Kûfe’nin Vicdanı – 1

Yazar: beytül ahzan Tarih: 20 Şubat 2011 3.263 kez okundu Genel Yorum Yok

Çağırtmaçlar en ölçüsüz sesleriyle yollara düşüp, tüm şehir halkına Ulu Camide toplanılacağı emrini verdiklerinde, İbn-i Ziyad, üzerine şarap kokusu sinmiş elbiselerini değiştirmekle meşguldü. Hangisini giyse aynı koku geliyordu; çok sevdiği kara üzüm şarabının kokusu. Testiyle ve büyük bir iştahla içerken dudağının yamacından elbisesine dökülen şarabın kokusu. Bir kez daha giyindi ve soyundu. Pis kokuların hâlâ etrafa yayılışından, sadece elbiselerinin değil, bedeninin bile iğrenç bir şekilde koktuğunu anlamıştı.

Itır esansı katılmış ılık sularla yıkanırken, suyu kirlettiğinin farkına bile varmıyordu. Bir an önce başındaki belayı savuşturup, Rey bölgesindeki sorunların üzerine eğilmek, oraya istediği düzeni oturtmak istiyordu. Uzun zamandır sorunlu olan Rey bölgesini de hizaya getirdikten sonra sorunsuz bir valilikte, stresten, sıkıntıdan uzakta, şarap ve çalgı eşliğinde genç kapatmalarıyla geçireceği gecelerin hayalini kuruyordu. Kaybedeceği valiliğin kendisine sağladığı en önemli ayrıcalık eğlenceydi çünkü ve eğlencelerin en güzeli baş ağrıtacak bir sesin duyulmadığı iktidar günlerinde tertiplenenlerdi. İktidar bu yüzden çok önemliydi.

Oldum olası banyo yapmayı sevmiyordu. Suyun iyice kirlendiğinden emin değildi, ama yetmişti. Hem insanın kalbinin temiz olması değil miydi aslolan! Banyodan çıkıp giyindikten sonra aynanın karşısına geçti. Kaşlarını çattı, ağzını gerdi. Kendi aynasında güzel görünen her canavar gibi dönüp bir o yandan, bir bu yandan aynaya baktı. Kimi zaman bir tapınağın kapısı gibi duran gümüş çerçeveli aynanın önünde hayranlıkla seyretti kendini. Altın işlemeli cepkeninin üzerine kolsuz ipek cübbesini giyindikten sonra, omzundan beline çapraz inen kalın, işlemeli kemerini taktı. Sarığını sıkıca sardı başına. Böyle sıkınca yüzü şişiyor, patlak gözleri yuvalarına biraz olsun giriyordu. Sonra çözdü, gözleri daha fazla dışarı fırlasın, daha öfkeli görünsün diye sarığının ucuyla boynunu bağladı. Böylelikle yüzüne, istediği zaman kullanabileceği korkunç bir ifade verebiliyordu.

İbn-i Ziyad muhafızlar arasında Ulu Camiye vardığında, Kûfeliler çoktan yerlerini almış onu bekliyorlardı. Önce o girdi, valilere has, devasa maun kapıdan. Ardından Kûfe ve Basra eşrafı seğirtti, valiye edepsizlik sayılacak bir davranışta bulunmamaya özen göstererek. En son Şam’dan ve civar illerden gelen tanınmış tüccarlar da ön safta, kendilerine ayrılmış yeri aldı. Her zamanki gibi, halkın omzuna basa basa ilerleyip minbere çıktı. Önce şiddetle etrafı süzdü. İçinden bütün kalabalığa tükürmek geçtiyse de kendine hâkim oldu. Tırmalanmış bir cellât kadar öfkeliydi. Hiddetle ayağa kalktı. Kılıcını iki eliyle kaldırıp burnunun hizasında havaya dikti. Bu duruş cellâtları hatırlatmak, dahası herkesin beynindeki cellâdı uyandırmak içindi.

“Ey insanlar!” diye bağırdı, hakaret eder gibi yüzünü buruşturarak.

