Özgürlük Belgesi

Yazar: beytül ahzan Tarih: 6 Mayıs 2010 1.6K kez okundu Hikaye ve Kıssa Yorum Yok
Özgürlük Belgesi
Bu yazıyı değerlendirin

Sadık Ehlibeyt dostlarından Haydar Ağa Tahranî şöyle anlatır:

Birkaç yıl önce İmam Rıza’nın (as) revakına müşerref olmuştum… Yaşlılıktan beli bükülmüş, saçı başı ağarmış, kaşları gözünün üzerine sarkmış yaşlı bir adamın ibadetindeki tevazu ve kalbî huzuru beni kendine cezp etmişti. Bir süre sonra gitmek için yerinden doğrulduğunda takatinin olmadığını gördüm. Yanına gidip ayağa kalkması için yardım ettim. “Evin nerede, istersen seni götüreyim” dedim. Hayrat Han Medresesi’nde bir odada kaldığını söyledi.

Kısacası, onu kaldığı yere götürdüm. Yaşlı adama hayranlık duymaya ve onu sevmeye başlamıştım. Artık her gün onu görmeye gidiyor, işlerinde yardımcı oluyordum. İsimin, yaşadığı yeri ve ne işle uğraştığını sordum. “Adım İbrahim, Iraklıyım” diye cevap verdi. Farsçayı da biliyordu. Kendisinden bahsederken şöyle dedi:

“Gençliğimden bu yana her yıl İmam Rıza’yı (as) ziyarete gelir, bir süre burada kalır, sonra Irak’a dönerim. Henüz otomobilin icat edilmediği yıllarda iki kez yaya olarak ziyarete geldim. İlk seferimde çok sevdiğim sadık can yoldaşlarımdan üçü bir fersahlık yola kadar bana eşlik ettiler. Benden ayrıldıkları ve ziyarete müşerref olamadıkları için çok üzgündüler. Vedalaşmak istediğimizde ağlayarak “Daha gençsin, yaya olarak gideceğin bu yolculukta çok sıkıntı çekeceksin,  ama İmam sana teveccüh edecektir. O yüzden de sana hacetlerimizi söylüyoruz. Üçümüzün selamını İmam Rıza’ya (as) ilet ve o mukaddes türbeye vardığında bizleri de yad et” dediler. Sonra onlara veda ederek Meşhed’e doğru hareket ettim. Şehre girdiğimde yorgun ve bitkin halimle mukaddes türbeye girdim. Türbenin bir köşesine yığılıp kalmıştım. O halde kendimden geçtim.

Rüyamda İmam Rıza’yı gördüm. Mübarek elinde sayılamayacak kadar kâğıt vardı. Kadın-erkek, çoluk-çocuk tüm ziyaretçilerine o kâğıtlardan veriyordu. Sıra bana gelince dört kâğıt verdi. “Niçin bana dört adet verdiniz?” diye sordum. “Biri senin diğeri de üç arkadaşının!” diye buyurdu. “İyi ama bu iş size uygun değil; kâğıtları başkalarının dağıtmasını emretseydiniz!” deyince “Şu gördüğün insanlar beni ümit ederek buraya gelmişler; o halde bizzat kendim bu işi yapmalıyım” diye cevap verdi. Merakla kâğıtlardan birini açıp baktım. İçinde dört ibare yazılıydı: “Ateşten kurtulma belgesi, hesap gününden güvende olmak, cennete girmek ve ben, Allah Resulü’nün oğluyum.”

Yukarıdaki öyküden iki netice almak mümkündür:

1-İmam Rıza’nın (as) ziyaretçilerine olan şefkat, merhamet ve teveccühü öylesine derindir ki kim kurtulmayı ümit ederek O’na sığınır ve güvenirse şefaat eder, kimseyi kapısından ümitsiz geri çevirmez.

2-Kim gerçek manada O yüce İmam’ı ziyaret etmeyi arzular, ama gitmeye imkânı olmaz da başkasından, kendisinden taraf ziyaret etmesini isterse, tıpkı ziyaret eden kişi gibi olur. Elbette bu mevzu, sadece İmam2ı ziyaret etmek konusu için geçerli değildir. Aynı zamanda bütün hayır işler için de geçerlidir. Yani kim hayır iş yapmayı sever, kalben o işe nail olmayı arzular ama buna rağmen yapmak için imkânı olmazsa, kuşkusuz o hayrı yapmış gibi olur ve o hayrı yapan kişinin sevabını alır. Bu konuyu teyit eden birçok rivayet mevcuttur:

Cabir b. Abdullah, Kerbela’ya müşerref olduğu bazı seferlerinde, Kerbela şehitlerini ziyaret ederken onlara şöyle hitap ederdi: “Allah’a ant olsun ki biz de çektiğiniz o sıkıntılarda sizinle ortağız.”

