrfan Yorum Yok


Meselenin bu noktasında konuya tam bir netlik kazandırabilmek ve buraya kadar söylediklerimizi yine sağlam bir senetle pekiştirebilmek için Nehc-ül Belağa’dan bir bölüm aktarmanın faydalı olacağı inancındayız. Özellikle gençler, bu gibi konuları Nehc-ül Belağa’dan duymayı tercih etmekte, onu tatmin edici bulmaktadırlar bugün. Biz defalarca bunu söyledik, yine de söylüyoruz; Nehc-ül Belağa da Hz. Ali’nin kendisidir -tamamiyle onun görüşlerini yansıtmaktadır- diyoruz. İnsanoğlunun sözleri onun tıpkı kendisi demektir. Zira söz, ruhun tecellisidir; insan, dilinin altında gizlidir. Bu sebepledir ki aşağılık ruha sahip olan bir insanın ağzından çıkan sözler de aşağılık, yüce bir ruha sahip olan bir insanın sözleri de yüce ve değerli olmaktadır. Keza, tek boyutlu bir ruhun kelamı tek boyutlu; çok boyutlu bir ruhunsa kelamı da çok boyutludur. Bu durumda “zıtların toplamı” bir kişiliğe sahip olan Hz. Ali gibi bir insanın konuşmaları da “zıtların toplamı” olacak ve türlü mevzu ve özellikleri bir arada işleyecektir. Onun konuşmalarında tasavvuf ve irfan da vardır, öyle ki irfanın doruğunda olduğunu fark edersiniz; sözlerinde felsefe de vardır, felsefenin doruğunda olduğunu görürsünüz; hürdür o, hürriyetin doruğunda; kahramanlıktan sözeder kahramanlığın doruğunu görürsünüz onda; ahlaktan söz eder, ahlakın en yücesini duyar, en güzelini bulursunuz onda; o Ali’den söz eder; Nehc-ül Belağa’da bizzat Ali’yi bulursunuz. Bir konuşmasında irfan yolcusunu şöyle anlatır:

“Aklını diriltmiş, nefsini öldürmüştür o; öyle ki dinin izin verdiği ölçüde perhiz ve riyazette bulunmuş tahammüllü kılmıştır onu, ruhunun katılığını letafet ve yumuşaklığa dönüştürmüş, ruhu latif mi latif berrak mı berrak oluvermiştir. İşte bu halde iken ansızın bir kıvılcım çakıverir ta içinden, yolu apaydınlatır ona. Ardından, menzilden menzile yürümeye başlar, gider de gider; sonunda onun arzusu olan son menzile, selamet menziline varır…”[1]

O halde “Kamil insan salik insan mıdır ya da nefsini terbiye edip özünü temizleyen insan mıdır?” sorusuna İslam’ın verdiği cevap “evet”tir. Hatta bunun da ötesinde; kamil insan elbette saliktir, selamet kapısı denilen durağa varabilmek için menzilden menzile koşar, kurtuluşa erişebilmek için nice yollar kat eder, nice merhaleleri geride bırakır. Hakka yaklaşmak, Rabbinin yakınlığını kazanabilmek için didinir de didinir… Bu yolda o kadar ilerler ki, onunla Rabbi arasında hicap kalmaz; Rabbini gönül gözüyle görebilecek merhaleye varmak ister ve varabilir de. Bu noktaya varabildiğinde artık bizim gibi herhangi bir insan olmaktan çıkmıştır o, yücelmiş, yükselmiştir. Bu durumda bizler gibi, mesela, eserlerini müşahede yoluyla yaratıcısını tanıma gayretinde değildir artık. Gökyüzüne bakıp Allah’ı hatırlamaya, O’nu tanıyabilmek ve var olduğunu kavrayabilmek için yeryüzünde mütalaalarda bulunmaya, bir yapraktaki yaratılış sırlarını incelemeye ihtiyacı kalmamıştır artık onun. Zira varmış olduğu bu merhaleden sonra Allah’ın varlığı bir yapraktan, yer ya da gökyüzünün yaratılış sırlarından çok daha net ve aşikar oluvermiştir onun için.

İmam Hüseyin (a.s) şu sözlerinde buna işaret etmemiş midir: “Senden başkası için sende bulunmayan bir zuhur mu sözkonusudur.”[2]

Bir gün adamın biri Hz. Ali’ye (a.s) Allah’ı görüp görmediğini sorar. Hz. Ali (a.s) “Elbette” der ve ekler: “Görmediğim bir mabuda ibadet etmem ki ben… Ancak sanma ki gözle görüştür bu; sanma ki Allah’ın belli bir mekan ve yönde olduğu anlamını verir bu; hayır; ben mabudumu şu kafatasındaki gözlerle değil, gönül gözleriyle görmüş, kalp gözüyle müşahede etmişimdir.”[3]

———————————

[1]- Nehc’ül Belağa, 218. hutbe.

[2]- Arefe Duası.

[3]- Nehc-ül Belağa, 177. hutbe.

——————————–

Murtaza Mutahhari’nin “İnsan-ı Kamil” kitabından alıntıdır.

Sayfa: 232


Yorum Bırak