Resulullah’ın (saa) Masumiyeti – 3

Yazar: beytül ahzan Tarih: 20 Haziran 2010 2.6K kez okundu Hz. Muhammed (saa) Yorum Yok
Bu yazıyı değerlendirin

2.  Delil: Bu rivayetler muhteva açısından da çelişki ve tenakuzlarla doludur. Bu çelişki, sadece bir râvinin rivayetiyle diğerinkinin arasında değil, hatta tek râviden nakledilen rivayetlerde de söz konusudur. Mesela Ümm’ül-Mu’minin Âişe’den nakledilen bir rivayette, Resulullah’ın yanında Kureyş büyüklerinden birisinin bulunduğu; bir diğerinde, Utbe ve Şeybe isimli iki Kureyşlinin olduğu; başka bir rivayette ise Ebu Cehil ve Utbe b. Rabi’nin de aralarında bulunduğu bir grup tanınmış Kureyş simalarından bahsedilmektedir.

İbn Abbâs’ın bir rivayetinde Resulullah’ın Utbe, amcası Abbas ve Ebu Cehil ile konuşmakta olduğu, İbn Abbâs’a nispet verilen tefsir kitabında ise bu kişilerin, Abbâs, Ümeyye b. Halef ve Safvân b. Ümeyye olduğu ileri sürülmektedir.
Katâde’nin bir rivayetinde bunun Ümeyye b. Halef, bir diğerinde ise Übey b. Halef olduğu kaydedilmektedir.
Yine Mücahid’in bir rivayetinde, Kureyş’in elebaşlarından birisi denmekte, bir diğerinde ise Utbe b. Rabia ve Ümeyye b. Halef diye iki kişinin ismi verilmektedir.

Rivayetlerin biri diğeri ile karşılaştırıldığında, bu ihtilâflar daha da yoğunlaşmaktadır. Kısacası olayın keyfiyeti, Resulullah’ın (s.a.a) olayla ilgili söyledikleri, İbn Ümm-ü Mektum’un sözleri bu rivayetlerde incelenip birbiriyle karşılaştırıldığında, bir sürü ihtilâf ve çelişki açıkça görülmektedir. Fakat biz sözün fazla uzamaması için onlara girmiyor ve daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere, verdiğimiz kaynaklara başvurup, onları bizzat birbiriyle karşılaştırmalarını tavsiye ediyoruz.

Burada rivayetlerle ilgili iki nükteye de değinip geçmek istiyoruz: Önceden de aktardığımız gibi, rivayetlerin bazısında şöyle diyor: “Allah Resulü, Abdullah geldiğinde şöyle demişti: ‘Şimdi bu Kureyşli, bu adama uyanların hepsi bir avuç kör, köle ve sefil insanlardan ibarettir, diyecek’ diye içinden geçirerek, ona surat asmış ve sırtını dönmüştü.”

Şimdi evvela râvî, Resulullah’ın içini nasıl okumuş ve içinde böyle bir şey söylediğinden nasıl haberdar olmuştu?! Saniyen Resulullah’a iman eden kimselerin nasıl birileri olduklarını, müşrikler bilmiyor muydu ki, Allah Resulü böyle bir telâşa kapılsın ve sırrının ifşa olmasından rahatsız olsun. Salisen, aşağılık kompleksinden başka bir yorumu olmayan böyle bir düşünceyi, bu insanlar, insanlığın onuru Allah’ın Resulü ve Habibi’ne nasıl yakıştırabiliyorlar acaba?!

Bir diğer rivayette ise şöyle geçmektedir: “Bu olaydan ve bu olay üzerine inen bu ayetlerden sonra, Allah Resulü’nün bir daha bir zengine önem verdiği ve bir fakiri ihmal ettiği görülmedi!!”

Yıllar boyu ilâhî talim ve terbiyeden geçtikten sonra peygamberliğe ulaşan, bu olaydan önce defalarca benzer konularda kendisine ilâhî direktifler ve ayetler  inen Peygamber’in (s.a.a) bütün bunlardan gaflet edip, zengine karşı o şekil ve fakire karşı da bu şekil davranıp, sonra adeta uykudan uyanırcasına bir daha benzer bir davranışta bulunması nasıl düşünülebilir?!. Böyle bir şey mâkul ve mantıklı olabilir mi asla?!

