Lebbeyk Ya Huseyn!

Yazar: beytül ahzan Tarih: 26 Mart 2010 Yazı ve Makale Yorum Yok



GİRİŞ

Siz hiç, bir ömür şahadet aşkı ile yanıp tutuşan ve bu aşkına ulaşmak için yıllarca gözyaşı dökmüş ve Rabbinin izni ile şahadet zamanı gelince arkasına bile bakmadan ölümün kollarına koşarak giden bir mücahit gördünüz mü? Ya da daha kundakta süt emen küçük çocuğuna bakıp da, cebinden çıkardığı küçük bir Kuran-ı Kerim’i o küçük ellerine sıkıştırıp ona gelecek olarak Allah’ın kelamını emanet eden bir babayı? Daha yaşamının baharında “ölüm benim sevgilime kavuşma vesilemdir” diyerek tıpkı babası gibi, savaş meydanlarında “Allah-u Ekber” nidasıyla toprağa yığılıp kalan ve ellerini gökyüzüne kaldırıp dua eden bir genç gördünüz mü hiç?

Siz, 6 yaşındaki çocuğundan, babasının savaş meydanlarına gideceğini ve bir daha dönmeyeceğini bilerek ve ona uzun bir seyahate gidermiş gibi “yolluk” hazırlayarak, çocuğunu oyalayan bir anne gördünüz mü?

Ahir zaman çocukları olarak, şahadetin maneviyatından uzak bizler için şahadet mertebesini ve şehitleri ele almak kolay olmasa gerek. Yukarıda betimlemeye çalıştığım durumlardan hangi birine ne kadar şahit olduk acaba? Büyüklerimizden dinlediklerimiz ve kitaplardan okuduklarımızla yetindik sadece. Hür bin Yezid, şehitlerin gıpta ettiği “Hz. Ebul Fazl Abbas” ve “Sarallah” gibi, adları sık sık anıp, bu şahadetin felsefesi üzerine ufacık da olsa tefekkür etmemiş gaflet abidesi bizler o yüce makamlara sahip insanların neden şehit olduklarını sadece iki cümle ile özetlemekteyiz ne yazık ki. Adımızın “Şii” olduğu bu devirde şahadetin mektebimizde büyük önem taşıdığını bildiğimiz halde acaba şahadetle ne kadar alakalı ve söz konusu mertebeyi elde etmek için ne kadar istekliyiz?

İsterseniz öncelik olarak, imamımız olmasından iftihar ettiğimiz ve adı geldiğinde ise yüreklerimizin yandığı aynı zamanda o Kerbela faciasını anımsadığımız “Allah’ın Kanı” olarak büyüğümüzden, küçüğümüze kadar dilimizde dua ettiğimiz Seyyid-is Şüheda İmam Hüseyin’i (as) ve onun misyonunu ele alalım.

FASIL–1

Müminlerden öyle adamlar vardır ki Allah’a verdikleri söze sadık kalırlar. Onlardan kimi adağını yerine getirdi, kimi de beklemektedirler. (Ahitlerinde) hiçbir değişiklik yapmamışlardır. (Ahzâb / 23)

İnsanı sadık kılan şey nedir? Sadakat insan için ne anlam taşır? Tüm bu soruların cevabını eğer İmam Hüseyin’i (as) gerçekten tanımışsak bulabilir ve aynı zamanda idrak edebiliriz. İmam Hüseyin’e (as) göre sadakat,  hakikatin ve imanın özüydü. İmanlı insan Allah’a sadakatiyle varır ve hedeflerine bu sayede ulaşır. İmam Hüseyin’in (as) kıyamının merkezini, her konuşmasının başlangıcını her hedefinin açıklanışının özünde Allah’ın olduğunu ve bunun da Allah’a olan sadakati sonucu oluştuğunu görmekteyiz. İmanın sadakatle eş değer olduğunu unutan bir neslin ferdi olarak, hala anlamamakta neden direniyoruz bunu aklım bir türlü almamakta. İman ve sadakatin eş değerde olduğunu vurgulamıştım. Peki, sadakat ne kadar önemli ve onun varlığı nasıl ispatlanır? Sakadat ne kadar önemli ki, Resul’ün (saa) torunu kendi kanıyla kalmıyor tüm ailesini, sadakatinin ispatı olarak Rabb’ine sunuyor. Kundakta süt emen ve ceddine en çok benzeyen iki oğlu, en zor anlarında yanında bulunan kız kardeşi Zeynep (sa) ve Hz. Ebul Fazl (as). Kardeşi İmam Hasan’ın (as) yadigârı ve emaneti olan Hz. Kasım (as). Hasta haliyle kızgın çöllerde Allah’ın adını zalimler karşısında haykıran İmam Zeynel Abidin (as) ve Ehl-i Beyt’in diğerleri…
Bir Şii’nin ilk görevi tüm insanoğlu gibi önce kendini bilmektir. Bizler örnek aldığımız kişilik ve şahısları yaşantıları ile idrak edebilir ve onları hayatlarımızın her anında hatırlarsak görürüz ki, hem maneviyatta hem de nefsi merhalelerde büyük aşamalar kat edeceğiz.

