Resulullah’ın (saa) Masumiyeti – 1

Yazar: beytül ahzan Tarih: 18 Haziran 2010 2.8K kez okundu Hz. Muhammed (saa) Yorum Yok


Bismillahirrahmanirrahim

Peygamberlerin masumiyeti, -özellikle kelamcılar arasında- öteden beri konuşulan, tartışılan bir konu olarak canlılığını günümüze kadar korumuştur. Biz bu makalede dergimizin Resulullah özel sayısı münasebetiyle, özellikle Resulullah’ın (s.a.a) masumiyeti konusunu ana hatlarıyla işlemeye ve bu konudaki soruları cevaplamaya çalışacağız.

Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetinin diğer peygamberler gibi üç ana boyutu vardır:

1- Vahyin ve şeriatın telakki ve tebliğinde mutlak (kasıtlı veya sehvi yanlışlardan) masumiyet.

2- Sözlü veya ameli günahlardan masumiyet.

3- Alelade ve normal hatalardan masumiyet.

Bunların her birisinin hem akli hem de nakli delilleri vardır. Bu delillerin bir kısmı bütün peygamberleri kapsayan genel delillerdir. Bir kısmı ise Resulullah’a has delillerdir.

Biz önce bütün Peygamberlerin masumiyetini ispatlayan akli ve nakli delillerden birkaçını özetle beyan edip, Kur’ân ve hadislerden Resulullah’ın şahsına özel olan bazı delilleri zikredeceğiz; ardından da, Resulullah’ın masumiyetiyle çeliştiği zannedilen bazı ayet ve rivayetleri, masumiyetle çelişmeyecek şekilde izah etmeye çalışacağız.

Akli Deliller:

a) Allah-u Teâlâ, peygamberleri, kullarını doğru yola hidayet etmek, onlara dünya ve ahiretteki saadetlerini doğrudan etkileyen doğru inanç ve amelleri göstermek ve onları kötü şeylerden sakındırmak için göndermiştir. Onlar, gerçekte yeryüzünde Allah-u Teâlâ’nın insanlar arasında olan temsilcileridirler. İnsanlara, her şeyin gerçeğini ve doğrusunu öğretmekle mükelleftirler. Bu durumda eğer, onların kendileri getirdikleri şeylere riayet etmez ve kendi öğretilerine aykırı hareket ederlerse, insanlar onların eylemleriyle sözleri arasında çelişki olduğunu görür ve böylece onlara karşı olan itimat ve güvenleri sarsılır. Neticede, onların sözlerine itimat etmezler. Bu ise, onların gönderilme ve görevlendirilme hedefinin tahakkuk etmemesine yol açar ve onların gönderilmesi gereksiz ve abes olur. Böyle bir şey İlahi lütuf ve hikmete aykırıdır. Dolayısıyla sonsuz İlahi hikmet ve lütuf onların masum olmalarını gerektirir ki, onların gönderilmesinden amaçlanan hedef gerçekleşebilsin.

Bu gerekçe, peygamberlerin hayatlarının başından sonuna kadar masum olup, hatta sehven bile olsa bir hata ve günah yapmamalarını gerektirir. Zira ancak bu takdirde, halkın tam güvenine mazhar olup, istenen hedefe ulaşabilirler. Eğer onların sehven bile hata ve günah yapmaları mümkün olursa, birileri; onların “sehven günah işledik ve sehven hata ettik” gibi sözlerinin bir bahane olduğunu zanneder ve bunun sonucunda onlara olan güven ve itimatları sarsılabilir. Sonuçta risalet hedefi gerçekleşmez. O halde peygamberler her yönden ve her zaman için tam anlamıyla masum olmalıdırlar ki, kimse onlar hakkında herhangi bir şüpheye kapılmasın.