3. Delil: Bu münasebetle nazil olduğu iddia edilen ayetlerden, kınanan şahsın, zengine, kâfir bile olsa ilgi gösterip önem veren, fakire karşı mu’min bile olsa ilgisiz ve duyarsız kalıp onun tezkiyesine önem vermeyen bir kimse olduğu anlaşılmaktadır. Oysa hepimiz Allah Resulü’nün böyle bir ahlâk ve karaktere sahip olmadığını biliyoruz. Yine biliyoruz ki, fakire surat asıp sırt çevirme gibi hem İslâmî âhlâka ters düşen, hem de bunu yapan kimsenin kibir ve gururunun da bir göstergesi olabilecek bir davranış, Allah Resulü gibi birisinin davranışı kesinlikle olamaz. Zira düşmanlarına karşı bile böyle bir davranışı nakledilmeyen Resul-i Kibriya’nın mu’min bir dostuna karşı böyle bir davranışta bulunması nasıl düşünülebilir?!

“O mu’minlere karşı çok şefkatli ve merhametlidir.” ayetini Rabbimiz onun hakkında indirmemiş midir?!

Yine Abese’den önce bisetin başlarında ikinci veya dördüncü sure olarak nazil olan Kalem Suresi’nde  Rabb’ul-Âlemin, Habibi’ni “Hiç şüphesiz sen yüce bir âhlak üzeresin.” Tevbe, 128. diye tavsif etmiyor mu?! O hâlde, böyle yüce bir ahlâka sahip olan birisinden, kınamayı gerektiren ahlâk dışı ve mütekebbirâne bir davranış nasıl sergilenebilir?! Bisetin başlarında bu yüce özelliğiyle tanıtılan Peygamber’in, aradan uzun bir zaman geçmesine rağmen ahlâkında, daha çok ilerleme ve kâmilleşme hasıl olması gerekirken, (hâşâ) geriledi mi ki böyle bir davranışta bulunsun?! Acaba Allah-u Teâlâ “hulk-i azim” (yüce ahlâk) ile nitelendirdiği bir kimsenin gerçek ahlâkından haberdar değil miydi?! Yoksa biliyordu da bu şekilde tanıtmasında bir hikmet ve maslahat mı söz konusuydu?!

4.Delil: Bildiğimiz gibi “İnzâr Ayeti” diye meşhur olan ve Abese’den iki yıl önce inen Şuârâ Suresi’nin 14-15. ayetlerinde şöyle hitap ediyor Rabbimiz Habibi’ne: “(Önce) en yakın akrabalarını uyar ve sana uyan mu’minlere kanatlarını ger (onlara şefkat ve merhamet ile davran).”

İki yıl öncesinde mu’minlere bu şekilde davranmakla öğütlenen Peygamber (s.a.a), acaba bunlar aklında olduğu hâlde mi Abdullah’a öyle davrandı, yoksa unutmuş muydu? Birinci şıkkı söylersek, o zaman Resulullah’ın bizzat kendisine inen açık ilâhî emirlere muhalefet ettiğini kabul etmiş oluruz; yok önceden inen ayetin emrini unutarak böyle davrandı dersek, o zaman da başka ayetleri ve hükümleri unutmadığını nereden garantileyebiliriz?!

5. Delil: Söz konusu ayetlerin birisinde şu tabir kullanılmıştır: “Sana ne onun arınıp, arınmadığından.?!”  Bu hitabın da Peygamber’e yönelik olması uygun değildir. Zira Allah Resulü’nün başlıca görevi insanları Allah’a davet edip onların talim ve tezkiyesiyle meşgul olmak değil midir? Cuma Suresi’nde: “O (Allah) ümmîler içinde kendilerinden olan ve onlara (Allah’ın) ayetlerini okuyan, onları arındırıp temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir peygamberi gönderendir.” buyurmamış mıdır?

6. Delil: Allâme Tabâtabâî’nin de değindiği gibi: “İnsanlar arasında üstünlük ölçüsünün fakirlik-zenginlik değil, salih ve iyi amaller olduğunu idrak edip kavrayan, bizzat insanın aklıdır. İslâm’dan önce Hanif dini de aynı değerleri insanlara telkin etmiştir. Hâl böyle iken, önceden zikrettiğimiz ayetler nazil olmasaydı dahi, Allah Resulü’nün böyle bir davranışın kötülüğünü, zengin bir kâfiri, fakir bir mu’mine tercihin ne kadar kötü olduğunu anlamış olması gerekirdi; oysa öyle olmadığını görüyoruz; bu da bu iddianın ne kadar tutarsız olduğunu gösteriyor.”

Önceden de değindiğimiz gibi bazıları, Allah Resulü’nün bu davranışında herhangi bir dünyevî maksat gütmediğini, o müşriklerle ilgilenmesi de onların hidayetine olan şiddetli arzusundan kaynaklandığını söylüyorlar.

