Resulullah’ın (saa) Masumiyeti – 2

Yazar: beytül ahzan Tarih: 19 Haziran 2010 1.9K kez okundu Hz. Muhammed (saa) Yorum Yok

Masumiyet Karşıtlarının İddialarına Gösterdikleri Deliller:

Bilindiği üzere Peygamberlerin masumiyetine karşı çıkanlar, bazı ayetlerin ve hadislerin zahirini veya bazı uydurma rivayetleri kendilerine dayanak olarak kullanmaktadır. Biz bunlardan en önemli, yaygın ve meşhur olanlarını cevaplamaya çalışacağız.

1-Kur’ân’da Geçen Bazı Şartlı Uyarılar:

Masumiyet karşıtlarının delil olarak sarıldıkları şeylerden birisi de Kur’ân’da Resulullah hakkında inen bazı şartlı uyarılardır. Onlar bu şartlı uyarıları sanki vuku bulmuş birer olay olarak algılayıp bunları Resulullah’ın masum olamayacağına delil olarak göstermektedirler.

Biz bunlardan bir kaçını zikredip cevaplamaya çalışacağız. Bunları dikkate alan, benzer ayetlerin cevabını da öğrenmiş olur; çünkü hepsindeki üslup ve amaç aynıdır.

a) “…Ve eğer sana vahiyle gelen bu kadar bilgiden sonra, kalkıp da onların arzu ve heveslerine uyacak olursan, sana Allah’tan ne bir dost bulunur, ne de bir yardımcı.” (Bakara, 120) Benzer cümleler çok az farkla Bakara suresinin 145. ayetinde ve Ra’d suresinin 37. ayetinde geçmektedir.

b) “Andolsun ki, sana da, senden öncekilere de şu vahyedildi: “Yemin ederim ki, eğer şirk koşarsan, bütün çalışmaların boşa gider ve mutlaka kendine yazık edenlerden olursun.” (Zumer, 65)

c) “Eğer O (Peygamber), bize isnâden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı, * Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. * Sonra da onun şah damarını keser atardık. * O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız.” (Hakka, 44-47)

Örnek olarak verdiğimiz bu ve benzeri ayetlerde yapılan şartlı uyarılar, asla şartın vuku bulduğu anlamına gelmez. Eğer bir şeyin şartlı beyan edilişi, illa da onun vuku bulduğu anlamına gelseydi, başka benzer şartlı cümlelerde de durum aynı olurdu. Oysa onlarda şartın vuku bulmadığını kesin olarak biliyoruz. Örneğin şöyle buyurmaktadır:

“Yemin olsun ki, dilersek sana vahy ettiğimizi ortadan kaldırırız; sonra bize karşı kendine bir vekil (koruyucu) bulamazsın.” (İsra, 86) Hepimiz böyle bir meşiyyetin asla vuku bulmadığını, tam tersini Allah-u Teâlâ’nın Resulü vasıtasıyla şeraitini tekmil ettiğini biliyoruz.

“Peki, vuku bulmayan bu tür uyarıların yapılmasının sırrı nedir?” diye sorulabilir. Bu hususta iki noktaya değinmekte fayda var:

Birincisi, bu gibi uyarılarla Allah-u Teâlâ Resulü’nün beşeri yönüne dikkat çekip, eğer sadece onların bu yönleri söz konusu olsaydı, hata yapma ihtimalleri olabileceğine dikkat çekip, Peygamberin masumiyetini tamamlayan unsurun İlahi yardımlar olduğuna vurgu yapmaktır.