b) Peygamberlerin görevi sadece İlahi mesajı insanlara ulaştırmakla sınırlı değildir. Onlar, bununla birlikte insanları tezkiye ve terbiye etmekle görevlidir. Peygamberlerin başta gelen görevlerinden biri de, insanları terbiye ederek onları kemalin en doruk noktasına ulaştırmak ve liyakati olan kimselere önderlik yaparak onları en güzel sıfatlarla donatmaktır. Başka bir deyişle onlar, talim ve öğretim görevlerinin yanı sıra, eğitim ve öğretim görevine de sahiptirler. Peygamberlerin, topluma önderlik edecekleri bu yönleri, toplumdaki en istidatlı kişileri de kapsamı altına almaktadır. Açıktır ki, bu görevle mükellef olan kimsenin kendisi, insani kemal ve karakter açısından en üstün derecede olup, en üstün nefsi olgunluğa sahip olması gerekir. Zira, kendinde kemal olmayan bir kimse, diğerlerine kemal yolunda örnek ve önder olamaz.

Bu konuda üstün bilgiye sahip olmak, tek başına yeterli değildir. İnsanın kendisinin bizzat bu sıfatlarla donanmış olması gerekir. Bir önder ve terbiyecinin sözlerinden ve öğretilerinden daha çok, onun hareket, davranış, ahlak ve sıfatları, terbiyesi altında olan kimselerde etkin olur. Çünkü mürebbi, terbiyesi altında olan kimselerin kalbinde ve ruhlarının derinliğinde kendine yer bulmalıdır. Bu konuda sadece bilimsel öğretiler ve mantıksal deliller yeterli değildir. Terbiyede en önemli etken, mürebbinin davranış, ahlak ve karakter yapısıdır, onun konuşma yeteneği değil. Gerçi bu da kendi yerinde önemlidir. Ama terbiyede asıl önemli olan ameldir, söz değil. Davranışlarında, ahlak ve karakterinde eksiklik olan bir kimsenin sözleri de etkili olmaz. O halde risaletin hedefine ulaşılması için, peygamberin iman ve amel açısından hiçbir eksikliğinin olmaması, yaşantısında hiçbir kör nokta bulunmaması şarttır. Onun öğretilerinin; söylem ve eylemlerinde tam anlamıyla tecelli edip kendini göstermesi gerekir. Aksi takdirde o, topluma önder ve örnek olmaz. İnsanları kurtuluş sahiline götüremez. Demek ki, peygamberlerin her yönden ve hayatlarının bütün dönemlerinde masum olmaları gerekir ki, bu görevlerini de başarıyla îfa edebilsinler. Peygamberlerin gönderilmesini gerekli kılan İlahi hikmet, onların bu sıfatlara haiz olmalarını da gerekli kılıyor. Evet, “Sizden Allah’a ve Ahiret Gününe kavuşmayı arzulayanlar ve Allah’ı çokça ananlar için Allah’ın Resulü’nde uyulacak pek güzel bir örnek vardır.” (Ahzap, 21) Açıktır ki, takva sahiplerine, Ahiret Gününü düşünenlere ancak gerçek anlamda günahtan masum olan bir şahsiyet örnek olabilir.

Nakli Deliller:

Nakli delillerden maksadımız yoğunlukla Kur’ân ayetleri ve bazı hadislerdir.

1- Allah-u Teâlâ birçok ayetinde, Peygamberleri muhles (halis kılınmış kullar) olarak tanıtmaktadır. Örneğin şu ayetlerde:

“Kuvvet ve murakabe imkânlarına sahip kullarımız olan İbrahim, İshak ve Yakub’u da an! Onları, ahireti sürekli hatırlama özelliğiyle, samimi halis kullar yaptık.” (Sâd, 45–46)

“Kitapta Musa’yı da an. O, muhles (halis kılınmış), peygamber ve resul idi.” (Meryem, 51)

“… Biz böylece ondan kötülük ve pisliği caydırdık. Şüphesiz o, muhles (halis kılınmış) kullarımızdandı.” (Yûsuf, 24)

Evet, bu ayetlerde örnek olarak bazı peygamberlerin ismi zikredilmiş ve Peygamberlerin Allah’ın halis kıldığı kullar olduğu beyan edilmiştir. Diğer yandan Allah-u Teâlâ Şeytan’ın herkesi doğru yoldan saptırabileceğini, sadece halis kılınmış kulları saptırmaktan aciz olduğunu bizzat Şeytan’ın dilinden beyan etmiştir:

“İblis: “İzzetin hakkı için onlardan (insanlardan) muhles (halis kılınmış) kulların müstesna, hepsini saptıracağım” dedi.” (Sâd, 82-83)

Demek ki Şeytanın Peygamberler üzerinde bir sultası ve tasarrufu söz konusu değildir. Bu da açık bir şekilde onların masum olduğunu göstermektedir.

