Kûfe’nin Vicdanı – 2

Yazar: beytül ahzan Tarih: 27 Şubat 2011 Genel Yorum Yok



“Eyvah! Güzellik kaybetti, güzellik kaybetti,” diye şaşkınlığını gizleme gereği duymayan, biri yakasız bir gömlek giymiş gül yüzlü birkaç gencin dışında… Herkes yatsıya kadar sığınacağı tekin bir yöne doğru yol almaya çalışıyordu.

“Başlamış hikâyelerle, yarım kalmış hikâyeler arasındaki sayı, yüreksiz insanların sayısı kadardır,” demişti ona tarih dersleri aldığı bir Ehl-i Beyt sevdalısı, İmam Ali’yi anlatırken. “Yarım kalmış aşklar, yarım kalmış kavgalar, yarım kalmış öyküler… Yarım kalmış ne varsa, yarım yamalak insanların eseridir. Gelecek nesillerin tamamlaması mümkün olmayan, zaten tamamlanması da gerekmeyen eserlerin sahipleri sinsi genlerle girmeyeceklerdi başkalarının hayatına ve asırlar sonra tekrar hayat bulmayacaklardı; eğer başlaması gereken her kavga ve onu gerekli kılan sevda, başladığı günkü yüreklilik ve aşkla yaşanmaya devam etseydi… Kaybeden kim olursa olsun, kazanan insanlık olacaktı!”

Birilerinin kıyameti olacak kıyam başlamasına başlamıştı Kûfe’de, ama hedefe bir adım bile kalsa yarım kalacaktı. Çünkü Kûfeliler ölümün adını duymuş, soğuk nefesini ensesinde hissetmiş ve oracıkta ölmemek kaygısıyla dağılmaya başlamıştı bile…

Bunu hisseden sadece Müslim değildi. Az ötede yakasız, beyaz gömlekli gül yüzlü bir genç de şaşkın şaşkın etrafına bakınıyor, ne olduğunu anlamaya çalışıyor, sonra yanılıyor olmak için dua ediyordu. Az öncesine kadar halkın galeyana gelip köşke saldırmasıyla masum bir insana zarar gelmesinden korkarak topluluğu dizginlemeye çalışan Müslim, şimdi dağılmamaları için uğraşıyor, dil döküyordu.

“Şam’dan yola çıksa bile bir ordu buraya bir haftada gelir. Bize bir gecelik direniş yeter!” diyerek halkı dağılmaktan vazgeçirmeye çalışıyordu. Ne var ki düşünme ve muhakeme gücü felce uğramış insanlar için dönüş yolu açılmıştı artık. Çünkü Kûfe beyninde mağlup olmuştu. Birkaç sözcük Kûfelilerin bilinçaltını harekete geçirmeye yetmişti. Kûfeliler önce birbirlerine kaçamak bakışlarla bakındılar. Ne kimse diğerinin gözünün içine bakabiliyordu, ne de gözünün içini gösteriyordu kimseye. Sonra yere baktılar bir süre, daha sonra etrafı izlemeye koyuldular.

Her söz, zehirli dikenler gibi dolanmıştı halkın ruhuna… Korku kızıl bir küheylan gibi ortalıkta dolaşıyordu… Bir müddet yüzleri köşke dönük olduğu halde yavaşça geri çekilmeye başladılar. Kısa sürede duvar diplerinde kümelenmeye başlamışlardı bile.

“Yazık size!” diye hayıflanarak konuşmaya devam etti Müslim; “İzzet ve şerefin ancak Allah’ın, Resulü’nün ve Mü’minlerin olduğunu size kimse öğretmedi mi? Hiçbir zaman ne olacağını asla bilmediğiniz yarın uğruna, elinize geçmiş bu şerefli günü bunca aşağılamanız, ihanetle lekelemeniz, aşkı korkuyla boğmanız ne kadar acı ve aptalca!”

Kalabalık gittikçe seyrekleşiyordu. Artık dağılan kitleyi tutabilmek mümkün değildi, ümidini kesen Müslim, “yazık size!” dedi tekrar. “Eğer inanç yüreklerinize yerleşmiş olsaydı, onu söküp atmak bu kadar kolay olmazdı!”