İkincisi, bu ayetlerdeki tabirler ayrıca eğitim amaçlı kullanılmış ve Resulullah kanalıyla başkalarına, ümmetine mesaj verilmek istenmiştir. Yani hitap zahirde Resulullah’a yapılmasına rağmen asıl muhatap başkalarıdır. Çünkü birçok kimse, kendisine direk hitap edilip bazı ağır uyarıların yapılmasını tahammül edemiyor ve yanlışlarından dönme yerine daha da inada biniyorlar. Oysa dolaylı mesajda bu risk asgariye iniyor ve adam kendi kendine, “Eğer Allah Resulü’ne bile bu konularda ayrıcalık tanınmıyor ve böyle ağır bir dille uyarılıyorsa, bize haydi haydi tanınmaz. O halde hal ve hareketlerimize daha çok dikkat etmeliyiz!” Esasen bu hemen her millette bulunan “Kızım sana diyorum, gelinim sen anla” yöntemidir. Bu bölümü, hitabın Resulullah’a yöneltilmesine rağmen asıl muhatabın, ümmet olduğunu gösteren çok açık bir ayeti de aktararak bu bölümü noktalamak istiyoruz:

“…Onlardan (anne-babadan) biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” bile deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle. * İkisine de acıyarak tevazu kanatlarını indir. Ve şöyle de: Ey Rabbim! Onların beni küçükten terbiye edip yetiştirdikleri gibi, sen de kendilerine merhamet et.” (İsra, 23-24)

Hepimiz bu hitapların asıl muhatabının anne babasız büyüyen Resulullah değil, ümmet olduğunu biliyoruz.

2- Uyarı Mahiyeti Taşıyan Bazı Emir Ve Nehiyler:

Masumiyete muhalif çevrelerin iddialarına delil olarak gösterdikleri şeylerden birisi de Kur’ân’da Resulullah’a yönelik yapılan ve zahiri uyarı niteliği taşıyan bazı emir ve nehiylerdir ki bunlardan da birkaç örnek zikredip ayetlerin tahlilindeki genel ölçüyü vereceğiz. Bu ölçü benzer bütün örnekler için geçerlidir.

a) Müslümanlar bir müddet Beytü’l-Mukaddes’e doğru namaz kılıyorlardı. Ama daha sonra Allah-u Teâlâ bazı maslahatlara binaen kıbleyi Mescidü’l-Harâm’a doğru değiştirdi. Bunu gören münafıklar ve Yahudiler yaygara kopararak Müslümanların kafasını bulandırmaya çalıştılar. Allah-u Teâlâ indirdiği ayetlerle bu yaygaralara cevap verdikten sonra Resulü’ne hitaben şöyle buyurdu:

“O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma sakın!” (Bakara, 147)

Benzer bir uyarı Hz. İsa’nın ulûhiyetini reddedip onun Hz. Hz. Meryem’in oğlu olduğunu ve Hz. Âdem gibi babasız dünyaya geldiğini beyan ettikten sonra, Resulullah’a hitaben şöyle yapılmıştır:

“O hak, Rabbindendir. Artık şüpheye düşenlerden olma!” (Al-i İmran, 60)

Açıktır ki gayb âlemini şuhud eden, vahiy meleğini görüp onunla konuşan, miraçta büyük İlahi ayetleri gören Resulullah’ın hakkı kabullenmekte şüphe ve tereddüt yaşaması mümkün değil. Yukarıda da beyan ettiğimiz gibi bu tür hitaplarda asıl muhatap Resulullah değil başkalarıdır.

b) Daha önce masumiyetin delillerinden bahsederken çalınan zırh olayı hakkındaki ayeti aktarmıştık. O ayetlerde Allah-u Teâlâ Resulü’ne şöyle hitap ediyor:

“Biz sana Kitab (Kur’ân)ı hak olarak indirdik ki, insanlar arasında Allah’ın sana gösterdiği şekilde hüküm veresin. Sakın hainlerin savunucusu olma!” (Nisa, 105)

Bir ayet sonrasında ise şöyle buyurmaktadır:

“Kendilerine hainlik edenleri savunma. Muhakkak Allah hain günahkârları sevmez.” (Nisa, 106)

Söz konusu olayda gerçi Resulullah zahiri göstergelere dayanarak hüküm verme aşamasındaydı ve Allah-u Teâlâ bu kadar bir yanlıştan bile Resulünü korudu; ama kesinlikle ne bir hainin taraftarlığını yapmıştı, ne de bir haini savunma niyetindeydi; bunu yapanlar başkalarıydı. Ama Allah-u Teâlâ yukarıda bahsettiğimiz maslahatı dikkate alarak onların yanlışlarını direk olarak yüzlerine vurma yerine Resulü’nü muhatap alıp, “kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” yöntemini kullanmıştır.