2- Allah-u Teâlâ muhtelif ayetlerinde genel olarak bütün peygamberlerin ve özel olarak İslam Peygamberinin mutlak bir şekilde itaatini insanlara farz kılmıştır ki bunlardan sadece bir kaçını vermekle yetiniyoruz:

“Biz gönderdiğimiz her peygamberi Allah’ın izniyle itaat edilsin diye gönderdik…” (Nisa, 63)

“Ey iman edenler! Allah’a, elçisine ve sizden olan emir sahiplerine itaat edin. Eğer bir konuda ihtilafa düşerseniz, onu Allah’a ve elçisine götürün; eğer Allah’a ve Ahiret Gününe imanınız varsa…” (Nisa, 59)

“De ki: “Allah’a ve elçisine itaat edin. Eğer sırt çevirirlerse, bilin ki, Allah kâfirleri sevmez.” (Al-i İmran, 32)

“Allah’a ve Resulü’ne itaat edin. Çekişmeyin, zayıflar, kaybolup gidersiniz. Ve sabredin, Allah sabredenleri sever.” (Enfâl, 46)

“Kim, Resul’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir. Kim, sırt çevirirse, biz seni insanlar için koruyucu olarak göndermedik.” (Nisa, 80)

Görüldüğü gibi Allah-u Teâlâ bu ayetlerde bütün Peygamberlerin ve Resulullah’ın (s.a.a) itaatini kayıtsız şartsız farz kılmış, onlara itaati kendi itaati saymıştır. Bu da onların masum olduklarını göstermektedir. Eğer onların herhangi bir konuda hata veya günah işlediğini farz edersek, bu o konularda da Allah’ın onlara itaati bize farz kıldığı anlamına gelir ki bu aklen de imkânsızdır, Kur’ân’da açıkça bunu reddediyor:

“Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayâsızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.” (Nahl, 90)

“…De ki: “Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (A’raf, 28)

Eğer Peygamberlerin bir yanılma veya günahı söz konusu olsaydı, insanlar yanılmasınlar diye bu açıkça beyan edilip o konularda itaatlerinin istisna edilmesi gerekirdi, oysa öyle bir istisna hiçbir ayette yapılmamıştır. Nitekim anne babanın itaatinden bahsederken onlarda bu ihtimal söz konusu olduğu için hemen istisnası beyan edilmiştir:

“Biz insana, anne-babasına iyi davranmasını tavsiye etmişizdir. Eğer onlar seni, hakkında bilgin olmayan bir şeyi bana ortak koşman için zorlarlarsa, onlara itaat etme.” (Ankebut,8)

Meşhur Sünni müfessir Fahri Razi’nin de kendi tefsirinde “Kim, Resul’e itaat ederse, muhakkak Allah’a itaat etmiştir. Kim, sırt çevirirse, biz seni insanlar için koruyucu olarak göndermedik.” (Nisa, 80) ayetinin tefsirinde bu gerçeğe vurgu yaprak şöyle demiştir: “Adı geçen ayet, Peygamber-i Ekrem’in (s.a.a) masumluğuna en kuvvetli delildir. Çünkü Allah-u Teâlâ, ona olunan itaati, kayıtsız şartsız, kendisine itaat olarak farz kılmıştır. Kayıtsız şartsız itaat ise, ancak peygamberin her hususta masumiyeti ile mümkün olabilir.” Tefsir-i Kebir, c.10, s.193.

