Örtüm ve Ben

Yazar: beytül ahzan Tarih: 2 Ağustos 2009 Kadın ve Hicab Yorum Yok



Aslında, biz kadınlar oldukça “örtü” meraklısıyız! Masa örtüsü, yatak örtüsü, sehpa örtüsü, buzdolabı-çamaşır makinası , fırın örtüsü, tüp örtüsü, sebzelik örtüsü… O kadar ki eski gaz lambalarına bile özene bezene, el emeği göz nuru dökerek örtü hazırlıyoruz. Evimizin, arabamızın koltuklarını tozdan kirden korumak ve nihayet güvenlik için arabaları da örtüyoruz. Belli ki “örtmeyi” çok seviyoruz. Peki ya örtünmeyi? Örtünmeye de aynı önemi veriyor ve ilâhi maksada uygun örtünüyor muyuz?

Bir kadın olarak bazen kendi hemcinslerimi anlamakta güçlük çekiyorum. Neredeyse günün birinde ev örtüsü ya da çatı örtüsü de icat edecekler! Önümüze gelen her şeye hemencecik bir örtü tasarlıyoruz. Ama kadın, kendini örtmeyi, kendine değer vermeyi, kendini koruma altına almayı akıl etmek istemiyor. Kadınlar kendine acımıyor! Örtünmenin Allah’ın emri olduğunu bildiği halde örtünmeye yanaşmıyor, örtünmeyi ciddiye almıyor. Örtünenlerin bir kısmı da ne yaptıklarının farkında değiller. Neden ?!

Örtünme, “edep” ve “sakınma”yı da içeren bir kavram olarak sosyal ve manevi hayat açısından ne denli önemli ve gerekli bir unsur olduğunu, etrafımızda yaşananları şöyle bir gözden geçirirsek daha iyi anlayabiliriz.

Şimdi mi hatırlayacaktık?

İki yıl önce bir tanıdığım amansız bir hastalıktan vefat etmişti. Henüz hayatının baharında, 19 yaşında, güzeller güzeli bir genç kız idi. Onu ahirete yolcu etmek için cenaze evindeydik.

Böyle zamanlarda insan öyle izlenimler ediniyor ki, yüreğinin cız etmemesi mümkün değil. Bilirsiniz, örtünenlere uzaydan gelmiş gibi bakan, sadece yaşlıların sıcaktan veya soğuktan muhafaza için örtündüklerini zanneden, köylü kadınların da işten güçten saçına bakım yapacak zamanı olmadığı için başlarını bağladığını düşünen epeyce insan var. Onlara göre örtünmek nedir ki !.. İnsanı bez mi koruyacak, derler, kişi kendini kendi korumalı… O eskidenmiş, derler. Böyle bir zihniyetin hakim olduğu sosyal çevrede dinî hassasiyet sahibi kişiler toplumsal baskıyı o denli yoğun hissederler ki, sonuçta kimileri yaşantılarından taviz vermeye başlarlar. Ama dünya kimseye baki değil. Ecel cana dokununca insan doğruyu yanlışı öyle iyi hatırlıyor, öyle güzel seçebiliyor ki ..

Cenaze evine vardığımda istisnasız herkesin huri melekler gibi örtünmüş olduğunu gördüm. Simalar değişmiş, yürekler değişmişti. Kızın annesine sakinleştirici iğne yapılmış, bir robot gibi monoton bir şekilde sadece “ Allahım !” diye inliyordu. Hastahaneden alınan tabutu evin içine getirdiler. Onu son kez görmek isteyenler çoğunluktaydı. Tabutu evin içine kadar taşıyan dört erkekten ikisi cenazeye mahrem idiler. Başta cenazenin annesi olmak üzere, orada bulunan pek çok kadın bir ağızdan, kararlı ve kesin bir tavırla hemen o yabancı erkeklerin dışarı çıkmasını, onlar çıkmadan cenazenin yüzünün asla açılmamasını söylediler. Şüphesiz bu isteklerinde haklıydılar, bu hassasiyete kim itiraz edebilirdi? Fakat işin çok acı bir tarafı vardı: Bu genç kız hayatta iken ona bu yönde hiçbir telkin yapılmamıştı. Oysa şimdi, öldükten sonra yüzü bile yabancı gözlerden sakınılıyordu! Bu kızcağızın tesettürü ve mahremiyeti, ölünce birdenbire çok önemli oluvermişti!