Her iki tarafta olup biteni bilmek isteyen meraklı kadınlar ve onların getirdiklerini sokak aralarında başkalarına aktaran erkekler, kulaktan kulağa taşınan sırlar, yırtılan örtüler, abartılan tehditler… Ve başlayan endişe, derken samimiyetsizliğin soru işaretleriyle doldurduğu yürekler ve duvar arkalarına doğru çekilmeye başlayan söz sahipleri.

“Bir kocakarının dedikodusuna nasıl inanırsınız?” diye hayıflanıyordu Müslim. “Basit bir hayatta kalma arzusu uğruna verdiğiniz sözler çiğneyerek nasıl geri çekiliyorsunuz.”

“Ey Kûfeliler! Ey Allah’ın kulları…” Müslim halkı ikna etmek için çırpınıyordu ama söyledikleri kimsenin umurunda değildi. Bir Kûfelinin yüreğinde parlamış korku habis bir tümör gibi yayılmıştı. Genişlemiş ve uzamıştı. İlk çekilenler geri dönüp yakınlarını ikna etmeye çalışıyorlardı. Geri çekilmek için bir bahane arayanlar bulmakta gecikmediler. Oğlunu ikna eden analar, babasını ikna eden çocuklar, derken toplandığından daha kısa bir sürede dağılan Kûfeliler…

“Köleler! Aşağılık köleler!” Özgürlük talepleri bir temenniden öteye geçmeyen insanlar, yeryüzüne utanç çizgileri çekerek duvarların arkasına sığınmışlardı. Duygularıyla kabarttıkları nehirde, kaygılarıyla boğuluyorlardı…

“Hainler! İhaneti ezber edenler!” Ne yapıp ediyorsa şaşkınlığını atamıyordu. Ahd ve vefa mektebinin bu mümtaz öğrencisi ihaneti nasıl doğal karşılayabilirdi ki! Etrafına baktıkça kalabalığın eriyip, ara sokaklarda yittiğini görüyordu Müslim. Beş yüz kişi, üç yüz kişi, derken akşam namazını sadece otuz kişi ile kıldı. Namazdan sonra, Kindelilerin mahallesine doğru yürümeye başladı. Amacı Kindelilerle konuşup, onları tekrar toparlamaktı. Ama daha mahallenin girişinde yapayalnız kaldığını fark etti. Etrafında bir Allah’ın kulu yoktu. Yalnızdı, yapayalnızdı. Hem de bir saat öncesine kadar etrafında kenetlenmiş on sekiz bin insan varken.

“Kuşlar uçmaktan usandı, sürünmekten bıkmadınız! Yuh olsun ervahınıza!” On sekiz bin insan, on sekiz bin kuş olmuş, bir an da uçup kaybolmuştu sanki. İhaneti hiç bu kadar yakın ve yoğun yaşamamıştı. Etrafına bile bakınmadan amaçsızca yürüyordu artık.

Nereye gitse, hangi sokağa girse, hangi alana çıksa, yolları düğümlenmiş, kocaman duvarları kol kola girmiş de, geçit vermeyen mermerden bir kent kesilmişti Kûfe. Herkes, ama herkes, verdiği sözleri, ettiği yeminleri bu duvarların ardına çekmişti. Önünden geçtiği evlerin ışıkları sönüyordu bir bir. Bütün pencereler bencillikle perdeli, bahçe kapıları duyarsızlıkla kilitliydi… Ölülerle diriler arasındaki ayrımın giderek silindiği şehirde, seçeneksizliğin ve umutsuzluğun tüyler ürperten bu görüntüsünden gözlerini kaçırdı bir an. Mezarlığa dönüp bir taşın üstüne çöktü. Mağlup, mağdur, mahzun ve ısrarla tekrarlanan bir tarihin koynunda ısıttı, temmuz sıcağında, acıyla üşüyen gövdesini. Boşluğa fırlatılmış bir taş gibi, hasretin bahçesinde düşeceği yeri görür gibi oldu. Amcaoğlunun atalarının yanını. Yapayalnızların yanı başını.