Yine diyorlar ki: Abdullah’a karşı davranışında da onun fakirliği Resulullah’ı böyle bir davranışa itmemişti; sadece Abdullah’ın, sözünü kesmesi ve meclis âdâbına riayet etmemesi o Hazret’in böyle davranmasına sebep olmuştu. Özellikle diyorlar ki, Abdullah’ın a’ma olduğunu dikkate alırsak Resulullah’ın davranışının, onu incitici bir davranış olmadığını daha iyi kavramış oluruz. Bir de Abdullah ile Resulullah (s.a.a) arasındaki samimiyeti unutmazsak, birbirleriyle samimî ilişkileri olan kimseler arasında bu tür ilişkiler doğal bir şeydir.

Fakat bizce bunlar fazla tutarlı gerekçeler değillerdir. Zira evvelâ, zengin ve fakir sıfatlarına cümlede yer verilmesi, bizce bu özelliklerin yapılan davranışta etkili olduğunu gösteriyor. Meclise gelen şahsın “a’ma” diye nitelendirilmesi hakkında da aynı şeyi söylemek mümkündür.Yani surat asıp sırtını dönen kimsenin bu davranışında, onun a’ma olduğunun etkili olduğunu gösteriyor. Aksi takdirde bir mu’minden, onda olan bir kusur veya noksanlığı ön plâna çıkararak bahsetmenin ne anlamı olabilir? Eğer bu sıfatlar yapılan davranışta etkili olmasaydı, gelen şahsı “a’ma”, “fakir” gibi sıfatlar yerine başka özellikleriyle tanıtmak daha uygun, hatta en uygun olmaz mıydı? Söz konusu müşrik veya müşriklerden “zengin” nitelemesiyle bahsetmek de aynı.

Saniyen bu iddia doğru olsaydı, o zaman Allah-u Teâlâ Resulü’nü kınama yerine methetmeliydi, övmeliydi. Zira niyeti, Allah’ın dinini yüceltmekten, insanların hidayeti için çırpınmaktan, kısacası üzerine yüklenen görevi yerine getirmekten başka bir şey olmayan bir kimseyi, kınamak mı gerekir, yoksa övmek mi?

Diğer iddiaya gelince, diyelim ki Abdullah’ın gözleri kör olduğu için Resulullah’ın bu davranışının ona yönelik bir sakıncası olmasın; ancak Allah Resulü’nden böylesine bir davranışı etraftan seyredenlere karşı nasıl?! Onların gözleri kör değildi ya! İnsanlara örnek olarak tanıtılan bir Peygamber’den böyle bir davranışın onların gözleri önünde sergilenmesi, onun örneklik konumuna gölge düşürmez mi?!

Resulullah ile Abdullah arasındaki samimiyete gelince, evvelâ bu samimiyetin Mekke’de değil, Medine’de gerçekleştiğini söylemek daha gerçekçi olabilir. Saniyen iki kişi arasındaki samimiyet, artık onun haklarını çiğnemeği ve her türlü, meselâ tahkire varan davranışları da meşru ve mubah kılamaz. Hele Allah Resulü gibi birisinden böyle bir şey asla mazur görülemez!

7. Delil: Bizce Ehlisünnet kaynaklarında bu ayetlerle ilgili nakledilen sebeb-i nüzul; normal, tabîî ve mâkul ölçülerle de bağdaşmamaktadır. Zira bu rivayetlerde, Abdullah’ın a’ma ve mecliste olup bitenlerden habersiz olduğu için içeriye gürültülü bir şekilde girdiği ve yüksek sesle konuştuğu ve dikkatleri dağıttığı söyleniyor. Diyelim ki öyle olsun; fakat bu problemin kolay bir çözüm yolu varken, Allah Resulü’nün öyle bir davranış içerisine girmiş olmasını bir türlü hazmedemiyoruz! Hepimiz biliyoruz ki Abdullah mu’min ve temiz kalpli bir Müslüman’dı; fakat durumdan habersizdi. Ona iki kelimeyle durumun ne olduğu hatırlatılıp, biraz beklemesi istenseydi, değil karşı gelmek, bundan memnun bile kalırdı.

Hayır, Resulullah’ın rahatsızlığı buna değil, meselâ “Şimdi şu Kureyşli adam, Muhammed’e uyanlar, bir avuç kör, köle ve sefil insanlardır, diyecekler” gibi rivayetlere dayandırılırsa, bu da Hz. Peygamber’e (s.a.a) saygısızlık olmaz mı?