c) “Allah ile birlikte başka bir ilâh edinme! Yoksa kınanmış ve yalnız başına bırakılmış olarak oturup kalırsın.” (İsra, 22)

“İşte bunlar, Rabbinin sana vahyettiği hikmetlerdendir. Sakın Allah’la beraber başka bir ilâh uydurma. Aksi halde kötülenmiş ve Allah’ın rahmetinden uzaklaştırılmış olarak cehenneme atılırsın.” (İsra, 39)

“Elbiseni temizle. * Pislikten (puttan) sakın.” (Müddessir, 4-5)

Bu ayetlerden de bazıları Resulullah’ın şirke düşme tehlikesinin olduğunu, dolayısıyla masum olamayacağını çıkarmaya çalışıyorlar.

Oysa şirki ve putperestliği ortadan kaldırmak için gönderdiği Peygamberine Allah-u Teâlâ dönüp “Kendine başka ilah edinme veya puttan sakın” buyuruyorsa, akıl sahibi her kes bundaki asıl muhatabın başkaları olduğunu teslim etmesi gerekir.

d) “Âyetlerimiz hakkında münasebetsizliğe dalanları gördüğün zaman hemen onlardan uzaklaş ki, ondan başka söze dalsınlar. Eğer şeytan bunu sana unutturursa hatırladıktan sonra hemen kalk, o zalimler topluluğuyla oturma.” (Al-i İmran, 68)

Bu ayet de masumiyet karşıtlarının sık sık ileri sürdükleri bir delildir. Diyorlar ki ayet bize Resulullah’ın şeytan’ın vesveseleriyle unutkanlık ve gaflete düşüp İlahi ayetlerle alay edenlerle birlikte olabileceğini gösteriyor. Bu ise masumluğa büsbütün ters bir durumdur.

Bizce burada da yine asıl muhatap Resulullah değil, genel anlamda Müslümanlardır. Zira bir sonraki ayette açık bir şekilde şöyle buyurmaktadır:

“Allah’tan korkanlara o zalimlerin hesabından bir sorumluluk yoktur. Fakat bu bir hatırlatmadır. Gerekir ki sakınırlar.” (Al-i İmran, 69) Görüldüğü gibi bu ayette “Allah’tan korkanlara” şeklinde çoğul kipi kullanarak, bu uyarıdaki muhatabın bir tek kişi değil, genel olarak bütün Müslümanlar olduğunu ortaya koymuş oluyor. Kısacası bu da yine “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” babından bir hitaptır..

Yukarıda da değindiğimiz gibi bu türden uyarıları taşıyan başka ayetler de vardır ki yaptığımız bu açıklamalarla, onların da gerçek tefsir ve tahlili anlaşılmış olduğundan, sözü bu bölümde bundan fazla uzatmaya gerek görmüyoruz.

3- Resulullah’a Atfen Kur’ân’da Zikredilen İstiğfarlar:

Masumiyete karşı olanların en çok koz olarak kullandıkları şeylerden birisi de Kur’ân’da ister diğer Peygamberlere, isterse İslam Peygamberine atfedilen “istiğfar” ve “zenb” tabirleridir ki biz Resulullah hakkında olan bazılarını örnek olarak verip bu ayetlerin gerçek muradını ve masumiyetle çelişmeyecek şekilde tefsirini vermeye çalışacağız inşallah. Elbette bu açıklamayla diğer Peygamberler hakkındaki benzer tabirlerin de cevabı verilmiş olacaktır.

