Nebevi Bir Hadisin Şerhi-2

Yazar: beytül ahzan Tarih: 18 Ağustos 2010 1.9K kez okundu Hadis Yorum Yok


3- Size bir şey emanet edildiğinde, emanete hıyanet etmeğin.

Bu da yine mu’min bir kimsede olması gereken çok önemli bir sıfattır. Emanete hıyanet etmemenin önemini aşağıda nakledeceğimiz iki hadis en güzel şekilde ortaya koymaktadır:

İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Allah’tan korkun ve sizi emin bilip (emanetini) size teslim eden kimseye emanetini eda edin. Hiç şüphesiz eğer Emir-ül Mu’minin Aleyhisselam’ın katili bana (güvenip) bir şeyi  bana emanet etseydi, ben mutlaka onu kendisine eda ederdim.”

İmam Zeyn-ül Abidin (a.s)’ın da kendi şialarına şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Emaneti sahibine iade etmeyi asla ihmal etmeyin; Muhammedi hak peygamber olarak gönderen Allah’a and olsun ki eğer babam İmam Hüseyin (a.s)’ın katili, babamı öldürdüğü kılıcını bana emanet olarak teslim etseydi, ben mutlaka onu (bile) ona geri verirdim.”

Merhum Kuleyni Usul-ül Kafi de İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle nakletmiştir: “Şu (insanların) namazına ve orucuna kanmayın. Zira insan bazen namaza ve oruca adet eder; öyle ki onu terk ederse, dehşete kapılır. Onları doğru söylemeleri ve emaneti sahibine eda etmeleri gerektiği anlarda imtihan edin. (Eğer bunları yaparlarsa, onlara güvenin).”

Elbette bu hadiste, maksat namazın veya orucun küçümsenmesi değildir. Maksat doğru konuşmanın ve emanete riayet etmenin önemini vurgulamaktır. Aslında doğru konuşmayı ve emanete riayeti ilke edinmiş bir kimsenin zaten namaz kılmama veya oruç tutmaması söz konusu olamaz.

Hz. Emir-ül Mu’minin Ali (a.s)’ın şöyle buyurduğu nakledilmiştir: “Din ehli olan kimselerin bir takım naşaneleri vardır ki onlarla tanınırlar: Bunlar, doğru konuşmaktır, emaneti (sahibine) eda etmektir,  yakınlarına sılayı rahimde bulunmaktır, zayıf-müstaz’af olan kimselere merhamet etmektir…”

Resul-i Kibriya Efendimiz (s.a.a)’den de şöyle nakledilmiştir: “Emaneti olmayan (emaneti riayet etmeyen) kimsenin, imanı olmaz.”

Yine şöyle buyurmuştur: “Emanet ehli olmak (emanete hıyanet etmemek), insanı zenginleştirir; hıyanet etmek ise insanı fakirleştirir.”

Yine şöyle nakledilmiştir Efendimizden (s.a.a): “Ümmetim birbirlerini sevdikleri, birbirleriyle hediyeleştikleri, emaneti sahibine eda ettikleri, haramdan kaçındıkları, misafirperver oldukları, namazı kıldıkları ve zekatı verdikleri müddetçe hayır üzere olurlar. Ama bunları yapmadıkları zaman kıtlık ve yağmursuzluğa tutulurlar.”

İmam Cafer-i Sadık (a.s) ashabından birisine şöyle buyurdu: “Hz. Ali (a.s)’ın Resulullah (s.a.a)’in yanında o (yüce) makama nasıl ulaştığına bakıp ondan ayrılama (hayatında onları tatbik etmeye bak. Ali (a.s) o makama doğru konuşması ve emanete riayet etmesi sayesinde ulaştı.”

Yine İmam-ı Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Kulların Allah Azze ve Celle katında en çok sevileni, doğru konuşanı, namazı muhafaza edeni (namazı yerli yerinde kılanı) ve Allah’ın farz kıldığı diğer görevleri (hakkıyla) yerine getireni ve emaneti sahibine eda edenidir.” Sonra şöyle devam etti: “Kim kendisine terslim edilen bir emaneti sahibine iade ederse, boynunda olan bin cehennem bağını açmış olur.”