8. Delil: Bu ayetlerde kınanan şahsın Resulullah olmadığının önemli kanıtlarından birisi de, (Merhum Allâme Tabâtabâî’nin de değindiği gibi), bu surenin 17. ayetinden sonra başlayan ağır ifadelerdir. Evet, şöyle buyuruyor söz konusu ayetlerde:

“Kahrolası insan, ne kadar da nankördür! * (Allah) onu hangi şeyden yarattı? * (Değersiz) bir nütfeden yarattı ve onu biçimlendirdi. * Ona yolu kolaylaştırdı; sonra da onu öldürdü ve kabre gömdürdü; sonra dilediği zaman onu diriltir. * Hayır, (Allah’ın) ona emrettiğini, o yerine getirmedi.”

Suredeki ayetlerin zahiri ve siyakı, onların birbirleriyle ilintili olduklarını ve bir zincir halkaları gibi birbirlerini takip ettiklerini gösteriyor. Bunun aksini söyleyebilmek için haricî bir delil ve karine olması gerekir; oysa burada böyle bir şey söz konusu değildir. Kısacası ayetlerdeki siyak, bu ayetlerin bazısında yer alan “Kahrolası insan, ne kadar da nankördür!” kabilinden ifadelerin de a’ma ve fakir mu’mine surat asıp sırt çeviren ve onu ihmal edip, zengin müşrike yönelip ona önem veren kimseye ait olduğunu gösteriyor. Aksi takdirde ayetler arasında mana kopukluğu meydana gelecektir. A’maya surat asanın Peygamber (s.a.a) olduğunu söylersek, o zaman “Kahrolası insan…” tabirinin de o Hazret’e ait olduğunu söylememiz gerekir; bunu ise hiçbir kimse söylememiştir; söyleyemez de.

İşte bu problemin hallinden âciz kalan birçok müfessir, herhangi bir delil göstermeden bu surenin iki parça hâlinde nazil olduğunu, bir kısmının on yedinci ayete kadar, bir kısmının ise daha sonra indiğini söylemiştir. Böylece ayetler arasını ayırarak bu önemli problemin altından kalkmaya çalışmışlardır; ama nafile. Çünkü dikkat eden herkes bu surenin bir bütün olduğunu ve o şekilde de nazil olduğunu görür.

Bu ayetlerde insanın nankörlüğünden, onun değersiz bir nütfeden yaratılmasından, ölüm ve fenaya mahkum olmasından ve Allah’ın emirlerini yerine getirmemesinden bahsedilmesi de, söz konusu şahsın, o çirkin, mütekebbirâne ve nankörce davranışıyla tam anlamıyla örtüştüğünü ve onun bu âdi davranışına karşı ilâhî bir tepkinin sergilendiğini gösterir.
Bütün bu delillere dayanarak biz, söz konusu ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olamayacağını, dolayısıyla ayetlerde kınanan şahsın başka birisi olduğunu iddia ediyoruz. İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen bir hadis de bizim bu görüşümüzü teyit etmektedir. O hadiste şöyle geçmektedir:

“Abese Suresi’ndeki kınama ayetleri, Benî Ümeyye’den olan bir kişinin hakkında nazil olmuştur. Söz konusu şahıs Resulullah’ın yanında bulunduğu sırada Abdullah İbn Ümm-ü Mektum meclise gelmiş, onu gören Emevî şahıs ondan iğrenerek, yüzünü ekşitmiş ve el-eteğini toplayarak yüzünü ondan çevirmişti. Bunun üzerine Allah-u Teâla, söz konusu ayetleri indirerek bu olayı (başkalarına ibret olsun diye ) kınamıştır.”

Bu rivayet, maalesef nâkıs bir şekilde nakledilmiştir. Eğer geniş ve detaylı bir şekilde nakledilseydi, hem olayın tam olarak aydınlanmasını, hem de ayetlerin daha net bir şekilde tefsir edilmesini sağlardı belki de. Elbette rivayetin, haber-i âhâd olduğunun da farkındayız; bu yüzden de onu müstakil bir delil olarak değil, bir teyit olarak görmekteyiz.

