Kerbela’da Kendini Arayan Meçhul

Yazar: beytül ahzan Tarih: 18 Ocak 2011 Yazı ve Makale Yorum Yok



Bismillah….

Evet; milyonların içinde kaybettim kendimi. Arar iken beni ben yapan yitik değerlerimi, bir nida  ile aniden irkildim:

‘’Yok mu bana yardım edecek’’ sesi ile kendimi buldum, ıssız, bela ve gam yeri olan, 72 kızıl lalenin açtığı yerde, KERBELA’DA.

Bu çöl ıssız mı ıssız… Gamlı mı gamlı… Belalı mı  belalı… Yaslı mı yaslı.. Bu çölde al kanlarla boyanan; mübarek, nur, hidayet saçan ve ab-ı hayat olan bedenleri görüyorum.

Bu bendenler ki evlad-ı Muhammed’in pare pare olmuş bedenleri. Daralan ve yorulan ruhum,  hüzünlenerek sükût  buluyor bu bela ve gam çölünde.

Kuran’ı tilavet eden kesik başları, kum taneleri üzerinde aşka aşkı nakşeden, ona aşkın hakikatini öğreten  kalem misali kesik kolları, yiğitlik sembolü Peygamber-i simaları, boğazından oklanmış etşan, minik ama heybetli masum bedenleri görüyorum.

Bu mübarek, bu nurani; pare pare olmuş bedenler  arasında ‘Hacer’-i bir niyet ile  her  biri sefa, her biri bir merve  misali  koşuşturuyorum. Ölü olan kalbimi diriltmek, bende kaybolan meçhulü bulmak için.

Varıyorum ‘canlı kuran’ olan  kesik başa, yalvararak sesleniyorum.

“Ey mübarek baş, canlı ku’ran; anlat, öğret bana, yaşat bana mushaflarda kalan Ku’ran’ı. Dünya ve ahirette şereflendir kendin ile beni.”

Sarılıyorum; ‘kalem olan, o nur saçan kollara’, basıyorum bağrıma, ne olur anlat bana, öğret bana vefayı, aşkı ve sadakati! Ne olur, ben de aşık ve sadık olamamanın hicranıyla yanmaktayım. Ey Mevla’sının, gönlünden gamı, kederini gideren, gider benim de gamımı ve kederlerimi.

Koşuyorum,’Peygamber-i simaya’ sarılıyorum pare pare olan mübarek bedene:

Ey efendim! Anlat, sen de saklı olan hakikatı, öğret Peygamberi marifeti ve basireti. Ölümü öldürerek, kıyam edip sende dirileyim.

Koşuyorum  oklanan o minik ‘feda-i bedene’ yalvararak  sesleniyorum: Ey Mevlam ! Anlat ve öğret bana Hüseyn-i cesareti ve de teslimiyeti. Ben de senin gibi teslim olarak onda yok olayım.

Varıyorum, ‘o civan olan’ mübarek bedene, soruyorum ona:

Ey Mevlam; ‘Ölüm baldan nasıl tatlı olur’ Ben de tatmak istiyorum bu hazzı, bu sürûru, yaşamak istiyorum şeb-i aruzu. Ey efendim! Tut elimden götür beni Sırat-i Mustegime.

Koşuyorum ‘tövbekâr’ olarak  parçalanan  ve  arınmış bedene kısık bir sesle sesleniyorum ona:

Anlat ve göster bana tövbenin ve bağışlanmanın yolunu, öğret bana teslimiyeti ben de esaret zincirlerini  kırarak senin gibi  ‘hür’ olmak istiyorum.

 

Varıyorum, yanmış olan çadırlara, sesleniyorum Peygamberin minik, nazlı  ama marifet abidesi  evlatlarına:

Ne olur nazar edin bana; anlatın, öğretin bana hidayeti, nakşedin ruhuma Hüseyni dirayeti, Zeynebî metaneti .

Ey ‘babasının süsü’ olan ey Rasulullah’ın kızı!

Anlat  bana şecaati, sabrı, rızayeti ve de iffeti. Öğret bu erdemleri, dedesi cömert, babası cömert, annesi cömert olan; ne olur eli boş göndermeyin beni buralardan. Ey mutlak keremin, kerim kulları…

Sonra bir an  nefes almak için duraklayarak başımı ellerimin arasına alarak sessizliğin sesini dinliyorum…

Aman  Allah’ım! Bu çöl ne de ıssız, ,sessiz bir çöl; ama bu çöl kendi diliyle ne kadar da çok  şey anlatıyor benim gibi bi-çare olup hakikati arayanlara…

Sesleniyorum ıssız çöle, ey çöl:

Anlat bana namazın hakikatini, dua, niyaz kulluğun özünü ve aşkın cilvelerini. O razı olunan, mutmain nefislere ev sahipliği ve şahitlik yapan sendin. Anlat bana nasıl çöl olunur. Ben de nefsi emmaremi çöl yapmak istiyorum öyle ki onda hiçbir günahım yeşermesin.