“Allah’tan bağışlanmanı dile. Şüphesiz, Allah bağışlayıcıdır, esirgeyicidir.” (Nisa, 106)

“Rabbini överek tesbih et; O’ndan bağışlanmanı dile; çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.” (Nasr, 3)

“Ey Muhammed! Bil ki, Allah’tan başka hiçbir ilâh yoktur. Hem kendi günahın için, hem de mu’min erkekler ve mu’min kadınlar için Allah’tan bağışlanma dile. Allah, sizin gezip dolaştığınız yeri de duracağınız yeri de bilir.” (Muhammed, 19)

“O halde sabret. Çünkü Allah’ın vaadi haktır. Hem günahından dolayı istiğfar et ve akşam sabah Rabbini hamdıyla tesbih et.” (Mu’min, 55)

Evet, bunlar ve benzeri ayetlerin izahı için önce akıl sahipleri tarafından tereddütsüz kabul edilen bir prensibe değinmemiz gerekir; o da şudur ki bir insanın şahsiyetinin büyüklüğü oranında sorumluluk ve mesuliyeti de büyüktür. Dolayısıyla akıllılar örfü açısından bir insandan sadır olan bazı amel ve davranışlar, onun özel konumuna binaen suç ve hata sayıldığı halde, başka birisinden aynı ameller sadır olduğunda onun için normal bir şey olarak değerlendirilebilir. Bunu şöyle açıklayabiliriz: Şer’i hükümler, farz, haram, müstehap, mekruh ve mubah olmak üzere beş kısma ayrılmaktadır. Bilindiği gibi her mükellef için farzı yerine getirme ve haramı terk etme hususunda ruhsat söz konusu değildir. Ama müstehap olan ameli yerine getirme ve mekruhu terk etme tercihli olmakla birlikte mükellefe bu konuda ruhsat tanınmıştır. Bununla birlikte bazı kimseler için sahip oldukları yüksek makam ve mertebeden dolayı farz ve haramların yanı sıra müstehap ve mekruh olan şeyler hususunda bile dikkatli davranıp onları ihmal etmemeleri beklenir. Hatta bazen mubah olan şeylerde dahi bazı arızî sebeplerden dolayı söz konusu insanların mubah bir şeyi yerine getirmeleri veya terk etmeleri gerekli görülebilir. Kısacası Hakk’ın azametine herkesten daha çok arif olan bir kimse, bütün bu hükümlerde herkesten daha çok hassas davranması gerekir ve hiç birisinde en ufak bir ihmali hoş karşılanmaz. Dolayısıyla bu türden bir ihmal söz konusu olduğunda da yaptığı işten istiğfar edip onu telafi etmesi beklenir; hâşâ şer’i bir günah işlediğinden dolayı değil, yapılan işin, onun makam ve mertebesine ve sahip olduğu ilim ve irfana yakışır bir şey olmadığından dolayı. Bu, toplumsal ilişkilerde de böyledir; örneğin insanlar, medenî, dünya gezmiş-görmüş, okumuş, ilim irfan sahibi olmuş bir kimseden bekledikleri tavır ve davranışların hepsini, bedevi bir hayat tarzına sahip olan bir kimseden beklemezler. Dolayısıyla da ikincisine hoş görüp normal karşıladıkları birçok şeyi, birincisi için hoş görmez ve normal karşılamazlar. Yaptığı şeylerin illa da bir suç ve günah olduğundan dolayı değil, sahip olduğu bilgi, tecrübe ve birikiminden dolayı bunları ona yakıştırmazlar. .

Evet, bütün bunlar, başta da söylediğimiz gibi insanın şahsiyetinin büyüklüğü oranında sorumluluk ve mesuliyetinin de büyüklüğünden kaynaklanmaktadır. İşte bu yüzden, büyük insanlardan, enbiya ve evliyadan bazen sadır olan bazı gafletler veya mekruh olan veya ıstılah olarak terk-i evla denilen şeyler, günah sayılabilir. Ama bunlar bizim gibi insanlar için söz konusu olan mutlak günahlar (farzı terk veya haramı yerine getirme) türünden günahlar değil, nisbî günahlardır. Yani onlara ve sahip oldukları iman, ilim ve irfan mertebesine yakışmayan şeylerdir. Evet, onların istiğfarı da birinci tür günahlara sahip olduklarından dolayı değil, ikinci türden fiiller içindir. Biz, “Peygamberler masumdur” dediğimiz zaman da birinci türden günahlardan masum olduklarını kastetmekteyiz. Zira diğer insanların işlediği o tür günahlardan bir tanesini dahi maazallah işlerlerse, insanların onlara karşı olan güvenlerinin sarsılmasına ve İlahî hüccetin tamamlanmamasına yol açar; bu da Peygamberlik müessesesinin felsefesine tamamen terstir.