3- Allah-u Teâlâ bazı peygamberlerinden bahsettikten sonra, onlar hakkında şöyle buyuruyor:

“Bunlar, Allah’ın hidayet ettiği kimselerdir. Sen de onların hidayetine uy. De ki:”Ben ona karşılık sizden bir ücret istemiyorum. O, sadece bütün âlemlere bir öğüttür.” (En’am, 90)

Diğer bir ayette ise şöyle buyurmaktadır:

“…Her kimi ki Allah şaşırtırsa, artık ona hidayet edecek yoktur. Her kime de Allah hidayet verirse artık onu da şaşırtacak yoktur. Allah aziz (çok güçlü) ve intikam sahibi değil midir?” (Zumer, 36-37)

Görüldüğü gibi birinci ayette Allah-u Teâlâ Peygamberleri İlahi hidayete mazhar olan kimseler olarak beyan ediyor. İkinci ayette ise Allah’ın hidayet ettiğini kimse saptıramaz buyuruyor. Demek ki Peygamberleri Şeytan da dâhil kimse saptıramaz. Bunun anlamı ise masumiyetten başka bir şey değildir.

Bu konuda başka ayetlere de istidlal edilmiştir ki biz bu kadarıyla yetiniyoruz.

Bunlar bütün peygamberlerin masumiyetini ispat eden genel delillerdir. Şimdi Resulullah’ın masumiyetini gösteren bazı özel ayetlerden de birkaç örnek vermeğe çalışacağız:

1- Resulullah’a mutlak itaati emreden ayetler bazılarını yukarıda vermiştik.

2- “O, hevadan (kendi istek, düşünce ve tutkularına göre) konuşmaz; O (söyledikleri) ancak vahy olunan bir vahiydir.” (Necm, 3-4) buyurmaktadır. Veya bir başka ayet-i kerimede şöyle buyuruyor:

“De ki “Size Allah’ın hazineleri yanımdadır demiyorum; gaybı da (Allah bildirmeden) bilmiyorum ve ben size bir meleğim de demiyorum. Ben ancak bana vahy edilene uyarım…” (En’am, 50)

Bu ayetler Resulullah’ın vahyi telakki ve tebliğinde masum olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Yunus Sûresi, 15. ayet de aynı muhtevayı ifade etmektedir. Aynı gerçeği Hak Teâlâ bir başka ayetinde şu cümlelerle açıklıyor: “Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin…” (Nisa,105)

Bütün bu ayetlerden Allah Resulü’nün verdiği bütün hükümlerin, birer İlahi vahiy olduğunu ve onun kendi indinden herhangi bir emir veya nehiyde ve şer’i bir açıklamada bulunmadığı apaçık ortadadır. Zaten böyle olsaydı, Allah-u Teâlâ mutlak bir şekilde Resulüne itaat etmeyi ümmete muhtelif ayetlerinde farz kılar mıydı?  Veya yine hiçbir kayıt koymadan: “…Peygamber size ne verirse onu alın, sizi neden sakındırırsa artık ondan sakının ve Allah’tan sakınıp-korkun…” (Haşr, 7) buyurur muydu? Yahut: “Ey iman edenler; Allah’a itaat edin; Peygamber’e itaat edin; ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir şeyde anlaşmazlığa düşerseniz, artık onu Allah’a ve Resulüne döndürün şayet Allah’a ve Ahiret Gününe iman ediyorsanız…” (Nisa, 59) ayetinde ise Peygambere itaatin Allah’a itaat olduğunu, Müslümanların ihtilaflarda ve sorunlardaki başvurmaları gereken merci olduğunu bildirir miydi? Ve bilahare Allah’a ve Ahiret Gününe gerçek imanın baş şartının Allah’a ve Resulüne itaat edip, onu dinin baş vurulacak gerçek mercii olarak tanıtır mıydı?!

