Kûfe’nin Vicdanı – 3

Yazar: beytül ahzan Tarih: 8 Mart 2011 1.323 kez okundu Genel Yorum Yok

“Güzellik kaybetti, güzellik kaybetti!” diye mırıldanıyordu.

Başlarında tanıdık bir sima olan muhafızların yaklaştığını gördü sonra. Biri soluk, biri parlak iki gözü olan müfreze başı, elindeki kamçısını sallayarak öfke dolu bir sesle bağırıyordu;

“Hey sen!”

O ân eline bir kağıt bir de kalem verilmişti sanki. Kalemin sıcaklığını hissetti avucunun içinde.

“İşte şimdi yazma zamanı!” diyordu ona kalem. “Kendi yazgını yaz! İstediğini seç. Dilediğin kadar yaz!”

Kirli bir kuşatmanın tam ortasındaydı. Etrafını saran muhafızların mızrakları kalemi unutturacak gibi oldu bir an. Daha sivri ve ürkütücüydüler. Üstelik biraz kımıldasa göğsüne saplanacak kadar kararlıydılar. Avuçlarını yumruk yaptı. Sımsıkı sarıldı kağıt ve kaleme. ‘Allah’ım bana güç ver’ diye dua etti sessizce. En güzel rengi gölgelerin rengiyle değişmeye hiç, ama hiç niyeti yoktu.

Artık ellerini açabilirdi, çünkü yazacağını yazmış, kağıt ve kalem avuçlarının içinden sıyrılıp gitmişti. Göğsü, boşalan meydanı dolduracak kadar genişti artık.

“Hey sen!” diye tekrar bağırdı müfreze başı parmağını delikanlının gözüne sokarcasına sallayarak,

“Sen, beyaz gömlekli! Adın ne senin?”

“Adım… Abdul Alâ”

“Buralarda ne arıyorsun?”

“Dolaşıyorum!”

“Dolaşıyormuş! Götürün bunu!”

Elleri arkadan kelepçelenince aşağılayan bir gülümseme ile bakıyordu müfreze başına. Sırtında mızrakların sivri ucunu hissettiğinde dişlerini gıcırdatarak yürümeye başladı.

Barışın, adaletin, eşitliğin, özgürlüğün ve sevginin ölümle kuşatıldığı bir şehirde, hafiften çiseleyen bir bahar yağmuru altında, yalınayak yemyeşil otlarla kaplı kırlarda dolaşır gibi yürüyordu, muhafızların tüm acelesine rağmen. Zorbalık adına; sevgi, onur, ahd, vefa gibi tüm insani değerler bir ihanet saplantısı, bir isyan paranoyası ile yaşamın dışına itiliyorken, o yaşamın ta içine yürüyor gibiydi. Dingin ve kararlıydı.

İçi kıpır kıpırdı köşkün kapısından geçerken. İlk kez vali olarak atananlardan daha sevinçli bir heyecan içindeydi. Kazanmıştı çünkü… “Güzellik kazanmıştı!”

Kelepçeyi bozmak, açılmamasını sağlamak amacıyla, bileklerini kanatmak pahasına bir elini diğerinin etrafında çevirmeye başladı. Çünkü iki elindeki halkaları birbirine bağlayan mil kilit görevi görüyordu ve biraz zorlansa bir daha açılmamak üzere kilitli kalabilirdi…

Valinin cumbalı odasının önüne gelindiğinde kelepçeyi açmak isteyen muhafızlar başarısız olunca bir tebessüm belirdi dudaklarında. Fazla uğraşmadılar, ite kaka valinin karşısına çıkardılar. Elleri arkada olduğu halde salonun ortasında, mızraklara eğri dedirtecek denli dimdik duruyordu.

Bu yüzden, İbn-i Ziyad’ın karşısına çıkarıldığında kelepçelerin açılmamasına sevinmişti. Böylelikle daha dik durabilecekti.

Vakarı ikinci bir elbise gibi giyinmiş genci bir süre süzen ibn-i Ziyad; “Bize işinden haber ver bakalım!” dedi.

“Halk ne yapıyor bir bakayım diye çıkmıştım. İbn-i Şihab beni yakaladı. Başka bir işim yok,” demekle yetindi.

“Emin misin?” dedi ibn-i Ziyad, zeki insanların en şımarık gülüşünü taklit ederek. “Başka bir işin yok muydu gerçekten?”

“Başka işim yoktu,” demekle yetindi Abdul Alâ.

“Peki, diye son soruya geçti ibn-i Ziyad.

“Başka bir niyetle… Mesela… Mesela… Mesela Hüseyn bin Ali’ye yardım etmek niyetiyle evden çıkmadığına, o meydanda bu amaçla bulunmadığına yemin eder misin?”

“…..”