Yanında bulunan Atiye b. Saad “Nasıl olur da biz Kerbela şehitleriyle ortak olabiliriz; hâlbuki biz o sıkıntılarda onlarla birlikte değildik, onlarla birlikte kılıç savurmadık, onlar gibi başlarımız bedenlerimizden ayrılmadı, çocukları gibi bizim çocuklarımız yetim kalmadı, eşlerimiz de eşleri gibi dul kalmadı!” deyince Cabir şöyle cevap verir: Ey Atiye, habibim Allah Resulü’nden (saa) şöyle işittim, derdi ki: “Kim bir topluluğu severse onlarla haşrolur. Bir toplumun yaptığı işi benimseyip seven, o işte onlarla ortaktır.” Muhammed’i (saa) hak üzere gönderen Allah’a ant olsun ki benim ve kavmimin niyeti, İmam Hüseyin (as) ve ashabının hedefleri uğruna öldükleri şeydi.” [1]

İmam Rıza (as), Rayyan b. Şubeyb’e şöyle buyurdu:

“Ey Şubeyb’in oğlu! İmam Hüseyin (as) ile birlikte şehit olanların sevabına sahip olmak seni mutlu ediyorsa, o halde ne zaman onları hatırlasan, “Keşke ben de onlarla olsaydım ve onlar gibi büyük saadete erişseydim!” de.” [2]

Fakat belirtmek gerekir ki, şehitlerin elde ettiği sevaplara ulaşmanın şartı, bu arzu ve istekte sadık olmaktır. Yani Allah yolunda öldürülmek, insanın gönlünde yatan bir arzu olmalıdır. Öyle ki, bu uğurda zemine hazır olursa kendine, evladına ve malına olan düşkünlük onu bu yüce hedeften alıkoymamalıdır.  O halde tüm kalbi Kerbela vakıasında onu bu fedakarlıktan alıkoyacak kendini beğenmişlik, şehvete düşkünlük ve dünya sevgisiyle dolu olan bir kimsenin “Keşke ben de onlarla olsaydım!…” demesi, apaçık bir yalandan başka bir şey olmaz.

Bir ilim ehli şöyle derdi:

“Yıllarca gurur ve yanılgıdaydım. Kendimi Kerbela şehitlerinin sevabına ortak görüyordum. Bir gece rüyamda tıpkı Aşura olayını anlatan kitaplarda yazıldığı gibi, kendimi Kerbela ortamında buldum. İmam Hüseyin’in (as) yanında duruyordum. Hz. Kasım savaş meydanına giderek şehit oldu. Birden “Artık İmam’ın (as) yardımcısı kalmadı; şimdi de savaş meydanına beni sürecek!” diye düşündüm. Korkumdan kendimi saklamak için arkaya çekildim. Sonra da bir ata binip hızla oradan uzaklaştım.

Gördüğüm rüyanın korku ve dehşetiyle uykudan uyandığımda bir ömür dilimde heceleyip durduğum şehadet arzumun yalan olduğunu anladım.”

Bunu anlatmaktan maksat, aziz okuyucunun gurura kapılmamasını hatırlatmaktır. Şunu bilmek gerekir ki, şehitlerin sevabına ulaşmanın yolu, gerçek ve hakiki manada (onlar gibi olmayı) arzu etmektir. Ama bu arzu, dünya sevgisiyle kuşanmış bir kalp için imkânsızdır. Bir ömür nefisle mücadele edilmeli, onu alt etmeli, bu konuda sıkıntılara göğüs gerilmeli ki, bu arzu hakikate dönmüşsün.

Meydanda şehit olan kimse bir defada ölerek rahatlığa ve huzura kavuşur. Oysa nefsiyle savaşan ve mücadele eden kimse bir ömür hem şeytanla, hem de nefsiyle savaş içerisindedir. Bu yüzden nebevî hadiste de geldiği üzere buna “cihad-ı ekber” (büyük cihad) denilmektedir.

Ayrıca, şahadet arzusu hakikî olsa da şehitlerin sevabı gibi bir sevap alacaklardır; o sevabın aynını değil. Zira göstermiş oldukları olağanüstü fedakârlıklardan dolayı Allah-u Taâlanın Kerbela şehitlerine vermiş olduğu makamlar ve mükâfatlar, yaratılıştan bu yana gelen ve gelecek olan hiçbir şehide verilmeyecektir. O halde böyle bir makam basit bir temenniyle nasıl elde edilebilir. Bu özel makam, ancak Kerbela şehitlerine mahsustur. Gerçek anlamda o şehitlerin makamını temenni edenlere ise Allah, fazlından benzeri sevaplar verecektir.

——————

1-Nefesu’l-Mehmum, s.300

2-Nefesu’l-Mehmum, s.17

——————

“Gizemli Öyküler” kitabından alıntıdır.

Yazar: Ayetullah Destgayb

Öykü:79    Sayfa:159


Yorum Bırak