Eğer Peygamber bazılarının zannettiği gibi bir müçtehid olsaydı ve bir müçtehidin diğer bir müçtehide muhalefet etmesi caiz olduğu için Peygambere de muhalefet caiz olsaydı o zaman bu ayeti nereye koyacaktık?: ” Allah ve Resulü, bir işe hükmettiği zaman , mu’min olan bir erkek ve mû’min olan bir kadın için o işte kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Kim Allah’a ve Resulüne isyan ederse, artık gerçekten o, apaçık sapıklıkla sapıtmıştır.” (Ahzap, 36)

Zannedersek bu kadarı Kur’ân’dan yeterlidir. Sünnetten de bir iki örnek vererek bu konuyu noktalamak istiyoruz: İbn Amr b. el-As’tan şöyle rivayet edilmiştir: “Ben Peygamber’den (s.a.a) duyduğum her şeyi yazardım. Ancak Kureyş beni bundan alıkoydu. Dediler ki: ‘Sen Resulullah’ın her söylediğini yazıyorsun. Allah Resulü (s.a.a) de bir insandır; kızgınlık halinde de hoşnutluk halinde de konuşabilir. (Bu yüzden hata da yapabilir!)”

Ondan sonra yazmaktan vazgeçtim bunu Allah Resulü (s.a.a)’e anlatınca, mübarek parmağıyla ağzını gösterdi ve şöyle buyurdu: “Yaz! Nefsim elinde bulunan Allah’a yemin ederim ki, bundan (ağzımdan) haktan başka bir şey çıkmaz.” Cem’ü’l-Fevâid (İz Yayıncılık), c.1, s.69, Hadis: 317, Ebu Davud’dan Naklen.

Evet, görüldüğü gibi: “Allah Resulü bir beşerdir; neticede o da hata yapabilir…” diyenler, bizzat Allah Resulü’nün zamanında dahi eksik değillerdi(!); ancak gördüğünüz gibi Allah Resulü nasıl hem de yemin ederek onlara gereken cevabı veriyor. Resulü’nden önce bizzat Allah-u Teâlâ onların cevabını Kur’ân-ı Kerim’de vermiştir. Evet, onlar Kur’ân’daki: “Namaza yaklaşmayın…” cümlesini görüp de “Sarhoş olduğunuz halde” cümlesini görmeyen veya görmek istemeyen kimsenin misali, Allah Resulü’nün masumiyetinden bahsedildiği zaman hemen “O da bir beşerdir” cümlesine asılıp, Kur’ân’da bu cümlenin ardından gelen ve “Bana vahy ediliyor… (Kehf, 110) cümlesini görmezler; zaten bütün hatayı da bu noktada yaparlar. Her şey işte “Bana vahy ediliyor” gerçeğinin altında yatıyor. Zaten böyle olmasaydı Allah-u Teâlâ Resulü’nü insanlara örnek olarak tanıtır mıydı? Öyle bir örnek ki, bütün sözleri, fiilleri ve teyitleriyle insanlara bir İlahi hüccet niteliği taşıyor:

“Hiç şüphesiz sizin için Allah’ın Resulünde güzel bir örnek vardır…” (Ahzap, 21)

Buraya kadar verdiğimiz deliller, daha çok Allah Resulü’nün İlahi mesajları telakki ve tebliğinde mutlak bir şekilde masum olduğunu göstermektedir. Gerçi itaat ve örnekliğini ifade eden ayetler ameli konuları da içermektedir. Şimdi Allah Resulü’nün her türlü günahtan masumiyetini gösteren delillerden bazı örnekler:

3- (Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahy ettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.  Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.” (İsra, 73-75)

Bazı basit ve yüzeysel düşünenler, maalesef bu ayeti Allah Resulü’nün -güya- masum olmadığına delil göstermeğe çalışmışlardır. Oysa açıklayacağımız üzere bu ayet bizatihi Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetinin bir delilidir. Şöyle ki:

Ayetin sebeb-i nüzulü hakkında farklı rivayetler vardır ki ayetlerin Mekkî olduğu dikkate alındığında bu rivayetlerin birçoğunun doğru olmadığı görülecektir. Ayetlerin iniş zamanı dikkate alınırsa, en mantıklı rivayet İmam Muhammed Bakır’dan nakledilen rivayettir. Rivayet kısaca şöyledir: “Kureyş, Resulullah’a dediler ki biz bir yıl senin Rabbine ibadet edelim, sonra bir yıl da sen bizim putlarımıza ibadet et.” Her halükarda sebeb-i nüzulün ne olduğu fazla önemli değil. Önemli olan “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin” cümlesini doğru bir şekilde anlamaya çalışalım. Dediğimiz gibi maalesef bazıları bu cümlenin zahirine sarılarak, ayeti Allah Resulü’nün yanlış yapabileceğine delil olarak göstermeğe çalışmışlardır.