Hayretler içinde kalmıştım. O dile gelseydi acaba etrafındakilere ne söylerdi? Ben hayattayken bana mahrem olmayanlardan sakınmayı öğretmediniz, beni buna inandırmadınız, ama pişmanlığınızı ben daha toprağıma kavuşmadan gösterdiniz, demez miydi?

Yürek yakan iç hesaplaşma

İnsanoğluna ölümden daha büyük ibret yokmuş gerçekten. İnsan ister istemez böyle ortamlardan etkilenip kendini hesaba çekiyor. Ben de öyle yaptım. O anda hayatımı, ne ile nasıl meşgul olduğumu gözden geçiriyordum. Kutsal sayılan bir mesleğim vardı, lakin çalışma ortamım tesettüre müsaade etmiyordu. Kadının çalışıp para kazanmak zorunda olmadığını otuz beş yaşında öğrenmiştim, geri dönemedim! Maneviyat aynasında kendi suretime baktığımda hiç güzel göremiyordum. Saçımı örtebilmek hariç, diğer bütün yönleriyle tesettüre riayet etme ve kendimi muhafaza etme gayretlerime rağmen hiçbir zaman huzurlu olamamıştım . İşte o cenaze evinde, örtünmeden canımı almaması için Rabbim’e bir kez daha yalvardım.

Aradan iki yıl geçti. Şimdi emekli oldum. Daha doğrusu çok rahat bir iş ortamını ve kariyer yapma imkan ve hevesimi bir yana itip, kalan ömrümü tesettürlü ve vicdanen huzurlu yaşayabilmek için, kısaca örtünmek için emekli oldum. Şimdi huzurlu bir haleti ruhiye içindeyim. Evde canım da sıkılmıyor, emeklilik bunalımına ne zaman düçar olacağım diye bekliyorum. Oysa zaman geçtikçe kendimi daha da iyi hissediyorum. Yine de etraftan öyle tavırlarla karşılaşıyorum ki hayrete düşüyorum. Zihniyet olarak kendime yakın gördüğüm birçok “aklı başında” insanın emekli olduğumu duyunca yüzleri donuklaşıveriyor. Yazık ettiğimi söylüyorlar. “Daha yaşın genç, evde örtünüp oturmakla kime ne faydan olacak ki?” diyorlar. Üzülüyorum. Verdiğim karara değil, inanan insanların bu bakış tarzına üzülüyorum. Kim bilir, benimle aynı durumda olan ne kadar kadın vardır memlekette; inandığını yaşamaktan aciz!

Ama bu kez daha farklı bir bilince sahibim. Yirmi beş yıl öncesine dönüp baktığımda, o devirde, memleketin içinde bulunduğu siyasi kamplaşma ortamında bir gün aniden başımı örtüvermiştim. Artık mücadelemin simgesini başımın üstünde taşıyacaktım! Kalmakta olduğum kız öğrenci yurdunda bana benzer pek çok arkadaş vardı. Başörtülü olmak ayrıcalıktı. Grup içerisinde özellikle erkekler başörtülülere haddinden fazla iltifat ediyorlardı. Bu durum hoşa gidiyordu. O nesil zamanla iki yola ayrıldı. Bir kısmı “derin” etkilerle kolaycacık örtündükleri gibi hemencecik başörtülerini açıverdiler. Bir kısmı ise sonradan işin şuuruna varmışlardı. Sadece okula giderken başlarını örtmekle kalmayıp, namaz da kılıyorlardı. Grup içinde de olsa, daha takvalı davranıyorlardı. Bunlar tahsillerini yarıda bıraktılar. Sonra zamanla bu kararından pişmanlık duyanlar da oldu. Aflardan yararlanıp üniversitelere geri döndüler, okullarını bitirip çalışma hayatına atıldılar. Gerçek mücadeleyi orada verecektik! Nasıl da yanlış yönlendirilmişiz!

Şimdi özeleştiri yaptığımda, kendimizi ikna etmenin, açıkçası kandırmanın dışında hangi mesafeyi almışız, diye soruyorum. Yani bugün için örtünme konusu yirmi beş yıl öncesine göre mesafe aldı mı sizce? Oysa başörtüsü bir mücadele ya da çatışma unsuru haline getirilmeseydi, şimdi belki daha rahat örtünebilecektik. Düşünün bir kez: Başörtülü olduğum için beni okula almıyorlar diye ortalığı ayağa kaldıranlar sonra ne yapıyorlar? Bir çoğu şimdi ne haldeler?

Bazı şeylerin değeri onları kaybedince daha iyi anlaşılır. İtiraf etmeliyim ki, mecbur olmadığımız uygulamalara kendimizi mecbur tutmuşuz.

