Kerbela’da Peygamber’in Atı / Seyyid Mehdi Şücai

Yazar: beytül ahzan Tarih: 21 Aralık 2009 5K kez okundu Kitap Tanıtımı Yorum Yok

Kitabın Adı: Kerbela’da Peygamber’in Atı

Yazarı:Seyyid Mehdi Şücai

Çevirmen:İsmail Bendiderya

Sayfa:144

Yayınevi: Kevser


Selamun Aleykum Ehlibeyt Dostları

“Kerbela’da Peygamber’in Atı” kitabı Ukab’ın diliyle yazılmıştır.

Ukab kimdir diye sorarsanız, Ukab: Hz. Muhammed’in (saa) 5 yaşlarından beri bindiği atıdır. Hz. Muhammed (saa) öldükten sonra Hz. Ali (as) , Hz. Ali (as) öldükten sonra Hz. Hasan (as), Hz. Hasan (as) öldükten sonra Hz. Hüseyin (as) , Hz. Hüseyin kendisine “Zülcenah”ı aldıktan sonra da  Ali Ekber binmiştir bu ata…

Ali Ekber’in annesi Leyla Kerbela Olayı’nı görmediği için, kitapta   Leyla’ya Kerbela Olayı Ukab’ın diliyle anlatılıyor. Kitabın türü dini romandır. Çok akıcı bir üslubu var.O kadar duygu yüklü bir kitap ki…

Kitap hakkında bir fikriniz olsun diye biraz altıntı yaptım:


“Hüseyin’in (a.s) de Oğlu Var…

Gözü İmamın (a.s) gözlerinde… Babasının kirpikleriyle vurulmuş bir kere… Başkaca hiçbir şeye ve başkaca hiçbir şeyle vurulması mümkün değil artık.

Ali’nin onca vahşi savaşçı arasından sağ çıkması, onca can aldığı hâlde hâlâ can vermemiş olması, nedendi biliyor musun?

İmamın (a.s) kalbi hâlâ ondan kopmaya razı olamamıştı da, ondan!

Evet, Allah Teâla (c.c) sevdiği kullarının kalbinin kırılmasını istemez. Hele kendisini, hiç kırmaz onları…

Babası, çağının İmamıydı Ali’nin…

İmamın bunca gönül verdiği ve ayrılığına henüz razı olmadığı birini kim ayırabilirdi ondan?

Ama, bunlar benim kalbimin sözleri Leyla… Dedim ya, ben anlayamadım onları, anlamak da mümkün değil zaten. Apayrı dünyaların insanıydı onlar…

Yoksa; İmamın (a.s) Allah yolunda bir Aliekber’i değil, bin Aliekber’ini gözünü kırpmadan vermeye her an hazır olduğunu sen daha iyi bilirsin…

Ama ben zayıfım işte, elimden gelmiyor sarsılmamak…

Kolay mı kurbangâha gönderilişini seyretmek Ali Ekber gibi bir güneşin?!

Bu sırada ayrılık vakti gelip çattı.

İmam (a.s), Ali’yi ilâhî buluşmaya hazırlıyordu:

— Oğlum, Ali’m! Dedem Resulullah (s.a.a) birkaç adım ötede, bak! Bizimle buluşmayı pek istiyor…

İmamın (a.s) bununla, Ali’yi yatıştırmak istediğini biliyordum.

Ama ya kendisi? Ona kim teselli verecekti biraz sonra?!

Güneşin hiç batmadığı bir ufukta, kim parlar güneşten başka?

Evet, yine kendisi teselli verdi kendisine:

— Git oğul! Allah yârin olsun! Birazdan ben de katılacağım size! Ali’m! Dedeme benim de selâmımı söyle, ikindiyi bulmadan geleceğim, de!

Her ikisi de rahatlamıştı şimdi.

Güneş yakmıyordu artık.

Bütün gökyüzü ağlamaya başlamıştı çünkü.

Ayrılık vaktiydi…

Vedalaşma anı gelip çatmıştı.

Ali, son bir kez babasına var gücüyle sarılmak ve onu doyasıya öpmek istiyor, ama utanıyordu.

Babası dayanamaz, ayrılmak istemezdi o zaman… Bu da, Hz. Resulullah’ı (s.a.a) bekletmek demekti.

Ama kopamıyordu bir türlü babasından…

İmam (a.s) her şeyi anlamıştı…

İlâhî rahmet kapıları olan kollarını Ali’nin boynuna doladı.

Yüzünden, alnından ve yanaklarından öptü emsalsiz güneşini.

Öptü, öptü…

Ali de fırsatı kaçırmayıp hasretle öptü babasını!

Büyüdüğünden beri hasretti böyle bir sahneye… Nasıl da rahatlamış, hafifleyivermişti birden.

Kolları ayrıldığında ikisinin de yüzü ıpıslaktı.

İkisi de gülümsüyordu göz göze.

Zaman durmuş gibiydi…

Ses yoktu…

Nefes yoktu…

Mekân yoktu.

Allah’ım! O ne hâldi öyle?

Biri elini ötekinin omzuna koymuş, diğer eliyle de; “Allah kuvvet versin! Haydi oğul!” dercesine pazısını sıkıyordu hafifçe.

N’olur ağlama öyle Leyla. Sakin ol biraz, n’olur…

Bak, yine dayanamayıp kendinden geçtin işte.

Allah’ım! N’olur sabır ver bana… Bana ve şu garip Leyla’ya…

Ana yüreği bu… Ağlamakta da haklı, yanıp yakılmakta da!” [Sayfa:91]

Yorum Bırak