Dikkat edilirse, ayette bir şart bir de ceza cümleleri vardır. Açıktır ki şart vuku bulmadan, cezanın vuku bulması imkânsızdır. Ayetteki şart şöyledir: “Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık.” Ceza ise şöyledir: “Nerdeyse sen onlara birazcık meyledecektin.” Eğer Allah’ın yardım ve lütfu olmasaydı, yani Resulullah’ın sadece beşeri yönü söz konusu olsaydı, çok az da olsa, onlara meyledebilirdi. Ama Allah’ın yardımı söz konusu olunca, o az meyil dahi gerçekleşmemiştir. Bu da masumiyetin ta kendisidir. Bu İlahi yardım ve tespit, fikri düzeyde olduğu gibi ameli düzeyde de gerçekleşmiştir. Dolayısıyla ne düşünce bazında olmuş ne de amelde müşriklere yönelik her hangi bir meyil söz konusu olmuştur. Bunu sebeb-i nüzule dayanarak sadece bu olaya münhasır kılmamız için hiçbir neden yoktur. Zira bu tespit ve korumanın bu olayda felsefe ve hikmeti ne ise, diğer her konuda da aynısı geçerlidir. Dolayısıyla burada söz konusu hikmete binaen koruyan Allah’ın, her yerde koruması gerekir ve korumuştur da.

Elbette açıktır ki bu İlahi imdatlar, Peygamberleri mecbur kılmaz ve her şeye rağmen yine de tersini yapabilme imkân ve hürriyetleri vardır. Ancak bu yardım ve yakinle birlikte onların söz konusu yanlışları yapması muhal-i addi haline gelir. Tıpkı öleceğini kesin bir şekilde bilen ve yakin eden bir kimsenin anormalleşmediği müddetçe zehir dolu kadehi içmesinin muhal-i addi olduğu gibi. Söz konusu şahsın zehri bilerek içmesi imkânsız değildir, ama onun sonucuna olan yakini bunu yapmasına engeldir.

Bu bölümü bir hadisle noktalamak istiyoruz.

Resulullah (s.a.a), bir ganimet paylaştırmasına itiraz eden bazı Müslümanlara şöyle buyurdu: “Ben size bir şey verdiğimde veya bir şeyden sizi mahrum bıraktığımda bir haznedarım ben; ancak emredildiğim şekilde hareket ederim.” Sünen-i Ebî Dâvûd, c.3, s.136, Hadis: 2949, Müsned-i Ahmed, c.3, s.191, Hadis: 8161, Kenz-ül-Ummâl, Hadis: 16711.

Bu bölümde Resulullah’ın (s.a.a) her konuda, hatta vahyin telakki ve tebliğinin dışındaki gündelik konularda dahi bütün hata ve sehivlerden masum olduğunu ispatlamaya çalışacağız.

Yukarıda da değindiğimiz gibi Resulullah’ın masumiyetini gerektiren akli delillerden birisi de, insanların onlara olan güvenlerinin sarsılmaması gerektiğidir. Aynı delil burası için de geçerlidir. Vahyin telakki ve tebliğinin dışındaki konularda hata iki türlü düşünülebilir:

a) Bazı dini amellerin uygulamasında hata.

b) Hayatın gündelik meşgalelerinde hata.