Yine Merhum Şeyh Mufid İhtisas kitabında İmam Cafer-i Sadık (a.s)’dan şöyle nakletmektedir: “Hiç şüphesiz Allah Tebareke ve Teala  bizim sevgimizi ve vilayetimizi size farz kılmıştır. Yine bize itaat etmeyi de size farz kılmıştır.  Şunu bilin ki kim kendisini bizden sayıyorsa, bize uysun.  Bizim şanımız ve özelliklerimizden, takva ve  (Allah’a itaat yolunda) çaba sahibi olmaktır, emaneti sahibine iade etmektir, ister iyi birisi olsun, isterse kötü; sılayı rahimde bulunmaktır;misafirperver olmaktır; (bize) kötülük edeni affetmektir. Kim bize uymaz ve bizim yaptıklarımızı yapmazsa, bizden değildir.”

İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın bu konulardaki bir diğer önemli hadisi ise şöyle nakledilmiştir: “Allah Tebareke ve Teala Peygamberleri ahlakın yücelikleriyle şereflendirmiştir. Kimde bu sıfatlardan olursa, bundan dolayı Allah’a hamd edip şükretsin.  Kimde de olmazsa, Allah’a yalvarıp sızlasın ve o sıfatları ona da vermesini istesin.” Ravi diyor ki İmam (a.s)’a dedim ki: “Feda olayım sana bu sıfatlar nelerdir?” Buyurdu ki: “Takva, kanaatkar olmak, sabır, şükür, (yapılan kötülüklere karşı) tahammülü olmak, haya, cömertlik, şecaat ve cesaret, hamiyetli olmak, iyilik, doğru konuşmak ve emaneti sahibine eda etmek.”

Bu konuyu ibretli bir öyküyle noktalamak istiyoruz.

İmam Sadık (a.s)’ın ashabından Abdurrahman b. Seyyabe şöyle diyor: “Babam Seyyabe dünyadan göçtüğü zaman, arkadaşlarından birisi bizim yanımıza gelerek evin kapısını çaldı.  Yanına gittiğimde, bana başsağlığı ve teselli verdikten sonra dedi ki: “Baban ardında bir şey bırakmış mı?” Ben de hayır dedim, bir şey bıraktığı yok.  Bunu duyunca adam, içinde bin dirhem bulunan bir keseyi bana verdi ve şöyle: “Bunu iyi koru ve ondan kazanacağın geliri ve kazancı kendi ihtiyaçlarında kullan.” Ben annemin yanına giderek bu olaydan duyduğum sevinci kendisiyle paylaşmak istedim.  Gece olunca babamın arkadaşlarından birisinin yanına gittim. O benim için bir miktar kumaş aldım. Onları bir dükkanın kapısına yığdım ve satmaya başladım. Allah-u Teala bu yolla bana büyük bir bereket nasip etti. Bilahare hac mevsimi gelip çattı. Birden hacca gitme arzusu içime doğdu: “Bunun üzerine annemin yanına vararak dedim ki: “Benim içime hacca gitme  arzusu doğmuştur.” Annem bana dedi ki: “Önce ana Para sahibi olan filan kimsenin parasını kendisine iade et. Ben o parayı hazırlayıp ona götürdüm. Bunu görünce adam (götürüp vermemi beklemiyor olacak ki) sanki parayı kendisine bağışlamış gibi oldum. Bu yüzden bana dedi ki: “Bu parayı azımsadın herhalde. Eğer öyle ise daha fazla vereyim.” Dedim: “Hayır, ama benim gönlüme hacca gitme arzusu doğmuş. Bu yüzden malınızın kendi yanınızda olmasını istedim.” Bunun ardından hacca gittim. Hac amellerini yerine getirdim. Medine’ye döndüğümde diğer bir çok insan gibi ben de İmam Cafer-i Sadık (a.s)’ın yanına gittim. Halkın arkasında oturdum. O zaman daha oldukça genç bir delikanlıydım. Bir çoğu sorularını sorup, İmam’dan cevap aldıktan sonra meclisten ayrıldılar. Bir miktar ortalık yalnızlaşınca,  İmam’a yaklaştım. İmam (a.s) bunu görünce “Bir isteğin mi var?” buyurdu. Ben de kurbanınız olayım, ben Abdurrahman b. Seyyabe’yim.” Buyurdu ki: “Baban ne oldu?” Ben de “Dünyadan göçtü” dediğimde İmam (a.s) üzüldü ve onun için rahmet diledi ve daha sonra şöyle buyurdu: “Ardında bir şey bıraktı mı (miras gibi)?” “Hayır” dedim. “O halde nasıl hacca geldin?” deyince, ben olayı baştan anlatmaya başladım. Bize parayı veren adamdan bahsedince, ben daha sözümü tamamlamadan  buyurdu ki: “O adamın bin dirhemini ne yaptın?” Ben de kendisine iade ettiğimi bildirdim. “İyi bir iş yapmışsın” buyurdu. Ardından, “Sana bir tavsiye ve vasiyette bulunmamı ister misin?” deyince, evet dedim. İmam (a.s) şöyle buyurdu: “Doğru konuşmayı ve emaneti riayet etmeyi hiçbir zaman bırakma. Zira bunu yaparsan, aynı şu parmaklarım gibi insanların mallarına ortak olursun. (Bunu söylerken parmaklarının arasını birleştirdi).  Abdurrahman b. Seyyabe diyor ki: “Ben İmam (a.s)’ın vasiyetini muhafaza ettim. Durumum çok iyileşti. Öyle ki bir ara üç yüz bin dirhem Zekat verdim.”