“Şimdi size derim ki!” diye devam etti hutbesine.

“Allah’a, imam ve önderinize itaate sarılınız. İhtilaf ve tefrika çıkaranlara uymayınız. Yoksa helak olur, zelil bir şekilde öldürülürsünüz. Bilesiniz ki, sizi uyardık ve katımızda uyarılan kimse için geçerli hiçbir mazeret yoktur!” dedi ve minberden inip bir an önce köşke, o tekin sığınağa varmak için hızlı adımlarla kapıya yöneldi.

İbn-i Ziyad daha camiden çıkmamıştı ki, meydanı dolduran kalabalığın müjdeli haykırışları kulağının dibinde patlamaya başladı. “Müjdeler olsun Kûfe! Ebu Abdullah’ın elçisi Müslim bin Akil geldi!” seslerini duyunca ürktü. Ne yaptıysa gizleyemediği bir korkuyla bakındı etrafına. Her köşeden aynı ses duyuluyor, duyan en gür sesiyle yineliyordu. Kimse, hiç kimse onu umursamıyordu.

Panik içerisinde köşke varıp kapıları kilitletti. Birer rehine gibi yanında tuttuğu Kûfe’nin ileri gelenlerini bir odaya kapattıktan sonra deliler gibi köşkün her bir penceresine koşup etrafı gözlemeye başladı.

Müslim, Kûfe’nin hatırı sayılır kabilelerini bölüklere ayırarak, yağız delikanlıların ellerine tutuşturduğu sancaklarla düzenli bir ordu oluşturmuştu.

“Zalimlerin canı cehenneme!” parolasıyla bir araya gelen insanlar teçhizatına göre sınıflandırılmış, bölükler oluşturulmuştu. Her bölük aynı vakitte yola koyulmuş, caminin ve köşkün çevresini sarmıştı bile.

“Ey yardım olunmuş… Öldür!” nidâları arasında coşan kalabalık anbean katlanarak büyüyordu. Akşam olmadan caminin ve köşkün etrafındaki alanlara açılan tüm sokaklar Müslim’e biat eden Kûfelilerle dolmuştu.

İbn-i Ziyad artık, kapana kısıldığından kesinlikle emindi. Sonun başlangıcındaydı. Kötü şeyler hissediyordu. Ama tüm kozlarını oynamalıydı. İktidar ve onun kendisine hak etmediği halde sunduğu nimetler her şeye değerdi; köşk, şarap, kadın, et… Ve en önemlisi: Kan! Kimseye hesap vermek zorunda olmaksızın canı istediğinde dökebileceği kan!

Elinde, her biri ölümcül bir silaha dönüşebilecek âlim ve tüccar ve eşraf takımı vardı. Rehineler! Onları kullanmaktan başka neler yapabileceğini düşünüyordu. Hani’yi yaralama diyetini ödeyerek iade etmenin yanı sıra, adamlarıyla birlikte Kûfe’yi derhal boşaltmayı teklif etmeyi bile göze aldı. Dışarıdaki kalabalığı gördükçe gitmekten başka çaresi olmadığını anlamıştı. Kaldı ki; Kûfe’den ayrılmasına izin verileceğinden bile emin değildi. Muhafızlar, köşkün damından kalabalığa ok atmaya başlar başlamaz, en üst katın penceresinden bağıra çağıra asıp kesmekten söz etmeye, tehditler savurmaya başladı. Ama kendisine yetişmeyeceğini bile bile taş atanların yüzündeki kararlılığı görünce vazgeçip pencereyi kapattı. Sonra, zaten birçoğu gönülden bağlısı oldukları halde odaya kapattığı rehineleri bir bir çıkarttı. Eğer aşiretlerini geri çeviremezlerse başlarını uçurmakla tehdit etmeye başladı. Köşkün dışına Kesir bin Şihab çıktı önce. Yüreğini saran korkuyu halka bulaştırabilmek için olduğundan daha tedirgin görünmeye çalışıyordu.