Buraya kadar aktardığımız delillere ve son rivayete dayanarak, ayetlerdeki bazı tabirlerden de ilhamla olayın nasıl vuku bulduğunu, tahminî olarak şu şekilde tasvir edebiliriz. Yine de en iyisini Allah bilir:

Münafık veya zaif’ül-iman bir Emevî, bir taraftan dine ve insanların hidayetine önem verdiğini gösterip Resulullah’a ve Müslümanlara şirin gözükmek için söz konusu müşrik veya müşriklerle meclise gelmiş, öte yandan müşriklerin ve Kureyşlilerin yanındaki yerini korumak, onlarla ilgilenir gözükmek ve onları mu’min fakirlere tercih ettiği mesajını vermek için söz konusu çirkin davranışı sergilemiş ve tabiri caizse bir taşla iki kuş vurmaya çalışmıştır. Fakat Allah-u Teâlâ, mu’minin azameti ve izzetini, müşrik ve münafığın zillet ve değersizliğini ortaya koymak, başkalarına ibret dersi vermek için söz konusu ayetleri indirmiştir.

Burada bir nüktenin hatırlatılması da faydalı olabilir belki. O da şudur ki: Biraz önce İmam Cafer Sadık’tan (a.s) naklettiğimiz hadisin doğru olduğunu düşünürsek, o zaman olayın vukuu hakkında bir senaryonun uydurulmuş olması ihtimali güçlük kazanmış olur. Zira o hadiste, ayetlerde kınanan şahsın Emevî birisi olduğu vurgulanmaktadır. Öbür taraftan tarih boyunca Emevîlerin, özellikle zalimane saltanatları boyunca kendi menfaatleri doğrultusunda uydurmadıkları hadis ve rivayet kalmamış ve maalesef bunlardan birçoğu en muteber bilinen kaynaklara kadar sızmıştır. Bizce burada da aynı şeyin, en azından bir ihtimal olarak göz ardı edilmemesinde fayda var.

Buna, işlediğimiz konuyla ilgili bir örnek de zikredebiliriz. Bildiğiniz gibi takip ettiğimiz konuyla ilgili rivayetler arasında şöyle bir rivayet de gözümüze çarpmaktadır: “Bu olaydan sonra Allah Resulü Abdullah İbn Ümm-ü Mektum’u her gördüğünde şöyle derdi: “Merhabalar olsun, merhabalar olsun o kimseye ki Allah onun hakkında beni kınadı…”

Bakın İmam Cafer Sadık (a.s) bu rivayeti nasıl nakletmektedir: “Allah Resulü onu her gördüğünde şöyle derdi: ‘Hayır Allah’a andolsun ki Rabbim senin hakkında beni asla kınamaz.’ Bunu o kadar tekrar eder ve Abdullah’a o kadar lütufta bulunurdu ki artık Abdullah Resulullah’a engel olmaya çalışırdı.”

Görüldüğü gibi yukarıdaki hadis de tahrife uğramış ve nefy (olumsuzluk) edatı cümleden kaldırılarak tam tersi bir mana ve sonuç çıkarılmaya çalışılmıştır.

O zaman, “Allah Resulü bu cümleyi neden söylerdi?” derseniz, bunun iki nedeni olabilir: Evvelâ bu cümleyle Abdullah’a o çirkin davranışta bulunan ve ilâhî kınamayı hak eden kimseye tariz söz konusu olabilir. Sanki bu cümleyle Allah Resulü şöyle demek istiyor: “Allah’a andolsun ki ben hiçbir zaman filan adamın yaptığı gibi yapmam…”

Saniyen, ayette bulunan ve zahirde Resulullah’a hitap edilen cümlelerden, birileri gerçekten Resulullah’ın kastedildiğini sanmasın veya kasıtlı olarak öyle lanse etmeğe çalışmasın diye Allah Resulü bu üslûba başvurmuş olabilir.
Burada belki de başından beri sabırsızlıkla beklediğiniz bir sorunun cevabına geçmek istiyoruz; o da ayetlerdeki hitaplar konusudur.

Deniliyor ki, eğer gerçekten bu ayetlerde kınanan ve eleştirilen kimse Allah Resulü değilse, o zaman neden ayetlerde Resulullah muhatap alınmış ve daha çok Resulullah’ı ilgilendiren tabirler kullanılmıştır? Buna iki türlü cevap verilebilir:

1) Gerçi ayetlerde hitap Peygamber’e yöneltilmiştir, ancak asıl muhatap Peygamber (s.a.a) değildir. Yani Peygamber kanalıyla başkasına mesaj verilmek isteniyor. Bu hemen her dilde bulunan: “Kızım sana söylüyorum, gelinim sen anla” misali bir dolaylı mesaj verme üslûbudur. Bunun örneklerine Kur’ân-ı Kerim’de sık sık rastlamaktayız. Meselâ İsrâ Suresi’nin 23. ve 24. ayetlerinde Resulullah’a hitaben şöyle buyrulmaktadır:

“Rabbin, O’ndan başkasına kulluk etmemenizi ve anne babaya iyilikle davranmayı emretti. Şayet onlardan biri veya ikisi senin yanında yaşlılığa ulaşırsa, onlara ‘Öf’ bile deme ve onları azarlama; onlara güzel söz söyle. Onlara acıyarak alçak gönüllük kanadını ger ve de ki: Rabbim, onlar beni küçükken nasıl terbiye ettilerse, sen de onları esirge.”