Abdul Alâ belki de Kûfe halkından umut kesmişti. Her türlü yapaylıktan; sahtelikten, ikiyüzlülükten, ihanetten ve böyle insanlarla birlikte yaşamaktan tiksinmişti. Basit bir yalanla kurtulabileceği ve bunun için ne dünyada, ne de mahşerde kınanmayacağını bildiği halde işkencelere göğüs gerip ölümle temizlenmek, kirli bir şehrin kokusunu üzerinden atmak istemişti kısa bir süre dayanarak. Mertliği seçmişti. İnsanoğlunun, yalan ve ihanete ödediği bedelden daha ağırını mertliğe ve dürüstlüğe ödediğini bilerek. Bedel ödemeyi seçmişti. Kimine göre çok uzun; ama aslında utanç içinde geçecek koca bir ömürle kıyaslandığında çok kısa sürecek bir acıya dayanarak…

Kûfe’nin vicdanı olmuş bir delikanlıydı artık. Yüzlerce sözden daha anlamlı, daha etkili bir suskunluğa büründü. Yemin etmekten kaçındı. Bu cesaret karşısında hayrete kapılan ibn-i Ziyad, korku içinde yaşamayı seçmesi için bu gence biraz daha süre tanıdı. Ama Abdul Alâ gözlerini valinin gözlerine dikmiş ağzını açmıyordu.

Dik kafalılığını kan, zulüm ve gözyaşıyla elde ettiği bir iktidarda… Herkesin iki büklüm olduğu bir iktidar meclisinde dimdik durma cüretini gösteren bir genç… Olacak şey değildi. Vali şaşırmıştı, “başına gelecekleri tahmin edebiliyor mu acaba?” diye anlamsız bir soru geçirdi içinden. Böylesine dik durmak, böyle aldırışsız susmak, bir barbarın gözünün içine içine bakmak, böyle onurlu davranmak ölümü seçmekten başka bir şey değildi. Üstelik karşısındaki gencin duruşu ve gözlerindeki kararlılık, başına gelecekleri bilen ve kabullenen bir insanın duruşu ve bakışıydı. Herkes şaşırmakta haklıydı.

Neredeyse saygıyla ürpererek ayağa kalkacaktı ibn-i Ziyad;

“Bunu namazgâha götürün!” dedi ve biraz daha süzdü dimdik duran bu delikanlıyı. “Keşke benim adamım olsaydın,” diye iç geçirdi, hiç kimsenin adamı olmayan bu özgür gence son kez bakarak. Sonra elini bir balta gibi yukarıdan aşağıya çekti;

“Orada boynunu vurun!”

Daha lafını bitirmeden Abdul Alâ’nın tükürüğünü çopur suratının tam ortasında buldu. Muhafızlar arasında köşkten çıkarılmaya zorlanan Abdul Alâ ayağının uzana bildiği yerleri tekmelemeye başladı. İki muhafız arasında, ulaşabildiği bir vazoyu kırabildi ancak. “Soysuz!” diye bağırarak ibn-i Ziyad’a hakaretler yağdırıyordu. Ne ki ibn-i Ziyad bu hakareti çoktan kanıksamıştı. Umursamıyordu. Köşkten çıkarılıp namazgâha götürüldüğünde mızrakların sivri ucunu bedeninde hissediyor, belki de bu yüzden kurak bir mevsimde yağmuru sezmiş çiçeklerin duruluğu ile gülümsüyordu.

Cellâdı korkusunu gizlemeye çalışırken muhafızların arasında kaygısızca namazgâha kadar yürüdü. İçine garip bir neşe yayılmış, aklına kaçmak bile gelmemişti.

Uzaklardan, çok uzak zamanlardan mağdur, mazlum ve mahrum bir ses duydu; hıçkırıklarla düğümlenen bu ses “Allahumme accil farecehu,” diyordu. Bir anlam veremediyse de, inleyen bu sese eşlik eden bir başka sesin ayırdına vardı. Sallanan kırbaçların sesini duyunca içi yandı. Sessizce “amin,” dedi.

“Amin.”

Kimsesizin boynuna daha bir öfkeyle inen kılıçlara has bir ıslık sesi duyuldu önce. Çok geçmeden, defalarca alnını yere dayayıp secde ettiği yerde alnı bir daha yere yapıştı. Başını keserken gözlerini kaçırdılar. Ölmek üzere olan bu gencin gül rengi yüzü insanı öylesine etkiliyordu ki…

Uzaklardan, çok uzak zamanlardan mağdur, mazlum ve mahrum bir ses tekrar duyuldu; hıçkırıklarla düğümlenen bu ses “Allahumme accil farecehu,” diyordu. Bu kez duyan cellâttı! İrkildi. Sendeledi. Dizi üstüne çöktü. Ve düştü.

Mehmet Yavuz Arıtürk

Yorum Bırak