4- Gözlerinizi (haramlara) kapayın.

İnsan oğlunun müptela olduğu günahların bir çoğu göz kanalıyla gerçekleşmektedir. Bu yüzden İslam buna bir önlem alarak mu’minlerin gözlerine hakim olmalarını öğütlemiş ve bir taraftan göze hakim olmamanın getireceği vahim sonuçları ve dünyevi, uhrevi sonuçları hatırlatmış, diğer taraftan göze hakim olmanın insanın hayatındaki faydalarını ve buna karşılık alacağı sevaplara  vurgu yapmıştır.

Evet haramlara karşı göze hakim olmak mu’minlerin özelliklerinden birisidir. Emir-ül Mu’minin Ali (a.s) Hemmam hutbesi diye meşhur olan bir hutbesinde bu konuda şöyle buyurmaktadır:

“O (mu’minler)in konuşmaları doğruluk üzeredir. Giyimlerinde ise itidalli davranırlar (bu israftan ve gereksiz harcamalardan kaçınırlar). Yürüyüşlerinde alçak gönüllüdürler. Gözlerini Allah’ın kendilerine haram kıldığı şeylere kapatırlar. Kulaklarını kendilerine faydalı olan ilimleri dinlemeğe adarlar…”

İmam Sadık (a.s) da şöyle buyurmaktadır:

“(Harama) bakmak, Şeytan’ın zehirli oklarından birisidir. Nice bakışlar vardır ki ardında uzun teessüf ve üzüntüler bırakır.”

Diğer bir hadiste ise şöyle buyurmaktadır:

“(Haram nitelikli) bakış Şeytan’ın zehirli oklarındandır. Kim bu (haramı) başka bir şey için değil, sadece Allah rızası için terk ederse, Allah (Azze ve Celle) ona öyle bir emniyet ve iman verir ki onun tadını (bütün vücuduyla) hisseder.”

Yine bir diğer hadisinde Şöyle buyurmuştur İmam Sadık (a.s):

“Kim bir kadınla karşılaşır ve (ona bakmamak için) gözünü göğe kaldırır veya gözünü kapatırsa, daha gözünü açmadan Allah onu hur-ül ayn ile evlendirir.”

Resul-ü Ekrem (s.a.a)’den de şöyle nakledilmiştir:

“Kim bir kadına haram olduğu halde bakarsa, Allah gözünü ateşle doldurur.”

Yine buyurmuştur:

“Kadınların güzelliklerine bakmak, Şeytan’ın oklarından birisidir; kim bunu terk ederse, Allah ona, onu sevindirecek bir ibadetin tadını tattırır.”

Tabi bu hadislerde kadınlara bakmanın özellikle vurgulanmasının anlamı, kadınların erkeklere şehvet dolu bakışlarının caiz olduğu değildir haşa. Çünkü bu da açıkça Kur’an-ı Kerim’de yasaklanmıştır. Daha çok erkekler bu belaya müptela oldukları ve daha çabuk etkilendikleri içindir.

Şu hadisler de Hz. Emirül Mu’minin’den nakledilmiştir:

“Gözler Şeytan’ın tuzaklarıdır.”
“Bakış fitnelerin öncüsüdür.”
“Nice bakış vardır ki ardında hasret ve üzüntü bırakır.”
“Kim gözünü (harama) kapatırsa, kalbini rahatlatır.”
“Kim bakışlarını serbest bırakırsa, ölümünü kendine doğru yakınlaştırır.