Açıktır ki bu ayetteki hitapta asıl muhatap Resulullah değil, Müslümanlardır; zira Allah Resulü küçük yaşta anne babasını kaybetmişti.

2) Bu ayetlerde bulunan hitaplar hatta zahirde dahi Resulullah’a değil, söz konusu davranışta bulunan şahısın bizzat kendisine yöneliktir. Çünkü birinci hitapta diyor ki: “Nereden biliyorsun belki o (Abdullah) arınıp temizlenecek?” Burada kimin eliyle temizleneceği üzerinde durulmuyor ki hemen “Bu, Emevî’nin işi değildir; o hâlde hitabın Peygamber’e yönelik olması gerekir.” denilsin. Ayeti şöyle tefsir edersek, ne sakıncası vardır?: “Sen ne biliyorsun; belki o, Peygamber’in eliyle) arınacaktır?” Muhtemelen o Emevî adamın, Abdullah’a karşı tutum ve davranışıyla onun tezkiye ve hidayete lâyık birisi olmadığını veya tezkiyesinin İslâm için bir fayda ve önem arz etmediğini, aksine Kureyşli zenginin önemli olduğunu ve güya hidayetinin İslâm için önem taşıdığını vurgulamak istemesi üzerine söz konusu ayetle ona cevap verilmek istenmiştir.

Olayın bu şekilde cereyan ettiğini düşünürsek, o zaman diğer hitapların tefsiri de kolaylaşmış olur. Meselâ önceden de dediğimiz gibi, “Sana ne onun arınıp arınmadığından!” cümlesinin Resulullah’a yönelik olması, Allah Resulü’nün konumu ve görevi itibariyle münasip gözükmemektedir. Ancak bu hitabın söz konusu Emevî’ye yönelik olması, konumu ve niyeti itibariyle ona uygun bir cümledir.

Yine “O zenginlik taslayan kimse var ya, sen ona önem veriyor, onunla ilgileniyorsun; ama Allah’tan korktuğu hâlde koşarak sana gelen (fakir mu’min)i sen ihmal ediyor, ona değer vermiyorsun.” cümlesi, Emevî şahısın karakteri ve niyetine uygun bir cümledir; ama kesinlikle Allah Resulü’nün şahsiyetine, yüce ahlâkına, o güne kadar müşriklere ve mu’minlere, zenginlere ve fakirlere karşı sergilediği tutum ve davranışlarla örtüşmemektedir. (Bunun delillerine ve örneklerine önceden değindik.)

“Sana koşup gelen…” cümlesinden de bu şahısın bizzat kendisine değil, onun da bulunduğu toplantıya, yani Resulullah’ın tebliğ ve hidayet meclisine geldiği kastedilmiş olabilir.

Evet, bizim bu ayetlerin tefsiriyle ilgili söyleyeceklerimiz bunlardan ibarettir. Şimdi belki de bazı kardeşlerimiz, bizim bu çırpınışlarımızı gereksiz çabalar olarak değerlendirebilirler. Ama biz olaya kesinlikle öyle bakmıyor ve bu çabaları bir zaruret olarak görüyoruz. Zira bu olayı, ayetlerin zahirî görünüşüne ve önceden de değindiğimiz rivayetlere dayanarak tefsir etmenin, bir taraftan Allah Resulü’nün masumluğunu ve örneklik konumunu ortaya koyan açık ve net ayetlerle çeliştiğini, diğer taraftan deliller bölümünde ortaya koyduğumuz çeşitli ve önemli mahzurlarla karşılaşacağımızı düşünüyoruz. O deliller ve ayetler makul ve mantıklı bir şekilde cevaplanmadığı müddetçe, bu ayetleri onlarla çelişmeyecek şekilde bir türlü tefsir etmeye mecburuz. Bunu beceremediğimiz takdirde de, Resulullah’a itham etme çabasına girme yerine, kendi acziyetimizi itiraf edip en azından ayetleri müteşâbih kabul ederek onlar hakkında susmayı yeğlemeliğiz. Yoksa ayetlerin Resulullah’la ilgili olduğunu kabul edip, sonra da bunu bazı tutarsız ve uzak ihtimallerle, masumiyetle çelişmeyen bir tutum olarak değerlendirmek bizce sorunu çözmeye yetmeyecektir.

