Kıble Değişikliği

Yazar: beytül ahzan Tarih: 10 Mart 2010 2.9K kez okundu İslam Tarihi Yorum Yok

Hz. Peygamber’in (saa) Medine’ye hicretinden henüz birkaç ay geçmişti ki, Yahudiler tarafından muhalefet sesleri yükseldi. Hicretin tam on yedinci ayında[1], artık Müslümanların kıblesinin Kâbe olacağı ve namaz vakitlerinde Mescidu’l-Haram’a yönelineceği yönünde kesin emir geldi.

Olayın Ayrıntıları: Hz. Peygamber (saa) tam on üç yıl, Mekke’de Beytü’l-Mukaddes’e doğru namaz kıldı. Medine’ye hicret ettikten sonra, ilahi emir, kıbleye eskisi gibi devam etmesi ve Müslümanların da Yahudilerin namaz kıldıkları kıbleye doğru namaz kılmaları yönündeydi. Amaç, aslında eski ve yeni iki dini birbirine yaklaştırmak ve bir çeşit birlik sağlamaktı, ama Müslümanların gelişimi ve ilerleyişleri, muhalif Yahudilerin korkuya ve endişeye kapılmalarına sebep olmuştu; zira Müslümanların günden güne ilerlemeleri, İslam dininin bu gidişle kısa bir müddetten sonra, yarımadayı baştanbaşa kaplayacağını ve Yahudiliğin dinsel fonksiyonunu ve gücünü ortadan kaldıracağını gösteriyordu. Bu yüzden Yahudiler bozgunculuğa başladılar. Onlar çeşitli yollarla Peygamber’e (saa) ve Müslümanlara eziyet ediyorlardı. Örneğin: Beytü’l-Mukaddes’e doğru namaz kılınması hakkında şöyle diyorlardı:

“Muhammed (saa) müstakil bir dine sahip olduğunu ve dininin eski dinleri kaldırdığını iddia ediyor, oysaki onun kendine ait bir kıblesi yoktur, Yahudilerin kıblesine doğru namaz kılıyor.”

Bu söz, Peygamber’e (saa) ağır gelmişti. Gece yarılarında evden çıkıyor, gökyüzünü seyrediyordu. Bu konuda ilahi bir emir nazil olur ümidiyle vahyin inmesini bekliyordu. Nitekim aşağıdaki ayette durum şöyle anlatılır:

“Biz senin yüzünü çok defa göğe doğru çevirip durduğunu görüyoruz Şimdi elbette seni hoşnut olacağın kıbleye çevireceğiz.”[2]

Ayetlerden de anlaşıldığı gibi, kıblenin değiştirilmesinin, Yahudilerin itirazlarının dışında, diğer bir sebep daha vardı. O da imtihan meselesiydi. Maksat gerçek mümini, yalancısından ayırt etmek, Hz. Peygamber’in (saa) bu kimseleri tanımasını sağlamaktı; zira ikinci emri uygulamak yani namazda Mescid-i Haram’a yönelmek, yeni dine olan bağlılığın ve imanın göstergesi sayılıyordu. Kur’an’da bu konu açıkça beyan edilmiştir:

“Senin üzerinde bulunduğun (yönü Kâbe’yi) kıble yapmamız, elçiye uyanları, topukları üzerinde gerisin geriye dönenlerden ayırt etmek içindir. Doğrusu bu Allah’ın hidayete ilettikleri dışında kalanlar için büyük (bir yük)tür.[3]

Elbette İslam tarihi ve yarımadanın durumu incelendiğinde başka sebepler de anlaşılmaktadır.

Birincisi: Tevhid kahramanı Hz. İbrahim’in (as) eliyle tamir edilmiş olan Kâbe, Arap topluluğu için büyük bir öneme sahipti. Böyle bir noktayı kıble tayin etmek, Arapların çoğunun rızasını da beraberinde getirdi ve onları tevhid dini olan İslam’ı kabul etmeye meyillendirdi. Zaten zorlu, inatçı ve medeniyet kafilesinden geri kalmış müşriklerin iman etmelerinden büyük bir hedef olamazdı. Çünkü onların vesilesiyle İslam dini baştanbaşa bütün dünyaya yayılacaktı.

İkincisi: İman edeceklerine dair hiçbir umudun kalmadığı o günün Yahudileriyle, artık mesafeli davranmanın zamanı gelmişti; zira onlar, her fırsatta bozgunculuk yapıyor, birtakım zor sorular öne sürerek, demagoji yaparak Hz. Peygamber’in (saa) vaktini alıyorlardı. Kendilerince ilim sahibi olduklarını göstermeye çalışıyorlardı. Kıble değişikliği, Yahudilerle mesafeli durmanın, açık bir tavır takınmanın ve onlardan uzak durmanın açık göstergesi idi. Nitekim aşura günü orucunun kaldırılması da bu amaçla gerçekleşti. Yahudiler İslam’dan önce aşura gününde oruç tutarlardı. Hz. Peygamber (saa) ve Müslümanlar da o gün oruç tutmakla yükümlüydüler. Daha sonra aşura günü orucu kaldırıldı ve yerine ramazan ayında oruç farz kılındı.

Sonuçta her yönden üstünlüğü olan İslam, kendini öylesine sergilemeliydi ki, onun kemal ve üstünlük yönleri açıkça ortaya çıkmalıydı.

Bu sırada bazıları önceden kıldıkları namazların batıl olduğunu düşünüyorlardı. Onların şüphelerini gidermek için, ilahi vahiy nazil oldu:

“Allah imanınızı boşa çıkaracak değildir, şüphesiz Allah insanlara şefkat edendir, esirgeyendir.[4]

Hz. Peygamber (saa), öğlen namazının daha iki rekâtını kılmışken vahiy emini nazil oldu ve Hz. Peygamber’i (saa) yüzünü Mescidu’l-Haram’a çevirmesini istedi. Bazı rivayetlerde de şöyle gelmiştir: Cebrail (as), Hz. Peygamber’in (saa) elini tutup Mescidu’l-Haram’a yöneltti. Mescitte bulunan kadın ve erkekler de ona uydular. Artık o günden itibaren Kâbe, Müslümanların müstakil kıblesi ilan edildi.

—————

1-Tabakat-ı İbn Sa’d, 1/241-242; İ’lamu’l-Vera Li-A’lami’l-Huda, 81-82. s.
İbn Hişam, Kıblenin değişim tarihini Peygamber’in (saa) Medine’ye hicretinin sekizinci ayının evvelinde olduğunu yazıyor.
İbn Esir ise, şaban ayının ortası olarak kabul ediyor. bk. Sire-i İbn Hişam, 1/606; el-Kamil, 2/80

2-Bakara Suresi, 144

3-Bakara Suresi, 143

4-Bakara Suresi, 143. Amel noktasında iman sözcüğünün kullanıldığı ayetlerden biri de bu ayettir.

————–

Allame Cafer Süphani’nin “Hz. Muhammed’in Hayatı” adlı kitabından alıntıdır.
Sayfa:199


Etiketler:

Yorum Bırak