İLK BAKIŞ

Şunu hepimiz biliyoruz ki bakışlar aynı değildir. Bazen bakışlar tesadüfidir. Yani aniden insan karşılaşıyor. Yani bir anlamda bakmıyor görüyor. İkincisi sadece tanıma maksatlı ve hiçbir şehvet maksadı olmadan bakmak ve bilahare (Allah korusun) şehvet ile olan ve kötü niyetli bakış. İslam birinci ve ikinci bakışa izin vermiş ama üçüncüyü yasaklamıştır. Bu yüzden buyurmuştur ki ilk bakışlar (ki ya tesadüfi oluyor veya tanıma maksatlı) caizdir. Ama ikinci ve daha sonraki bakışlar (yani birinci bakışın ardından devam eden bakışlar) caiz değildir. Çünkü bu bakışların şehvet maksatlı olma imkanı çok fazladır. Bu yüzden İslam bir tedbir olarak ve mu’minleri günah, fitne ve fesattan korumak için bu tip bakışlardan sakındırmıştır. Şimdi bu konuda nakledilen hadislerden bazı örnekler.

Hz. Ali (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: “Adamın birisi Resulullah (s.a.a)’e ‘İnsanın yanından geçen bir kadına bakması nasıldır?’ diye sorunca şöyle buyurdu:

“İlk bakış senin hakkındır (yani günah değildir). İkinci bakış senin aleyhinedir. Üçüncü bakış ise Şeytan’ın zehirli oklarından birisidir. Kim bunu başak bir maksatla değil, sadece Allah rızası için terk ederse, buna karşılık Allah, ona tadını tadacağı bir iman nasip eder.”

İmam Cefer-i Sadık (a.s)’dan da şöyle buyurduğu nakledilmiştir:

“Birinci bakış senin hakkındır (sakıncasızdır). İkinci bakış aleyhinedir (caiz değildir). Üçüncü bakışta ise helak olmak vardır.”

Resulü Ekrem (s.a.a)’den nakledilen bir hadis de şöyledir:

“Kim komşusunun evine uzanır ve orada bir erkeğin ayıp yerine veya kadının saçına veya bedeninden bir yerine bakarsa, onu dünyada kadınların ayıplarını takip eden münafıklarla haşretmesi Allah’ın üzerine bir hak olur. Ayrıca Allah, onu rezil-rüsva etmeden dünyadan götürmez. Ahirette ise avret mahallini insanlara aşikar eder. Kim gözünü bir kadına haram bakışla doldurursa, Allah da kıyamet gününde onun gözlerine  ateşli çiviler doldurur ve insanlar hesaptan kurtulana dek öyle kalır, ardından ateşe atılması emredilir.”

Allah-u Teala hepimizi bu tür bela ve günahlardan korusun. Şimdi eğer bir kimse geçmişte bu günah ve pisliğe müptela olmuşsa, ilk vazifesi hemen tevbe edip bir daha bulaşmamaya kararlı olmaktır. Büyük Sahabi Abdullah b. Mes’ud’un, hasta bir namahrem kadının ziyaretine gidip haram ve şehevi bakışlarla ona bakan birisine şöyle dediği rivayet edilmiştir:

“Eğer iki gözünü kaybetmiş olsaydın, bu senin için o namahrem kadının ziyaretine gidip de ona haram ve hain bakışlarla bakmandan daha iyi olurdu. Zira bu haram bakış senin kabinde öyle bir arzu meydana getirir ki ancak iki yolla kalbinden çıkıp gidebilir: Ya gerçek bir tevbe ve pişmanlık gözyaşlarıyla, ya da nefsine uyup kalbindeki arzuyu gerçekleştirmeğe çalışmakla. İkinci yol insanı cehenneme, birinci yol ise cennet ve saadete götürür.”

Şimdi de bu günahtan kaçınmanın sonuç ve mükafatları hakkında biraz daha durmak istiyoruz.

Biraz ileride bu konuda Resulullah (s.a.a)’tan şu hadisi nakletmiştik:

“Kadınların güzelliklerine bakmak, Şeytan’ın oklarından birisidir; kim bunu terk ederse, Allah ona, onu sevindirecek bir ibadetin tadını tattırır.”

Buna ilaveten şu hadis de Efendimiz (s.a.a)’den nakledilmiştir:

“Gözlerinizi (haramlara) kapayın, acaiplikler görürsünüz.”