Bir diğer husus şudur ki yüce manevi makam ve mertebelere sahip olan arif insanlar, Hakk’ın azamet ve yüceliğini herkesten daha çok müdrik oldukları için, ne kadar da ibadet ve itaatte bulunsalar, yaptıkları ibadeti Rabbulalemin’e layık görmedikleri ve onun azameti ve verdiği nimetlerin karşısında hiçbir değere sahip görmedikleri için, yaptıkları iyi işlerden ve ibadetlerden dahi istiğfar etmektedirler! Hatta Hakk’a âşık olan o güzide insanlar, gerçek bir aşığa yakışanın daima maşukuyla haşir neşir ve onunla birlikte olması gerektiğini bildikleri için, beşeri özelliklerinden kaynaklanan ihtiyaçlarını giderme veya üstlendikleri bazı vazifeleri ifa etmek için maşuklarından ayrılma ve ondan gaflet etme mecburiyetinde kalmalarını dahi kendileri için bir eksiklik ve suç olarak görmekte ve bunu telafi için, ona istiğfar etmekte ve ağlayıp sızlamaktadırlar! Dolayısıyla yukarıda bahsettiğimiz şeyler (makamlarına yakışmayan terki evlalar), İslam Peygamberi de dâhil bütün Peygamberler hakkında mümkün olmakla beraber, haklarında söz konusu olan istiğfarların belki de pek çoğu daha çok bu tür istiğfarlardır. Mesela Allah Resulü’nden şöyle bir hadis nakledilmektedir: “Ben her gün Rabbimden yüz defa (bazı rivayetlerde ise yetmiş defa) mağfiret dilemekteyim.” Sahih-i Müslim, c.8, s.72, Keşf-ül Ğumme, c.3, s.43.

Şimdi (haşa) Allah Resulü (s.a.a) her gün yüz veya yetmiş defa bizim bildiğimiz şer’î günahlardan işleyip de onlar için mi istiğfar ediyordu?! Veya hatta her gün yetmiş terk-i evla işlediğini söylemek mümkün mü? Açıktır ki hayır. Bu yüzden bunların çoğundan maksadın en son bahsettiğimiz gerekçelerden dolayı olduğu kesindir. Böylece yukarıda örneklerini verdiğimiz ayetler ve benzerlerindeki günah lafzından veya istiğfar lafzından normal insanlar için söz konusu olan şer’i günahlar ve onlar için yapılan istiğfar olmadığı ve dolayısıyla bu tür tabirlerin inandığımız ve Kur’ân ve sünnetteki kesin delillere dayanarak çerçevesini çizdiğimiz masumiyete herhangi bir halel getirmediği açıklık kazanmış oldu.

4- Abese Suresinin İlk Ayetlerinde Geçen Olay:

Yüce Resulullah’ın (s.a.a) masumiyetiyle ilgilenen hemen herkesin gündeme getirdiği, masumiyete karşıysa, iddiasına delil olarak gösterdiği, karşı değilse cevabını merak ettiği şeylerden birisi de “Abese” suresinde anlatılan olaydan ibarettir. Bunun başlıca sebebi, belki de iki şeydir: Ayetlerin bir kısmında yer alan hitaplar ve Ehl-i Sünnet kaynaklarında ayetlerin sebeb-i nüzulüyle ilgili nakledilen bazı rivayetler.