Huzura götüren yol

Öğrenciliğimin son yıllarında benden dört-beş yaş küçük bir köylü kızı ev arkadaşım olmuştu. İki yıllık bir bölümde okuyacaktı. Öyle temizdi ki… Ama arkadaş çevresi acımasız, kendisi de dirençsizdi. Ona abla rolü oynuyordum. Sırlarımızı paylaşıyorduk. Güzel bir kızdı. Arkadaşları hemen ona bir flört edindirmeye giriştiler. Başörtülü değildi, ancak hanım bir kızdı. Kendisine yakıştırılmaya çalışılan delikanlı ile okulunun kantininde ilk buluşmalarında oğlan onun elini tutmağa teşebbüs etmiş. Kızcağız da tepkili bir şekilde elini çekivermiş. Buna bozulan delikanlı demiş ki: “Kusura bakma ama ot gibi kızsın, seninle çıkamam!” Eve geldiğinde hüngür hüngür ağlıyordu. Boş yere üzülüyorsun, dedim, demek ki onun niyeti başkaymış, aslında sen kendinle iftihar etmelisin. Onun hakaret sandığın sözü sana bir iltifattır. Mahremiyetini koruyabilmişsin. Ne güzel!

Ev arkadaşım okulu bitince memleketine döndü. Efendi bir delikanlı ona talip oldu, örtünmesini de istedi. Evlendiler. Yıllar sonra yolumuz düştü, ziyaretlerine gittik. İki evladı, mutlu bir ailesi vardı. Çalışmıyordu ve hayatından memnundu. Onu mutlu görmek beni de duygulandırdı. O, hayatı için doğru bir karar vermişti.

İnsan inandığı gibi yaşayamayınca vicdanen ızdırap çekiyor. Her ne kadar vebali kurum ya da kişilere yüklese de, aslında çözümün kendi nefsinde düğümlendiğini bal gibi biliyor. Bir metrelik kumaş parçası olarak basite alınan örtü kadının başından uçuverince, hatalar da ardı sıra gelmeye başlıyor. Taviz tavizi getiriyor. Nihayetinde sebebi bilinmeyen bir mutsuzluk benliğini sarıyor. İbadetinden lezzet alamıyor, tövbesinde samimi olamıyor. Allah’ın huzurunda olduğunu unutuyor. Kendim için söylüyorum ..

Şimdi tekrar örtündüm. Ama bir mücadele amacım falan yok. Kendim için… Manevi olarak çok suçluluk yaşadım. Dünya güzeli bebeklerim şu fani dünyada sadece bir gün kadar eğleşip sütümü dahi tatmadan ahirete gittiklerinde, beni cennette bekliyor olacakları tek tesellim idi. Lakin cennete örtüsüz gidebilir miydim? Beni görünce hayal kırıklığına uğramayacaklar mıydı? Rabbim’in rızasına uyamamanın haricinde, bir günlük evlatlarımdan bile utanıyordum. Herkes gibi kaderimde yazılmış olan imtihanlarım oldu. Özlemler, umutla umutsuzluk arasında uzun hastane günleri, ani kayıplar, yanlış teşhisler, başkalarının hazmedilmesi güç ihmallerinin verdiği acılar… Bütün bunlara rağmen tevekkülle yaşayabilmenin tek yolu şüphesiz Yaradan’a sığınmaktı, ben de öyle yaptım. Seccadeye kapanmak, içimi Rabbim’e dökmek şifa kaynağım oldu. Şükürler olsun.

Niyetlerimiz kim ve ne için?

Madem ki Rabbim bu kadar lütufkâr, o zaman onun istediği şekilde yaşamak ne küçük bir karşılık değil mi? Tekrar örtünmek, ancak bu kez başkaları ya da mücadele için değil, yalnızca Rabbim’in rızası için… Ne güzel!

Çevremdeki bazı kişilerin benden uzaklaşabileceklerini, beni görmezden gelmeye çalışacaklarını biliyorum. Bunları yıllar önce de yaşamıştım. Bir takım sosyal sıkıntılarımız olacak elbet. Ama örtünmenin vereceği huzur bunların hepsine bedel. Çünkü ben ikisini de yaşayarak -maalesef- tecrübe ettim.