Ve ağlamak istiyorum gözlerimden  kan akana ve göz çukurlarım yerinden çıkana  kadar. Ağlamaktan kan çanağına dönen gökyüzüne yüzümü çevirip ellerimi alabildiğince açarak, olabildiğince yüksek bir ses ile haykırıyorum: ‘Ey asuman’ öğret bana  ağlamasını, gözyaşının anlamı ve lezzetini öğret. Ben de ağlayarak arınayım günahlarımdan, ağlayarak yaklaşayım Hüseyn-i marifete, ilah-i kurba. Sarılayım, Hüseynî değerlere.

Bir anda gözlerim kan kırmızı bir renge bürünen gökyüzündeki bulutlara kilitlendi:

Ey gökyüzünün kanlı gözyaşını beyaz bir mendil misali silen beyaz bulutlar, söyleyin bana o kadar yüksekte olmanızın sebebi saflığınızın sembolü beyaz olmanız mıdır? Öğretin bana, nasıl sizin gibi benim de düşüncelerim, amellerim berrak ve pak olur?

Aman Allah’ım! Bunlar niye bana cevap vermiyorlar ? Acaba geç kaldığım için mi benim ile konuşmuyorlar?

Bu sefer ağlayarak ama büyük bir umutla, bu mübarek, hidayet ve hayat saçan bedenlerin  kanları ile al renge bürünmüş olan  vefasız  fırata  koşuyorum ve soruyorum:

Ey ‘suçlu fırat’! Böyle bu al kanlara sarılarak  kendini affettirmek mi istiyorsun? Sen de mi bu mübarek para pare olmuş bedenlerin merhametine umut bağladın?  Öğret bana affedilmenin yolunu, ben de kendimi bağışlatayım bu mübarek bedenlere.

Kendimi birden kan ağlayan taşların yanında buluyorum sesleniyorum taşa:

Ey taş! Neydi seni bu hale getiren seni böyle ağlatan, bende de taşlaşmış bir kalp var, öğret bana bunun yolunu benim de ki taşlaşmış olan kalbim senin gibi yumuşayıp kan ağlasın durmaksızın.

Hemen sağ tarafımda bulunan çölün ortasındaki ‘bağrı yarılarak’ dalları al kanlara boyanmış bir halde kan ağlayan  ağaca yönelerek sesleniyorum:

Ey kurumuş ve meyvesiz kan ağlayan ağaç, anlat bana ağlamanın hikmetini, bendeki meyve vermeyen amellerim, senden  ibret alsın ağlasın, ta ki meyve verene kadar ağlaması dinmesin.

Çölün o sıcağında tepemde parıltısı yitirmiş, hararetini kaybetmiş , donuk ve şoke olmuş  bir halde bulunan yaslı güneşle hasbihal ederekten:

Ey utancından ‘ar’ damarı çatlayarak  karalar bağlayan ‘yaslı  güneş’! Ben de sen gibi karalar bağlayarak ‘ezadar’ olmak istiyorum. Öğret bana matem tutmanın yolunu ben de kederden senin gibi donup kalmak istiyorum.

Bir anda o mübarek bedenin kanını üzerinde taşıyan ‘Ukab’a gözüm ilişiyor bu çölün ve vahşetin en büyük şahitlerinden olan Ukab’a yavaşça yaklaşarak elimi üzerindeki o mübarek kana teberrüken sürerekten  boynuna sarılarak onunla  konuşmaya çalışıyorum:

Ey ‘Peygamberin atı’!  Bu günleri de mi görecektin? Sen ki, tüm al-i abaya binek olma şerefine ulaşmıştın. Hangi yüzle Rugayye’nin, Sakine’nin  yanına gideceksin söyler misin bana? Bu günden sonra yaşamak senin için neyi ifade eder ? Ey utancından başını aşağı salarak kan ağlamakta olan Ukab!. Anlat bana maşuku kaybetmenin acısını, Peygamber’inin , Ali’nin ve Fatıma’nın  emanetine sahip çıkamamanın  üzüntüsü söyle bana. Bende yaşayayım seninle beraber o acıyı  o duyguyu, o ızdırabı….

Tekrardan, hadena-ı Rasullah’ın  mübarek bedenlerine dönerekten ve ağlayarak sesleniyorum onlara : “Ey mübarek olan nur, hidayet ve insaniyet saçan mazlum bedenler.! Ben sizde dirilmeye geldim hayat bahşedin ölü olan ruhuma. Sizlerin keremliliği ve ihsanı  dillere destandır ey efendilerim! Sizler, nübüvvet hanedanının solmayan kızıl gülleri sönmeyen güneşisiniz. Bana meçhul olan beni sizde tanımaya  ve de sizde bulmaya geldim. Benliğimden sıyrılarak yok olmak istiyorum sizin varlığınızda. Ne olur ey sahiplerim! Tutun elimden size layık olmasam da götürün beni vardığınız menzile. Bu elleri,  Zamanın İmamı’nın ellerine bırakın. Bana, liyakatime göre muamele etmeyin cömertliliğinize, şanınıza göre ihsan ve lütuf eyleyin….”

MEHMET YETKİN

Yorum Bırak