Üstat Ali Şeraiti’nin de dediği gibi;

İnsan” olma “bilme” ile gerçekleşmektedir. Bunun en yüce belirginliği de kendini bilmedir. “Kendini bilme “ne rastlantısal olarak, ne de daha önceki bir kararlaştırma ile ve ne de gaibi ilham, kalbi duyumsama veya iç ışıması ile olur. Başkası (L’autrui) ile yürüttüğü ilişkilerinden yola çıkarak insan, “ben” (moi)e ulaşmaktadır. “Başka” olanı tanımakla ve duyumsamakla “kendisi”ni keşfetmektedir.

Her konuda ve her aşamada aklımıza ilk gelecek konunun Hz. Resul’ün (saa) hadisinde buyurmuş olduğu gibi “benim ehlibeytim Nuh’un gemisi gibidir, ona binen kurtulur ona yetişemeyen ise helak olur” olmadır.

FASIL–2

Bir Şii olarak şahadet merhalesine ve şahadet konusuna nasıl yaklaşmalıyız? Öncelikle asrın büyük şehitleri İmam Hüseyin (as) ve 72 yareni ile birlikte bizden önceki nesillerde yani, şehit Mutahhari, şehit Beheşti, şehit Nasiriyan ve adlarının bile aklımıza gelmediği nicelerinin örnek yaşantılarını araştırmak ve idrak edebilmek, onların örnek hayatlarını kendi yaşantımıza aksettirmekle başlayabiliriz. Devrimizin, bizlere maddiyat âleminde var olma mücadelesinden başka bir seçenek bırakmadığı, gelecek endişelerimizden dolayı nesillerimizi maneviyat sürecinde yalnız bıraktığımız bir psikolojik savaş ile karşı karşıya olmakla kalmamış bizzat bu savaşın içerisinde yer almışız.

Yine üstat Ali Şeraiti’nin sözü ile devam edeceğim;

“Var olmak, dar, karanlık bir hücredir, kapısı ölüm, penceresi yaşamdır. Pencerelerini bulmamış olanlar ya da yalnız var olmakla yetinecek ölçüde “az” olanlar ile bu “az olmak”tan biraz çok olmaları ya da çok duruma gelenler intiharın kurtarıcı yardımıyla kapıyı açarlar ve kurtuluşa kaçarlar”.

Sizce, nesillerimizi eğitmeme onları maddiyat çukurunda maneviyat eksikliğinden dolayı göz göre göre intihara sürüklemek değil midir?

Neden hala nesillerimizi göz ardı edilmiş ve bir takım gerçekle alakası olmayan ya da üzeri kapatılmış bir Ehlibeyt anlayışı içerisine sürüklüyoruz? İmam Hüseyin (as) ile birlikte 72 yareni ve kerbela olayını her yıl matem törenleri ile ele alan bizler neden İmam Huseyin’in misyonunu ve onun sözlerini dikkate almıyoruz? Bir Şii olarak acaba “Zillet bizden uzaktır” hadisi bizler için bir anlam ifade etmiyor mu? Ehlibeyt’ten nefislerimizi okşayan hadisler nakledip övündüğümüz ve nesillerimizi de böyle kandırdığımız bir durumda acaba kişiler olarak mektebimize ne yarar sağlayabiliriz?

İmam Hüseyin (as) buyuruyor ki:

“İnsanların çoğu dünya kuludur, din ise sadece dillerinde dolanıp durur, dünyadan bir çıkar elde ettikçe dindarlar çoğalır ondan bir zarar görüldüğünde ise dindarlar azalır.”

Bir Şii olarak İslami yaşantımızda olduğu gibi normal yaşantımızda da ne yazık ki, böyleyiz. Yeni yetişen, kendilerini İslami gençlik olarak nitelendiren kişilerin Allah’ın şeriatının temeli olan cihad konusunda vurdumduymazlıkları, aldıkları ailevi ve dini eğitimlerde şüphe uyandırıyor. Bizler dini konularda bizleri su üstüne çıkaracak ayetler ve hadisler ezberlemekte, ehlibeyti örnek aldığımızı ve onlarla iftihar ettiğimiz halde yaşantılarından uzak durmaktayız.

Şahadet konusu her ne kadar bizlere uzak olsa da şunu belirtmekte fayda görmekteyim ki, en azından nesillerimize mektebimizin var oluşunun şahadette yatılı olduğunu ve zillete boyun eğmemekle olduğunu anlatmamız hatta onlara öğretmemiz gerekli olduğunu savunmaktayım.