Bazen yanlışlar da yapıyoruz. Bize ön yargılı davranıldığı varsayımına kendimizi kaptırıp, biz de çevremize karşı önyargılı olabiliyoruz. Çocuğumuz okulda başarısız olsa, öğretmeninin bize gıcıklığından dolayı iyi eğitmediğini zannediyoruz. Hastanede sıra kavgası, olur olmaz yerlerde erkeklerle ağız dalaşı yapıyoruz. Bize hiç yakışmıyor. Tesettür sadece başımızı örtmek değil ki !.. Bu mücadele şartlanmasını bir tarafa bırakmalı, ilâhi emrin özüne uygun davranma yönünde kendimizi biraz daha disiplin altına almalıyız.

Örtünmenin sadece şekli bir emir olmadığı, bunun yanı sıra takva diye adlandırılan çekinme ve manevi korunmayı da içinde barındırdığı anlaşılmalı ve anlatılmalıdır. Özellikle gelenekler işin içine katıldığında yanlışlarımız daha da artıyor. Bazen kendimizi unutuveriyoruz.

Geçenlerde hevesle Hacı Bayram Camii’nin civarındaki dükkanlara başörtü almaya gitmiştim. Benden biraz daha yaşlıca bir hanım da otuz yaşlarında oğluyla beraber dükkana girdi. Belli ki oğlunun misafiriydi ve onu gezdiriyordu. Tezgahtâr benim de evladım yaşındaydı ama delikanlıydı. Birkaç başörtüye baktık. Kadınız ya! Rengi-deseni yakışacak mı, karar vermeliyiz. Örtünsek de yaşlansak da güzel görünme hevesindeyiz. Oysa tesettürün özü güzellikleri gizleme esasına dayalı değil mi? Her neyse .. O mu güzel, bu mu, derken diğer hanım karar veremeyince hemen eliyle başındaki örtüyü sıyırıverip yenisini denemek için aynanın karşısına geçti! Aklaşmış, tarumar saçları ortaya dökülmüştü. Şaşırmıştım. Oğlu belli ki daha bilinçliydi, anasını kırmadan: “Anam, senin el emeği oyalı örtün daha güzel.” diyerek hemen annesinin başını tekrar örtüverdi ve onu dükkandan dışarıya çıkardı. Sağ olasın oğul! Rabbim böyle evlatların sayısını arttırsın. Kızlarımız onlara emanet edilsin…

Örtü mü, başörtüsü mü?

Örtünme konusunda bir yazı yazmaya niyet ettiğimde, başlık olarak “Başörtüm ve Ben” yazmayı düşünmüştüm. Sonra bundan vazgeçtim Çünkü tesettür sadece başı örtmekle sağlanmış olmuyordu. Üzülüyorum ki, tesettür konusu epey değişime uğratıldı. Bu konuda da işin özüne tekrar dikkat çekmek gerekir. Herkesin ortalıkta manken gibi arz-ı endam ettiği bu devirde, inançlı genç kızlar da etkilenip işin özünü göz ardı ediyorlar. Tesettür sadece başörtüsü takmakla olmuyor ki… Vücut hatlarının gizlenmesi, çekici olmaktan kaçınma, hal ve tavır olarak ölçülü ve seviyeli olmayı da gerektiriyor. Örneğin başörtü taktığınızda kısa kollu bir giysi ile ya da hatlarınızı belirginleştiren bluz, pantolon ile dışarı çıkarsanız örtünmüş sayılmazsınız. Bile bile hata yapmamak gerekir.

Açılıp saçılanların ise hiç de imrenilecek bir hayatları olmadığını herkes görebilmekte. Kullanılan, sömürülen, kağıt mendil gibi çöpe atılıverenler bu güzel kadınlar değil mi? Bunun adına “özgürlük” diyorlarsa “esaret” daha iyidir! Sadece kadının güzelliği üzerine kurulu ilişkilerin nihayetinde hüsranla sonuçlanması da sık rastlanılan bir durumdur.

Kalabalıktan çıkıp yerimizi bulmamız gerekiyor. Meydanlara akın ederken terk ettiğimiz kalelerimize dönmek zor geliyor. Meydan ortasında öylece kalakalmamak için de taviz üstüne taviz veriyoruz. Günümüz müslüman toplumları, fetihlere çıkayım derken kuşatılmış, esir alınıp dönüştürülmüş insanlarla dolu. Bunun büyük bir oyun olduğunun farkında değil miyiz?

Artık alemler genişliğinde örtümüze sığınıp, yalnız Allah’a yönelme zamanı. Bırakalım şeytanlar birbirlerini kışkırtsınlar.

İşte “örtüm ve ben” bu duygu ve düşünceleri yaşıyoruz. Peki ya siz?…

AYŞE ÇOŞKUNER

Kaynak: Semerkand dergisi, 02/2005

Yorum Bırak