İmam Muhammed-ül Bakır (a.s)’dan da şu hadisi nakletmişlerdir:

“Kıyamet günü  üç göz hariç, bütün gözler ağlayacaktır: Allah yolunda uyumayan göz, Allah korkusundan yaşaran göz ve Allah’ın haramlarına kapatılan göz.”

Burada ilginç ama gerçek olan bir öyküyü de inşaallah ibret vesilesi olsun diye nakletmek istiyoruz.
“Rivayet edildiğine göre bir gün bir müezzin, ezan okumak için minareye çıkar. Ezanı okuyup bitirdikten sonra, inmeden önce çevredeki evlere şöyle bir göz gezdirir. Tam o sırada evlerin birisinde yüzünü başını yıkayan bir kıza gözü takılır. Gözünü bir türlü çekemez ve hain bakışlarını devam kız içeriye girene kadar devam ettirir ve böylece gönlü ona bağlanır. O içeriye girince, o da aşağıya iner ve öylesine kendi kaybeder ki her zamanki gibi camiye namaza gideceğine, doğrudan kızın bulunduğu kapıya yönelip kapıya çalar. Kızın babası kapıyı açtığında müezzini kapıda bulur ve şaşkın bir vaziyette ona ne istediğini sorar. O da direk “Kızını istemeğe geldim!” der.

Ev sahibi hayretler içerisinde biraz düşündükten sonra, şu cevabı verir: “Arkadaş biz Müslüman değiliz ve Yahudi’yiz İnancımız gereği Müslüman’a kız veremeyiz. Bizden evlenmek isteyen kimsenin önce bizim dinimizi kabul etmesi gerekir!”

Nefsani hevesleri gözünü kör eden ve düşünme gücünü kaybeden müezzin, biraz düşündükten sonra “Tamam der, sizin dininize girmeğe hazırım.” Tam böyle bir fırsatı kollayan Yahudi “Öyleyse anlaştık, kızımızı sana verebiliriz!” cevabını verir. Bilahare gereken konuşmalar, anlaşmalar yapılır ve müezzin evine döner. Daha sonra belirlen vakitte onların evine gidip Yahudiliğe girme, ardından da evlilik merasimi gerçekleşir. Gelin ve damada evin yukarı katını hazırlarlar. Sıra damadın gelinin yanına gitmesine gelir. Kendini kaybeden ve hevesinden ne yaptığını şaşıran damat bey, aceleyle basamakları ikişer ikişer adımlayıp hızla yukarıya doğru  çıkarken, aniden ayağı kayıp evin avlusuna yuvarlanır ve aldığı darbeyle hemen oracıkta can verir ve arzusuna varmadan kafir bir şekilde gideceği yere gider ve hem dünyasını, hem de ahiretini bir heves uğruna bu şekilde ucuz  kaybeder!”

Evet gerçekten de kontrolsüz bir bakışın insanı nerelere götürebileceğinin gerçek ve hazin bir öyküsüdür bu. Rabbim hepimizi şeytani ve nefsani heveslerin şerrinden korusun.

5- Cinsel organlarınızı haramlardan koruyun.

Evet bu da mu’min insanların hayatlarında son derece dikkat etmeleri gereken bir tehlikedir. Bir çokları vardır ki hayatlarında çeşitli günahlardan kendilerini koruyup kaçınabiliyorlar. Ama şehvet ve cinsel günahlarla karşılaştıklarında kendilerini kaybediyorlar. Hadis- şerifte de bunu ayrıyeten dile getirilmesi de belki bu önemine binaendir. Kur’an-ı Kerim’de Hz. Yusuf gibi Peygamber olan bir kimsenin dilinden nakledilen cümle de aslında bu meselenin ne kadar zor ve çetin bir imtihan olduğunun açık bir delilidir. Hz. Yusuf Mısırlı kadınların nefsani hevesleri ve vesveseleriyle karşılaşınca şöyle yalvardı Rabbine:

“Ey Rabbim, zindan benim için bunların beni çağırdığı şeylerden daha sevimlidir. Eğer sen beni onların hilelerinden korumazsan, ben de onlara meyledebilirim.”