Önceden de değindiğimiz gibi biz, zikrettiğimiz sekiz-dokuz delille dördüncü görüşü tercih etmekteyiz. Ancak bu görüşü geçtikten sonra üçüncü görüşü diğer görüşlere nazaran daha tutarlı ve makul bulmaktayız. Zira en azından o görüş, ilk ayetlerde bahsedilen surat asma ve sırt çevirme gibi çirkin bir davranışı Allah Resulün’den uzaklaştırmaktadır. Zaten ayette de üçüncü şahıs kipiyle adı belli olmayan birisinden bahsedilmektedir. Yani bu ayetlerde “Sen” diye bir hitap da söz konusu değildir ki bazıları Allah Rersulü’ne yönelik tefsir etme ihtiyacı duymuş olsun.

Diğer ayetlerdeki hitaplar ve o hitaplardaki uyarıya gelince, bu uyarı Allah Resulü’nün, o Emevî’ye tepkisiz kalmasına yönelik olarak tefsir edilmiştir. Bunun da masumiyetle çelişmeyen bir terk-i evlâdan ibaret olduğu ileri sürülmüştür. Dediğimiz gibi bu görüş bizi tam tatmin etmemekle birlikte, en azından diğer görüşlerden daha iyidir ve bahsettiğimiz mahzurların çoğu bu görüşe dayanarak da halledilebilir.

5- Abese Suresindeki İthamın Bir Benzeri Daha:

Burada Ehlisünnet’in siyer ve tefsir kitaplarında nakledilen ve Abese Suresi’ne benzerlik arz eden bir diğer uydurma olaya da kısaca temas edip cevaplamak istiyoruz. Söz konusu kaynaklarda şöyle rivayet edilmiştir:

Bir gün Akra’ b. Hâbis ve Üyeyne b. Hısn (veya Husayn), Resulullah’ın yanına gelip, Allah Resulü’nün Ammâr, Süheyb, Bilâl, Habbâb ve diğer bazı müstaz’af mu’minler ile birlikte oturduğunu görünce, onlara karşı tahkir edici davranışlarda bulundular; sonra da Resulullah ile yalnız kaldıklarında ona şöyle dediler: “Arap elçileri senin yanına gelip gidiyorlar. Biz onların, bizi şu kölelerle oturduğumuzu görmelerinden utanıyoruz. Biz sana geldiğimiz zaman, onları bizim yanımızdan uzaklaştır. Biz ayrıldıktan sonra istersen onlarla oturursun.” Allah Resulü de, “Tamam.” dedi. Sonra bununla da yetinmeyip, “Bunu yazılı olarak taahhüt etmeni istiyoruz.” dediler. Allah Resulü de itiraz etmeyip kâğıt kalem istedi; Ali’yi de yazmak için çağırdı. İşte tam bu sırada şu ayet nazil oldu:

“Sabah, akşam O’nun rızasını dileyerek Rablerine dua edenleri kendinden uzaklaştırma…” En’âm, 52.

Bunun üzerine Allah Resulü (s.a.a) elindeki sahifeyi atarak söz konusu müstaz’af mu’minleri yanına çağırıp onlarla birlikte oturdu. Ondan sonra sürekli şöyle yapardı; bir müddet onlarla oturur, kalkmak istediğinde de kalkıp onları kendi hâllerine bırakırdı. Bu sefer de şu ayet-i kerime indi:

“Sen de sabah, akşam O’nun rızasını isteyerek Rablerine dua edenlerle birlikte sabret. Dünya hayatının süsünü isteyerek gözlerini onlardan kaydırma…” Kehf, 28.

Bu ayetten sonra artık, onlarla oturur ve onlar kalkmadığı müddetçe kalkmazdı.
Bazı rivayetlerde, söz konusu Müslümanların Ebuzer ve Selman olduğu da kaydedilmiştir. el-Bidâyet-u Ve’n-Nihâye, c.6, s.56; Hilyet’ül-Evliyâ, c.1, s.146; Kenz’ül-Ummâl, c.1, s.245; c.7, s.46; ed-Dürr’ül-Mensûr tefsirinde de (söz konusu ayetleri tefsir ederken) olayı muhtelif kaynaklardan nakletmiştir.

Abese Suresi hakkında söylediklerimiz, burası için de geçerli olduğundan bu masal hakkındaki rivayetler üzerinde durmaya fazla gerek görmüyoruz. Sadece birkaç nükteye değinip bu yazımı sonlandırmak istiyoruz:

1) Söz konusu rivayetlerden, bu olayın Medine’de cereyan ettiği anlaşılmaktadır. Oysa müstafiz rivayetlere göre En’âm Suresi toplu hâlde Mekke’de nazil olmuştur.  el-Mizân, c.7, s.110.