İnsanların İlahi elçilere ferdi ve sosyal görevlerini eksiksiz yerine getirdiklerine dair güvenmeleri, onların görevlerini tam anlamıyla îfa etmelerinde hayati bir rol oynamaktadır. Zira bu konularda yapılan yanlışlar, yavaş yavaş insanlarda şöyle bir düşüncenin yerleşmesine yol açar: “Bu konularda hata yapan Peygamberlerin, vahyin tebliğinde hata yapmadıkları ne malum!” Kısacası bu konularda bile Peygamberlerin yanlış ve sehivleri insanların onlara şüphe ve tereddüt gözüyle bakabilecekleri tehlikesini doğurur ki bu da onların gönderiliş felsefesine terstir. Elbette bunu söylerken, bu gibi konularda hata yapan, mutlaka vahyin telakki ve tebliğinde de hata yapar demek istemiyoruz. Bu ikisi arasında akli bir mülazeme yoktur. Akli ve ilmi olarak birincisinde İlahi korumayla bir Peygamberin hatadan korunup, ikincinde korunmamış olması mümkündür. Ancak sorun şudur ki herkesin (özellikle avam insanların) bu ikisini birbirinden ayırt etmesi zor, hatta imkânsızdır. Normal insanlar, bunların hepsini aynı kategoride değerlendirir ve birisinde hata yapan diğerinde de yapar diye düşünür. Bu yüzden hikmet ve lütuf sahibi Rabbimiz, hiçbir kimseye herhangi bir bahane bırakmayacak şekilde Peygamberlerine sahip çıkmalı ve onları mücehhez kılmalıdır. Bu Yüzden İmam Cafer-i Sadık (a.s) şöyle buyurmuştur:

“Ruhu’l-kudüs (Peygamberlerde bulunan ve onları teyit eden kutsi ruh), nübüvvet (yükünü) taşımakta, ruhu’l-kudüs uyumaz, gaflet etmez ve sehiv yapmaz.” Besâirü’d-Derecât, s.134.

Bu akli yaklaşımdan sonra, şimdi Resulullah’ın bu tür konularda bile hata ve sehivden uzak olduğunu Kur’ân’dan da ispatlamaya çalışalım. Allah-u Teâlâ Nisa suresinde şöyle buyurmaktadır:

“Eğer Allah’ın sana lütuf ve merhameti olmasaydı, onlardan bir güruh seni saptırmaya çalışırdı. Hâlbuki onlar, ancak kendi nefislerini saptırırlar, sana hiçbir zarar veremezler. Allah, sana Kitab (Kur’ân)ı ve hikmeti indirmiş ve sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir. Allah’ın sana olan fazlı-lütfu büyüktür.” (Nisa, 113)

Bu ayetin sebeb-i nüzulünde tefsirlerde farklı rivayetler nakledilmiştir ki bunlardan bir tanesini nakletmekle yetiniyoruz. Resulullah’ın (s.a.a) ashabından birisinin zırhı bir ara çalındı ve sahibi birisi hakkında şüphelendi. Hırsız, olayın açığa çıkma tehlikesini sezince, zırhı gizlice bir Yahudi’nin evine attı ve kabilesinden kendisinin suçsuzluğuna dair Resulullah nezdinde şahitlik yapmalarını ve zırhın Yahudi’nin evinden çıkmasını buna delil olarak göstermelerini istedi. Böylece asıl hırsız beraat etti ve Yahudi itham altında kaldı. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ olaya el koydu ve Resulü’nü olaydan haberdar etmek için yukarıdaki ayeti zikredeceğimiz diğer bir ayetle birlikte nazil etti. Bu olay bu şekliyle doğru olsun veya olmasın, çeşitli rivayetler ve ayetlerin muhtevasından, Allah Resulü’nün benzer bir olayda zahiri görüntüye bakarak ve bazılarının komplolarıyla yanlış bir hüküm verme aşamasındayken, Allah-u Teâlâ’nın bizzat müdahale ederek, gerçeği ortaya çıkarma suretiyle Resulü’ne bilmediği gerçeği bildirip, onu yanlış bir karar vermekten muhafaza ettiğini anlıyoruz. Şimdi, Resulullah’ın hata ve sehivden bile nasıl korunduğunu bu olaydan ve olay hakkındaki söz konusu ayetten çıkarmaya çalışalım.

Ayette geçen üç cümle üzerinde dikkatle durmamız gerekir:

a) Allah, sana Kitab (Kur’ân)ı ve hikmeti indirmiştir.

b) Sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.

c) Allah’ın sana olan fazlı-lütfu büyüktür.”