Bu yüce insanın bu cümlesinden şu anlıyoruz ki zindanın zorluklarına tahammül etmek, bu şeytanı vesveselerin baskısına tahammül etmekten daha kolaydır. Bu yüzden de hepimiz Hz. Yusuf gibi bu belalara karşı Allah’a sığınıp ondan yardım dilemeliyiz. Nitekim Hz. Yusuf’un da bu duası kabul oldu ve Allah-u Teala ona yardım ederek bu beladan kurtardı.

İşte bu zorluktan dolayı Allah-u Teala bu günahtan kendilerini muhafaza edenlere büyük sevap ve mükafatlar vaat etmiştir. Bu konuda aşağıdaki hadislere dikkatinizi çekiyorum:

İmam Muhammed Bakır (a.s):

“Karın ve cinsel organın iffet ve korunmasından daha faziletli bir şeyle Allah’a ibadet edilmemiştir.”

İmam Muhammed Bakır (a.s):

“Hiç şüphesiz en faziletli ibadet, karın ve cinsel organın iffetinin korunmasıdır.”

Allah Resulü (s.a.a):

“Benden sonra ümmetim için üç şeyden dolayı korkuyorum: Hakkı tanıdıktan sonra sapmak,  saptırıcı fitneler ve karın ve cinsel organ şehveti.”

İmam Cafer-i Sadık (a.s):

“Siz anne ve babanıza iyilik edin ki çocuklarınız da size iyilik etsin ve siz insanların namuslarına karşı iffetli davranın ki onlar da sizin namusunuza karşı iffetli davransınlar.”

Enes İbn-i Malik diyor ki, bir gün Allah Resulü (s.a.a) Ashabının yanına gelerek şöyle buyurdu:

“Kim benim için iki şeyin garantisini verirse, ben de ona cennet garantisi veririm.” Ashaptan birisi “Ben bu garantiyi veriyorum” deyince, şöyle buyurdu: “Kim bana iki çenesinin arasındakini (dilini) ve iki ayağının arasındakini korumayı taahhüt ederse, ben de ona cenneti taahhüt ederim.”

İmam Sadık (a.s) da kendi dostlarına şöyle buyurdu:

“Allah’tan sakının, Allah’tan sakının; İlahi takvayı, doğru konuşmayı, emaneti eda etmeği ve karın ile cinsel organın iffetini korumayı asla bırakmayın. Bunlara dikkat ederseniz, cennetin yüce derecelerinde bizimle birlikte olursunuz.”

Yüce Resulullah (s.a.a)’den şu güzel hadisi de birlikte dinleyelim:

“Allah-u Teala kendi gölgesinden başka bir gölgenin bulunmadığı (kıyamet) gününde, yedi kişiyi kendi (rahmet ve lütfünün) gölgesinde yer verecektir: Adalet sahibi imamı, Allah Azze ve Celle’nin ibadetinde büyüyen genci, camiden çıktığında bir daha oraya dönünceye kadar gönlü orada kalan kimse, Allah Azze ve Celle’nin itaati için bir araya gelip Allah’ın itaati için ayrılan iki arkadaş, kimsenin olmadığı bir yerde Allah Azze ve Celle’yi hatırlayıp gözleri yaşaran (ağlayan) kimse, hasep ve nesep sahibi güzel bir kadının, kendisini (günaha) davet ettiği halde “Ben Allah’tan korkuyorum” deyip (onu reddeden) kimse ve sadaka verip de verdiği sadakayı başkalarından saklayan kimse, öyle ki sağ elinin verdiğinden sol elinin haberi olmasın (mübalağa için söylenmiştir).”

Bu konuda bir ibretli öykü daha:

Allah Resulü (s.a.a)’den şöyle nakledilmiştir:

“Bir gün üç kişi beraberce seyahate çıktılar. Onlar gittikleri bir dağın tepesinde bulunan bir mağarada ibadete meşgul oldular. Bu arada dağın yukarısından çok bir büyük kaya taşı yuvarlanıp onların bulunduğu mağaranın ağzını kapattı ve onlar içeride mahpus oldular. (Bazı rivayetlerde ise onlar yağan yağmurdan korunmak için o mağaraya sığınmışlardı.) Bu durumu görüp artık oradan normal şartlarda çıkamayacaklarını ve ölümlerinin kesin olduğunu gören üç arkadaş: “And olsun ki bizim artık buradan çıkmamız mümkün değildir. Gelin samimi bir şekilde Allah’a yalvarıp her birimiz eğer Allah için halis bir amel işlemiş isek, onu Allah’a arz edelim; belki bu vesileyle Allah bizi buradan kurtarsın!” dediler ve başladılar anlatmaya.
Birisi şöyle dedi: “Allah’ım sen biliyorsun ki ben çok güzel bir kadına aşık olmuştum ve ona kavuşmak için çok mal ve servetimi harcadım ve bilahare ona kavuştum, ama aniden cehennemi hatırlayarak senden korkup o kadından uzaklaştım ve günaha düşmedim. Allah’ım ne olursun bu taşı mağaranın ağzından uzaklaştır.”
Bu sözlerin ardından kaya yarılıp bir  miktar aralandı.