Bizim bu konudaki geniş bir incelememiz daha önce Kıble dergisinin 16. sayısında yayımlanmıştı. Ama bu sayı Resulullah (s.a.a) özel sayısı olduğu için, Resulullah’ın masumiyetiyle ilgili bütün başlıklar bir arada olsun diye bahsi geçen incelemeyi aynen buraya da aktarmayı uygun bulduk. Fakat konuya geçmeden önce bir hususa değinmekte fayda görüyoruz. Sünni tefsirlere ve konuyla alakalı eserlere vakıf olanlar biliyorlar ki Ehl-i Sünnet müfessirleri ve alimleri genellikle Abese suresindeki olayı Resulullah’la alakalı tefsir edip ayetlerde kınanan ve uyarılan kimsenin bizzat Resulullah olduğunu iddia etmektedirler. Ancak Yrd. Doç. Yener ÖZTÜRK isimli Sünni bir kardeşimiz, Yeni Ümit dergisinin 74. sayısında yayınlanan yazısında meşhur Ehli Sünnet görüşüne aykırı bir görüş ortaya atarak Ehlibeyt mektebinin görüşüne yakın bir görüş sergilemiş ve ayetlerde kınanan kimsenin Resulullah olmadığını ve Kureyş müşriklerinden birisi olduğunu ispatlamaya çalışmıştır. Yazıda ufak tefek katılmadığımız hususlar olsa da yazarı, bu güzel ve aynı zamanda ilginç çalışmasından dolayı kutluyoruz.

Biz bu olayı incelemeden önce, Ehl-i Sünnet kaynaklarında yer aldığı şekliyle olayı nakledip, ardından cevabına geçmek istiyoruz:

Olay, Ehlisünnet kaynaklarında kısaca şöyle nakledilmiştir:

“Bir gün Allah Resulü (s.a.a) Kureyş’in servet ve makam sahibi bazı büyükleriyle (onları hidayet etme amacıyla) sohbet ederken, a’ma olan Abdullah İbn Ümm-ü Mektum, meclise girmiş ve ısrarla Allah Resulü’nden, Allah’ın öğrettiği şeylerden kendisine öğretmesini istemiş; Resulullah (s.a.a) ise, Kureyş büyükleriyle olan sohbetini yarıda kesen Abdullah’ın bu tavrından rahatsız olarak, ona surat asmış ve sırtını ona dönerek Kureyşlilerle olan sohbetine devam etmişti.”

Hatta bu rivayetlerin bazısında şöyle bir ilâve de mevcuttur: “Resulullah, İbn Ümm-ü Mektum’un o sırada toplantıya gelmesine rahatsız olmuş ve kendi içinde: ‘Şimdi bu Kureyşli,  adama uyanlar bir avuç kör, sefil ve köle insanlardır, diyecektir.’ diyerek ona surat asmış ve sırtını dönmüştü…”

Bunun üzerine Allah-u Teâlâ (c.c) şu ayetleri indirmiş ve Resulullah’ı bu tavrından ötürü kınamıştır: Bu rivayetler için şu kaynaklara bakabilirsiniz: Tefsir-i Taberî, c.30, s.33-34; Tefsir-i İbn Kesir, c.4, s.470, Tirmizî ve Ebû Ya’la’dan naklen; ed-Dürr’ül-Mensûr, c.6, s.314-315; Hayat’üs-Sahâbe, c.2, s.520; Mecmau’l-Beyân, c.10, s.437 ve…

1- Surat astı ve yüz çevirdi.

2- O kör kendisine geldi diye.

3- Ne biliyorsun, belki o temizlenip arınacak?

4- Ya da öğüt alacak; böylelikle bu öğüt ona yarar sağlayacak?

5- Fakat kendini müstağni gören var ya,

6- Sen onunla ilgileniyor (ona önem veriyorsun).

7- Oysa onun temizlenip arınmasından sana ne?

8- Ama koşarak sana gelen

9- Ve (Rabbinden) korkan ise,

10- Sen onu görmezden geliyorsun, ihmal ediyorsun.

11- Hayır; hiç şüphesiz o (Kur’ân) bir öğüttür.

12- O hâlde isteyen ondan öğüt alır.

13- O (Kur’ân) değerli-üstün sahifelerdedir (levhalardadır).

14- Yüceltilmiş, tertemiz kılınmış (sahifeler)

15- (Öyle sahifeler ki) elçilerin-kâtiplerin (meleklerin) elindedir.

16- (Onlar ki) üstün, değerli ve iyilik sembolüdürler.

17- Kahrolası insan ne kadar da nankördür!

18- (Allah) onu hangi şeyden yarattı?

19- (Değersiz) bir nütfeden yarattı ve onu biçimlendirdi.

20- Ona yolu kolaylaştırdı. Sonra da onu öldürdü ve kabre gömdürdü. Sonra dilediği zaman onu diriltir.