Nitekim Ali şeraitinin de savunmuş olduğu gibi “şehit olanlar Hüseyin’ce iş yaptılar ve geri kalanlar ise Zeynep’çe iş yapmalılar.” ve ekliyor; “Ali gibi yaşayın, Hüseyin gibi ölün ve Ebu-Zer gibi haykırın”.

Allah’ın davetine lebbeyk diyen bir imamın Şiaları olarak “Lebbeyk ya Hüseyin” diyen bizler acaba “Lebbeyk ya Hüseyin” anlamını bilmekte miyiz? Bunun anlamını belirttiğim gibi İmam Hüseyin anlayıp tanıyarak idrak edebiliriz. Hüseyni yolda olduğunu iddia eden ve onu tanımayan bizler hangi samimi duygularla imamın yolunda olduğumuzu belirtiyoruz. İmamın gerçek takipçisi ve zamanın Hüseyni olan Seyyid Hasan Nasrallah’ın “Lebbeyk Ya Hüseyin” lafzını açıklaması gerçekten bizler için bir Hüseyin takipçisinin nasıl olması gerektiğini anlatıyor.

“Lebbeyk Ya Hüseyin” Yani, bir anne kendi elleriyle çocuğunu savaş meydanına gönderir çocuğu şehit edildiğinde ve kesik başı annesine verildiğinde annesi onu evine götürür ve yüzündeki kanı toprakları siler ve ona der ki; ben senden razıyım Allah senin yüzünü aydın kılsın. Sen beni kıyamet günü Hz. Zehra’nın yanında ak ettin. Ve bir anne bir eş bir kız kardeş ki, geliyor eşine oğluna ve kardeşine savaş elbisesini kendi elleriyle giydiriyor ve savaş meydanına gönderiyor. Yani Zeyneb’in şahadet arzusu ve isteğini Huseyn’e bağışlaması budur lebbeyk ya Huseyn.” Ve ekliyor;

“Herkes duysun dünyanın neresinde bize ihtiyaç duyulursa biz hazır bekliyoruz ve biz sadece kefen giymiş olmayacağız biz kefenimizle birlikte silahımızı da taşıyacağız.”

Bu mesaj bizleredir ki şöyledir tefsiri; Yani, hüseyni bir yol izlediğini iddia eden kişi sadakatini örnek aldığı kişi olan imam Hüseyin gibi Allah katında eyleme dönüştürerek kanıtlayabilir. Bunu kanıtlamanın en büyük yolu Allah katında şehit vermekle olur.

Budur” Lebbeyk Ya Hüseyni’n” anlamı.

Evinde oturup da geleceği için dünya nimetleri biriktiren ve zillet altında yaşayıp da ben Hüseyni yolun takipçisiyim demesinin hiçbir anlamı yoktur İmamın nezdinde.

Gerçeği bir kez daha acı da olsa itiraf etmeliyim ki, bizler bugün imam Hüseyni’n kanını sermaye edinmişiz ve bu kan sayesinde mektep adı altında mal ve mülkler edinmişiz. İmam Hüseyni’n kanı üzerinde politikalar yürütüyor onun davasını sürdürecek Hüseyni talebeler yetiştirmek yerine ehlibeytle alakası olmayan bir yol tutturmuşuz.

Acaba hangimiz bu yolda gerçek bir Şii olarak canımız ve malımızdan vazgeçmişiz? Bizlerden istenen şüphesiz bir şeylerden vazgeçmek değildir ancak en azından Hüseyni kıyamı anlamamızdır.

FASIL-3

Zaman artık ilim ehlinin değil, aşk ehlinin zamanıdır. Şüphesiz ilim ehli yüzyıllarca köprü görevini üstlenerek Hüseyni kıyamı ve mesajını bizlere ulaştırmıştır. İlim ehli taşıyıcılık görevi ile birlikte bayrağı Aşk ehline teslim etmiş ve şimdi aşk ehlinin görevi sadakatini ve bu yolda duruşunu belirtmesidir. Büyük âlimlerin de belirtmiş olduğu gibi artık bu mesajı camilerde yas töreni ve hüzün programları yaparak değil yeniçağda gelecek nesillere ulaştırma görevidir. Hüseynin yolu İslam’ın yeniden dirilişiydi ve onun mesajı da insanlarda yeni dirilişlere neden olmalıdır.

Sözlerimi tamamlamadan önce, bizlere bu mektebin tarih boyunca yeni hüseynileri ve Kerbela çöllerini yetiştireceğini öğreten Hüseyin Beheştî ve 72 yareni ayrıca bizlere Hüseyni bir yolun ve “Lebbeyk Ya Hüseyin’in” anlamını tekrar hatırlatıp yeniden öğreten Zamanın Hüseyni olan Seyyid Hasan Nasrallah gibi hizmetkârlara sahip olan aşk ehlinin karşısında saygıyla eğiliyorum.

FATİH KAHRAMANİ

Yorum Bırak