Diğeri ise şöyle seslendi Allah’a: “Allah’ım sen biliyorsun ki ben bir grup insanı, her birini yarım dirhem almaları karşılığında tarlamda çalışmaları için tuttum. Onlar, işlerini bitirdiklerinde ben ücretlerini kendilerine ödedim. Ancak onlardan birisi ‘Ben iki kişinin çalıştığı kadar çalışmışım, Allah’a and olsun ki bir dirhemden azını almam’ deyip yarım dirhemi atarak çekip gitti. Ben onun yarım dirhemini çalıştırdım. Tohum alıp tarlama ektim ve bir hayli ürün elde ettim. Daha sonra yarım dirhemin sahibi gelip benden hakkını istedi. Ben de yarım dirhem yerine ona (paranın aslı ve karıyla birlikte) tam on sekiz bin dirhem ödedim. Allah’ım, sen biliyorsun ki ben bunu senden korktuğum için yaptım. Ne olursun bu taşı mağaranın ağzından uzaklaştır.”

Bu sözlerin ardından da kayanın yarığı biraz daha genişledi, öyle ki dışarıyı görüyor ama çıkamıyorlardı.
Üçüncü şahıs ise şöyle yalvardı Allah-u Teala’ya: “Allah’ım sen biliyorsun bir gün benim annem ve babam evde uyumuşlardı. Ben bir ara bir kap süt doldurup içmeleri için onların yanına getirdim. Kabı bırakıp gitmek istedim, ama içine bir haşarat falanın girmesinden korktum. Uyandırmak istedim, ama belki rahatsız olurlar diye buna da gönlüm razı olmadı. Bu halde başlarının ucunda onlar kalkıncaya kadar bekledim! Allah’ım, sen biliyorsun ki ben bunu sırf senin rızan için yaptım. Ne olursun şu taşı mağaranın ağzından uzaklaştır!” Bu sözlerin ardından kayanın üzerinde büyük bir yarık meydana geldi ve onlar rahatlıkla dışarıya çıkıp kurtuldular.”

Burada konumuzla alakalı olduğu için Şeytan mel’undan da bir iki nasihat dinleyelim:

Şeytan’ın Hz. Nuh (a.s)’a öğütleri: “Ey Nuh .. üç yerde beni hatırla; zira o üç yer, benim insana en yakın olduğum yerlerdir; (bil ki ben o üç yerde insanı aldatabilirim):   Gazaplandığın zaman beni hatırla; iki kişi arasında hüküm vermek istediğin zaman beni hatırla; yalnız bir yerde (yabancı namahrem) bir kadınla yalnız başına kaldığın zaman beni hatırla.”

Hz. Musa (a.s) bir gün oturuyordu. Şeytan mel’un başında rengarenk bir külah ile onun yanına geldi. Külahını başından alıp bir yana koydu ve selam verdi. Hz. Musa (a.s) kim olduğunu sordu. O da ben İblis’im, dedi. Neden geldin diye sordu Hz. Musa (a.s). Dedi ki Allah katında sahip olduğun yüce makamdan dolayı sana selam vermek için buraya geldim.

“Başında ki şu külah da neyin nesi?” diye sordu Hz. Musa. O da “Bununla insanların kalbini çeliyorum” cevabını verdi.

Hz. Musa tekrar sordu: “Hangi işleri insanoğlu yaptığında sen ona musallat oluyorsun.?”

Şeytan şu cevabı verdi: “Ucba kapılıp kendisini beğendiği, amelini çok gördüğü ve günahlarını unuttuğu vakit.”