21- Hayır (Allah’ın) ona emrettiğini, o yerine getirmedi.

Biz bu ayetlerin tefsirinde ileri sürülen görüşlerin en önemlilerini delilleriyle birlikte verip, ardından tercih ettiğimiz görüşü detaylı bir şekilde açıklamaya çalışacağız.

Birinci Görüş: Ehlisünnet müfessirlerinden birçoğu, sebeb-i nüzul olarak nakledilen rivayetlere de dayanarak bu ayetlerde kınanan şahsın, Allah Resulü (s.a.a) olduğunu, sonuç olarak da Resulullah’ın mutlak masumiyetinin doğru olamayacağını ve Resulullah’ın da bazı hatalarının, hatta günahlarının söz konusu olduğunu ileri sürmüşlerdir.

İkinci Görüş: Bir diğer grup, ayetlerde kınanan şahsın Resulullah (s.a.a) olduğunu kabul etmekle birlikte, diyor ki: Olayın mahiyetini ve cereyan ediş şeklini dikkate aldığımızda, öyle zannedildiği gibi önemli bir hata, hele hele bir günah kesinlikle söz konusu değildir ve olsa olsa bir terk-i evlâ söz konusudur; bu da masumiyete herhangi bir halel getirmez. Zira biz, peygamberlerin günahlardan ve ilâhî vazifelerini lâyıkıyla yerine getirmekle ilgili konularda masum olduklarını iddia etmekteyiz. Olayın bir terk-i evlâ olduğunu gösteren emare ve karinelere gelince, rivayetlerin de belirttiği gibi Allah Resulü (s.a.a), birçok ayetten de anlaşıldığı gibi insanların hidayeti için son derece istekli ve ihtiraslı davranıyor ve onların dalâlette direnmelerine adeta kahroluyordu. Öyle ki bazen Rabb’ül-Âlemin ayet indirerek Resul’ünü kontrol ediyor ve bu kadar hırs ve üzüntünün de yersiz olduğunu, ona düşen görevin sadece ilâhî mesajların tebliği olduğunu hatırlatıyordu. Bu olayda da aynı şey söz konusudur. Hele bu olayda Resulullah, Kureyş büyükleriyle muhatap olduğu ve bu fırsatın belki de bir daha ele geçmeyeceğini ve bu insanların hidayetiyle, belki peşlerinden sürükledikleri diğer birçoklarının da hidayet bulacağını düşünerek, onlarla aşırı bir şekilde ilgileniyor ve onların hidayet bulmaları için can atıyordu. İşte tam bu sırada Abdullah İbn Ümm-ü Mektum meclise giriyor ve a’ma olduğu için olup bitenlerden habersiz bir şekilde ısrarla Resulullah’tan kendisine bir şeyler öğretmesini isteyerek, Resulullah’ın müşriklerle olan sohbetinin bölünmesine vesile oluyor. Önemli bir işle meşgul olduğunu düşünen Allah Resulü, Abdullah’ın bu davranışından rahatsız olarak surat asıp sırtını dönerek müşriklerle olan sohbetine devam ediyor.

Aslında normal şartlarda Abdullah böyle bir muameleyi hak etmişti. Zira meclis âdâbına riayet etmemişti. Resulullah’ın surat asması da a’ma olan birisini rahatsız edecek bir tutum da olmadığı için bir günah sayılamaz. Kaldı ki, bir insanın samimî olduğu ve kendisine yakın bildiği birisine bu kadarcık bir ihmal ile davranması tabiîdir ve onu rahatsız edecek bir tutum değildir. Ancak Allah-u Teâlâ, Server-i Kâinat ve Seyyid-i Enbiya olan Habibi’ne bu kadarcık bir ihmali dahi uygun bulmuyor ve Resul’ünü uyarmakla birlikte, müşriklerin hidayeti için bu kadar çırpınmanın da gereksiz olduğunu vurguluyor. İşte bu latif kınama ve uyarı, günah olmamakla birlikte, yapılmaması Resulullah’ın şanına daha uygun düşen bir fiilden dolayıdır. Biz de zaten bu kadarını peygamberler hakkında mümkün görüyor ve onların masumiyetine bir halel getirmeyeceğini söylüyoruz.