Birinci cümle Resulullah’ın hüküm vermedeki iki ana kaynağından Kur’ân ve hikmet (sünnet)ten bahsetmektedir. Bu iki kaynağa vakıf olmak, onu İlahi hükümleri beyan etme hususunda her türlü hata ve yanlıştan korur. Ama şurası da açıktır ki genel kanun ve kurallara vakıf olmak, insanı genel kanunları tatbik noktasında hatadan korumaya yetmez. Bu noktada hatalardan korunmak için başka bir şeye de ihtiyaç vardır. Yukarıda bahsi geçen ve Resulullah’ı hatalı bir karar verme aşamasına getiren olayda, Allah Resulü genel İlahi kanun ve hükümlerden tamamen haberdardı. Ama sırf bu bilgi, onu hata yapmaktan korumaya yetmedi. Bu bilgi başka bir şeyle birleşince, Resulullah’ın hatadan korunmasına vesile oldu. İşte bu ek bilgi bir sonraki cümlede şöyle açıklanmıştır: “Sana bilmediğin şeyleri öğretmiştir.” Acaba Resulullah’ın bilmediği ve sonradan öğretilen bu bilgiden maksat nedir? Genel İlahi hükümler olamadığı kesindir; zira bunlar birinci cümlede geçen Kitap ve hikmette beyan edilmiştir. Bazıları bu cümlenin önceki cümleyi üsteleme için söylendiğini söylese de bu anlamsız bir sözdür; zira hiçbir kimse bir Peygamberin kendi şeriatının hükümlerinden habersiz olduğu ihtimalini bile vermez ki ayrıca üstelemeye gerek duyulsun. Demek ki bu değildir; sebeb-i nüzul rivayetlerini ve ayetteki karineleri dikkate aldığımızda bu bilgilerin bazı olayların gerçeği ve iç yüzüyle alakalı olduğunu anlıyoruz. Bu mana, konuyla ilgili bir başka ayette şu şekilde ifade edilmiştir:

“Şüphesiz biz sana kitabı hak olarak indirdik ki, Allah’ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin…” (Nisa, 105)

Görüldüğü gibi bu ayette de Resulullah’ın hüküm vermesi için iki dayanak zikredilmiştir:

a) İndirilen kitaba dayanarak.

b) Allah’ın gösterdiklerine dayanarak.

Böylece Allah Resulü’nün Kitap ve Sünnet bilgisi dışında özel bir takım bilgilerle de donatıldığını bu ayetten de anlamış bulunuyoruz. Ayrıca Allah-u Teâlâ bunun bir istisna ve birkaç örnekle sınırlı olmadığını ve Resulü’nün sürekli bu lütfe mazhar olduğunu vurgulamak için yukarıda bahsi geçen Nisa 113. ayetin sonunda şöyle buyurmuştur: “Allah’ın sana olan fazlı-lütfu büyüktür.” Hak Teâlâ’nın bir şeyi büyük ve önemli görmesi bizimkiyle elbette aynı değildir. Hak Teâlâ’nın ifadelerinde mübalağa gibi gerçeği yansıtmayan şeyler olmaz. Onun ifadeleri, tam anlamıyla hakikati ifade eder.  Allah’ın fazlının, lütfunun Resulü’ne büyük olduğu, onun sürekli, hüküm vermede, sosyal teamüllerinde vs. bu gibi yardımlara, bilgilendirme ve korumalara mazhar olduğunu gösterir. Kısacası hem akli hem nakli delillere göre, nübüvvet görevinde yer alan hikmet ve maslahattan dolayı, ayrıca insanlara örnek teşkil etmesi hasebiyle Resulullah’ın hayatı, söylem ve eylemleri öyle bir şekilde tanzim edilmelidir ki insanları onun söz ve davranışlarına itaat etmelerinde asla tereddüt ve güvensizliğe itmesin.

Buraya kadar Allah Resulü’nün masumiyetinin çeşitli boyutlarının, akli ve nakli delillerinden en önemlilerinin birkaç tanesini zikrettik. Bu bölümde masumiyet karşıtlarının Kur’ân ve rivayetlerden Resulullah’ın masumiyetiyle bağdaşmadığını zannettikleri bazı delilleri zikredip cevaplamaya çalışacağız inşallah.

MUSA AYDIN

Yorum Bırak