Yürekte zifiri bir acıydı yalnızlık, bu bilinen bir şeydi. Peki ya yapayalnızlık! Bilmiyordu, ama o da öğrenilirdi…

Belki içeri girmemekte diretmiş, belki de bahçe duvarının üzerinde unutulmuş bir çocuk binlerce yıl öncesinden kalma ayaklanmış sıla türküleri okuyordu; bencilliği ve kaygısı olmayan insan sesinin olanca gizi ve güzelliğiyle ve henüz et kemirmemiş süt dişleriyle.

“Ay doğdu üzerimize Veda tepelerinden… Ey elçi! Sen itaat edilmesi gereken bir davetle geldin…”

Bu kör, bu sağır, bu dilsiz şehirde yaşam adına duyduğu tek sesti bu ses. “Yaşam bile sadece cesur insanların tadabileceği bir şölendir,” diye iç geçirdi. Onunla avundu bir süre. Ona eşlik ederek yürümeye devam etti. Ve bir çocuğun türküsüne eşlik ederek, ne kadar yatıştırılırsa, o kadar yatıştırıp çaresizliğini, alanların ağır yalnızlığından ara sokaklara geçerek soluk almaya çalıştı. Gideceği bir yeri olmayan insanların tıkanmış dehşetiyle geçiyordu sokakları.

Alçakça bir hesap tutmuş, sadece üç-beş kişinin kazandığı bir mevzide tüm Kûfe kaybetmişti. Sözde kazananlardan biriydi Kesir bin Şihab. Köşkü kuşatan Mezhic’lileri dağıtmak için olağanüstü çaba harcamıştı, ama işi bu kadarla bitmiyordu. Şimdi de olay çıkarabilecek insanları bir inci ustası gibi kalabalığın arasından seçip ibn-i Ziyad’a teslim etmek için halkın arasında dolaşmaya başlamıştı. Sadece gözlerinden veya ses tonundan değil, soluk alıp vermesinden, hatta kokusundan bile bir insanın hür veya köle olduğunu, hatta neler düşündüğünü bilecek kadar zeki olduğu söyleniyordu.

Hiçbir kanıt olmadan, sadece duygulara dayanan bir seçimle birini gösterip “bunu götürün” diye bir işaret vermesi, yanındaki muhafızların gösterilen şahsı bir suçlu gibi işkence yaparak köşke götürmesine yetiyordu. İbn-i Şihab, iki saattir çakıl taşlarının arasından incileri ayıklar gibi büyük bir kolaylıkla insan seçip köşke gönderiyor, gönderilenler istisnasız idam ediliyordu.

Az ötede, hâlâ şaşkınlığını üzerinden atamamış yakasız, beyaz gömlekli bir genç duruyordu; gaddar bir avcının menzilinde, kınalı bir keklik gibi…

Herkesin panik içinde hızla uzaklaşıp boşalttığı bir meydanda tek başına kalmıştı. Az öncesine kadar burada, verdiği sözün gerektirdiği yerde olan onca erkek, onca kadın, onca insana rağmen yapayalnızdı. Umutsuz bakışlarla bir daha, bir daha bakındı etrafına. Yoktu. Evet, hiç kimse yoktu. Duvarlar bir sünger gibi emmişti kalabalığı sokaklardan…

Kirpiklerin nemlendiği tanıdık bir zamandı. Yıllardır tekrarlanan bildik bir zaman. İnsanların, zarara uğrama tehlikesiyle yüzleştikleri veya kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman utanma duygusunu nasıl çıkarıp attıklarına şahit olan bir zaman…

Rüzgârın uğultusunu duyuyordu. Başı döner gibi oldu, yutkundu. Dibe doğru yuvarlandığı bir uçurumdan duyar gibi oldu kendi sesini. “Kûfe kaybetti!” diye feryat ediyor, ağlıyordu. Elleriyle kulaklarını kapatmasına rağmen ses beyninin içinden geliyordu sanki. Umutsuzluğun, ihanete dönüşünün tüyler ürperten bu görüntüsü karşısında, gözünden akan iki damla düş kırıklığını avucunun içiyle sildi.

Mehmet Yavuz Arıtürk

Yorum Bırak