“Ey Kûfe halkı! Buradan dağılıp ailelerinizin yanına gidiniz!” dedi heyecanla. “Ayrılıkta, tefrikada aceleci olmayınız, söndürmeye çalıştığımız ateşi körüklemeyiniz. Kendinizi kendi ellerinizle öldürtmeyiniz. Bakın! Mü’min’lerin emiri Yezid’in askerleri yola düşmüş geliyor. Eğer ona boyun eyersek dirlik düzenlik sağlanır. Eğer yatsıdan önce evlerinize gitmeyip, İbn-i Ziyad’la çarpışacak olursanız, o, çocuklara ve süt bebeklerine bile hayatı haram eder, yaşınıza bakmaksızın hepinizi kılıçtan geçirir. Şerefiniz yerlerde sürünür. Kûfe harabeye döner. Bilmiş olun!”

Korku dinleyenlerin içine iyice sinsin diye bir an sustu, başını kaldırıp ürkek gözlerle İbn-i Ziyad’ın penceresine kaçamak bir bakış fırlattı. Kimsenin soluğunu işitmeyince İbn-i Ziyad’ın cumbasını işaret edip devam etti konuşmasına; “Şamlılar gelir gelmez hepinizi cezalandırmaya yemin etmiştir… Dilerim ki Kûfeliler Allah’ın şeriatının dışına çıkmasınlar. Haydi, durmayın dağılın. Canını seven evine dönsün…”

Sözlerini bitirdikten sonra İbn-i Ziyad’ı teskin etmek bahanesiyle tekrar içeri girmek için köşk kapısına yöneldi. Kapının eşiğinde durup halka bir daha döndü; bir hayali daha canlandıracaktı. Sol elinin serçe parmağını havaya kaldırıp, sağ elini bir kılıç gibi boğumuna dayayıp tane tane konuştu;

“Şamlıların iki ucu keskin kılıçları karşısında boyunlarınız o kadar incedir ki!”

Kûfeliler üzerinde bundan daha kötü etki yapabilecek bir cümle düşünülemezdi… Kesir bin Şihab, Kûfelileri en kritik noktasından, zihninden vurmuş bir kese altın kapmak için korkunun tellallığını yapmış, Kûfelilerin tüm enerjisini emmişti. Bir şeyi çok iyi biliyordu çünkü: İnsanların zihnine bir kez varıldı mı, kılıç kullanmadan yenilgiye uğratılabileceklerinin farkındaydı. Kalabalığın gözündeki endişeyi okuyup başardığını anladıktan sonra kapıdan içeri girdi.

“Asıl benim dilimin keskinliği karşısında boyunlarınız çok incedir!” diye mırıldanıp sırıtarak İbn-i Ziyad’ın huzuruna çıktı.

Ardından Kûfe’nin diğer tanınmış simaları; Eş’as, Şevr, Şimr, Şebes ve Haccar çıktılar sırayla. Hepsi Şam tarafını işaret edip oradan gelecek orduyla kalabalığı korkutmaya çalışıyor, “yenilecek ve şerefinizi kaybedeceksiniz,” tehdidini bıkmadan, usanmadan tekrarlıyor, “dağılıp evlerinize gidin, ümmeti bölmeyin, tefrika haramdır,” türünden telkinlerde bulunarak içeri giriyorlardı.

Kesir bin Şihab’ın konuşmasıyla iyiden iyiye gevşemişti Kûfeliler. Nedense insanlar en çok daha önce atlattıkları tehlikelerden korkarlar ya… “Siz bunu yıllar öncede denemiştiniz!” demişti onlara. Kûfe karakterini hatırlatmıştı… Geçmişe olan saplantı geleceği kurma güçlerini bitirmişti ve saplanılan mazi geleceği kirletmeye yetmişti.

Ardından peş peşe gelen tehditlerle dağılmaya yüz tuttu Kûfeliler. Coşku ve hareket yerini koyu gölgelere bırakıyordu…

Mehmet Yavuz Arıtürk

Yorum Bırak