Üçüncü Görüş: Diğer bazı müfessirler ise surenin ilk dört ayetinin başkasına, beş ilâ onuncu ayetlerin ise Resulullah’la ilgili olduğu görüşündeler. Onlar diyorlar ki: “İlk ayetlerde, kayıp şahıs kipiyle ismi belirtilmeyen birisinin a’maya surat asıp sırtını çevirmesinden bahsediyor ve kesinlikle Resulullah’ın ismi geçmiyor. Biz, İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen bir rivayete de dayanarak bu şahısın Peygamber (s.a.a.) değil, Benî Ümeyye’den birisi olduğunu söylüyoruz; diğer ayetler ise Resulullah ile ilgilidir.”

Bu görüşe göre olayın tasviri şöyledir: Bir gün Allah Resulü (a.s) Kureyş zenginlerinden bazılarıyla, tebliğ amaçlı sohbet ederken, a’ma olan Abdullah İbn Ümmü Mektum içeriye giriyor. Bu sırada, mecliste bulunan Benî Ümeyye’den birisi, Abdullah’ı görür görmez, onun gelmesinden rahatsızlığını bildirmek ve onu tahkir etmek maksadıyla suratını asıp, kibirli bir jestle elbiselerini toplayarak ona sırtını çeviriyor. O sırada hararetli bir şekilde müşriklere tebliğ ile meşgul olan Resulullah, belki de bu meşguliyeti, sözün dağılmaması ve meclisin düzeninin bozulmaması için, söz konusu Emevî’nin bu çirkin ve mütekebbirâne davranışı karşısında tepki göstermemiş ve sohbetine devam etmişti. İşte inen ayetlerin ilk üçü, söz konusu şahsın o çirkin davranışına itiraz etmekte, sonraki ayetler ise Resulullah’ın tepkisizliğine değinip, günah olmamakla birlikte bunun, onun yüce mertebe ve makamına yakışmadığı, ona yakışanın bu tür çirkin fiillerin sahiplerine tavır koyup mu’min birisinin bu kadarcık bir tahkir ve mağduriyetine göz yummaması olduğunu ortaya koymaktadır.

İşte diyorlar: Gördüğünüz gibi ortada Resulullah’ın masumiyetine halel getirecek bir durum yoktur ve sadece bir terk-i evlâ söz konusudur. Peygamberlerin durumu ise, sahip oldukları makam ve mertebelerinden dolayı bizden farklıdır; onlar bir terk-i evlâdan ötürü de kınanabilirler.

Dördüncü Görüş: Bizim de tercih ettiğimiz dördüncü görüş ise, bu ayetlerin hiçbirisinin Resulullah’la ilgili olmadığı ve onlardaki kınamanın başkalarına ait olduğudur. Bu görüşün delillerini aşağıda açıklamaya çalışacağız:

1.  Delil: Bu ayetlerin ve onlardaki kınamanın Resulullah’a yönelik olduğunu ileri süren rivayetlerin hiçbirisi, senetleri zayıf olduğu için müstakil bir delil ve hüccet sayılamaz. Zira bu rivayetlerin bir kısmı sahâbeden, bir kısmı ise tâbiînden nakledilmiştir. Sahâbeden nakledilen rivayetler üç kişiye, yani Ümm’ül-Mu’minin Âişe, Enes b. Mâlik ve İbn Abbâs’a dayandırılmaktadır. Hâlbuki bu şahıslar söz konusu olay yaşandığında, ya dünyaya gelmemişlerdi (İbn Abbas gibi) veya henüz çok küçük yaştaydılar ki bu olaya şahit olup da onu rivayet etmeleri oldukça zor veya gayr-i mümkündür. Tâbiî olanların (Katâde, Mücâhid, Ebu Mâlik, Hakem, İbn Zeyd ve Zahhâk gibi) rivayetlerine gelince, onların da sahâbeye varan senetleri kopuk olduğu ve kimden naklettikleri bildirilmediği için delil sayılamaz.

MUSA AYDIN

Yorum Bırak