Ardından şöyle devam etti: “Ben seni üç şeyden sakındırıyorum:

1- Hiçbir zaman namahrem bir kadınla yalnız kalma; zira ne zaman bir erkekle bir kadın yalnız kalırsa, üçüncüleri ben olurum.
2- Allah’a verdiğin her sözü mutlaka yerine getir.
3- “Bir sadaka vermek istediğin zaman, onu (hemen) yerine getir. Zira bir kul sadaka vermek istediği zaman ben onun yanına takılır, onu vazgeçirinceye kadar uğraşırım.”

Hz. Davud (a.s)’ın oğlu Hz. Süleyman’a şöyle nasihatte bulunduğu rivayet edilmiştir:

“Ey oğlum, aslanın, hatta aslanların ardında yürü, ama (namahrem) kadının ardından yürüme!”

Allah Resulü’nün şu mübarek hadisi de çok önemlidir, buyuruyor ki:

“Her insanın zinadan bir nasibi vardır. Gözler zina eder; onların zinası (harama) bakmaktır. Eller zina eder; onların zinası dokunmaktır. Ayaklar zina eder; onların zinası (harama doğru) yürümektir. Ağız zina eder; onun zinası öpmektir. Kalp de (günahı yapmayı)  kasteder, arzular. Artık cinsel organ da o günahı yapma imkanı ya bulur yada bulmaz.”

Bu bölümü bir başka ibretli öyküyle bitirmek istiyoruz:

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle rivayet edilmiştir:

“Bir kadın geminin birisinde yolculuk yapıyordu. Meydana gelen fırtına neticesinde gemi parçalanıp battı ve o kadın bir tahta parçasının üzerinde yüzerek bir adaya çıktı. Adada bir müddet dolaştı ve aniden bir haramiyle karşılaştı. Adam kadını görünce şaşırarak ona, “Sen insan mısın, cin misin?” diye sordu ve ardından beklemeden onun üzerine yürüyüp onunla zina yapmaya yeltendi. Fakat bir anda kadının tir tir titrediğini gördü. Adam kadına niye böyle yaptığını ve neden korktuğunu sordu. O da “Bizi gören Allah’tan korkuyorum!” dedi.

Adam o ana kadar böyle bir şeyi yapıp yapmadığını kadına sordu. O da “Hayır dedi, yapmamışım.”
Bunu gören adam kendine gelip şöyle dedi: “Ben Allah’tan korkmaya senden daha çok müstahakkım. Zira sen ömründe bu işi hiç yapmadığın halde, şimdi de zorla yapmaya mecbur kılındığın halde yine de Allah’tan korkuyorsun. Ama ben bu işi defalarca yapmışım. O halde ben Allah’tan daha çok korkmalıyım. Artık ben de tevbe ediyorum, Rabbime dönüyorum” dedi ve o çirkin günahtan vazgeçti ve kadını alıp o adada bulunan şehire doğru hareket etti.

Yolda abid birisiyle karşılaşıp arkadaş oldular. Güneş yükselip hava iyice kızınca, abid şöyle dedi: Gel dua edelim, Allah-u Teala bize bir bulut göndersin de gölgesinde yürüyüp rahat edelim. Adam abide şöyle dedi: “Ey kardeş ben öyle yüzü ak birisi değilim; duamın kabulüne vesile olacak bir amelim de yok; sen dua et. Abid de “Ben dua edeyim, sen de amin de!” dedi. Ardından abid dua etti, o adam da amin dedi. Aniden bir bulut başlarının üzerine gelip onları gölgeledi ve bu şekilde yollarına devam ettiler. Bilahare ayrılma zamanı geldi, birbirleriyle vedalaşıp ayrıldılar. Bir de ne görsünler, bulut abidin değil de o adamın üzerinde hareket etmeğe başladı! Buna şaşıran abid geri dönüp adamın yanına gelerek ona şöyle dedi: “Hani sen benim duamın kabulüne vesile olacak bir amelim yoktur diyordun?  Oysa bulut benim değil de senin üzerinde hareket etmeğe devam etti. Şimdi lütfen saklama ve bana ne yaptığını anlat.” Adam da başından geçen macerayı başından sonuna kadar abide anlattı.

Evet nefse hakim olup Allah’ın emrine muhalefet etmemenin sonucu budur işte. Ya Rabbi hepimizi nefsimizin ve Şeytan’ın kulluğundan kurtarıp kendine kul olmamızı sağla. Dünya ve ahirette bizi Yüce Resulün ve onun tertemiz Ehl-i Beyt’inden ayırma. Amin!

MUSA AYDIN

Yorum Bırak