Bazıları, “En’âm Suresi’nin Mekke’de nazil olması, onun bazı ayetlerinin Medine’de nazil olmasına engel teşkil etmez.” demişlerse de, bu doğru değildir. Zira bu surenin ayetleri toplu bir şekilde, hicretten önce, ensardan bir grubun Mekke’ye gelip Müslüman oluşlarından sonra, Esmâ Bint-i Yezid el-Ensârîye, Resulullah’ın devesinin yularını tuttuğu bir sırada nazil olmuştur. ed-Dürr’ül-Mensûr, c.3, s.22. Bu da bu ayetin anlatılan hikâyeyle herhangi bir ilgisinin olmadığını gösteriyor.

2) Bazı rivayetlerde söz konusu mustaz’af mu’minlerin arasında Selman ve Ebuzer’in de ismi geçmektedir. Bu da yine anlatılan olayla, söz konusu ayetlerin bir alâkasının olmadığını gösteren bir diğer karinedir. Zira bir yandan ayetlerin Mekke’de nazil olduğunu, diğer yandan Selman’ın Medine’de Müslüman olduğunu, Ebuzer’in ise Müslüman olduktan kısa bir müddet sonra Resulullah’tan ayrılıp Asfân denilen bölgede ikâmet ettiğini dikkate alırsak, söz konusu iddiamızın doğruluğu görülecektir.

3) Abese Suresi’ndeki ayetleri, ister Resulullah’a yönelik tefsir edelim, isterse başka birisine, her halükârda bu ayetlerden önce nazil olan Abese ayetlerindeki uyarı, benzer bir davranışın bir daha tekrarlanmaması için yeterli değil miydi ki Allah’ın Resulü tekrar böyle bir davranış sergilesin kendinden?! Hani Abese hakkındaki rivayetler, o olaydan sonra Resulullah’ın bir daha bir zengine önem verdiği ve bir fakiri ihmal ettiği görülmedi diyordu! Bunun kendisi de, hem o rivayetlerin, hem de bu rivayetlerin birer düzmece olduğunu yeteri kadar göstermiyor mu?!

4) Bizce bazı rivayetlerden de anlaşıldığı üzere Medine’de değil, Mekke’de cereyan eden olay, yani ayetin sebeb-i nüzulü şöyledir: Zengin ve eşraf tabakasından bazıları Resulullah’a gelerek ısrarla ondan mustaz’af Müslümanları kendisinden uzaklaştırmasını ve ancak o zaman ona iman edip yanında yer alabileceklerini söylemiş, hatta Hz. Ebu Tâlib’i aracı kılmışlardı. Bazı rivayetlerde Ömer b. Hattâb’ın, Resulullah’a bu öneriyi kabul etmesi yönünde telkinde bulunduğu da kaydedilmiştir. Ancak önceden bahsettiğimiz uydurma rivayetlerdeki iddianın aksine Allah Resulü’nün böyle bir öneriyi kabul ettiği yönünde ayet-i kerimede hiçbir açıklama veya karine mevcut değildir. Ayetlerde, “Onları kendinden uzaklaştırma” kabilinden tabirlerin kullanılması, Resulullah’ın öyle bir işe yeltenmesi veya niyetlenmesi anlamına gelmez. Tam aksine bu tabirler, Allah Resulü’nün ilâhî koruma altında olduğunu ve beşerî özelliklerinden kaynaklanabilecek hatalarının ilâhî yardım ve tasarruflarla önlendiğinin kanıtıdır.

Kısacası biz de Resulullah’ın bir beşer olarak hata yapabilme ihtimalinin bulunduğunu kabul ediyoruz; ancak bazıları gibi, hata yaptıktan sonra tashih edildiğini değil, hatasının ilâhî tasarruf veya yardımlarla yapılmadan önlendiğini iddia ediyoruz. İşte bu gibi ayetlerdeki uyarıları, Allah-u Teâlâ’nın bu yönde Resulü’ne yaptığı yardım ve lütuflarının örnekleri olarak değerlendiriyoruz, onun hataları olarak değil.

Evet, müşrikler Resulullah’a benzer önerilerle defalarca geldilerse de Allah’ın Resulü, Rabbinin de yardımıyla hiçbir zaman onların dediklerini kabul etmemiş ve onların şeytanî heveslerini kursaklarında bırakarak Rabb’ul-Âlemin’in gösterdiği istikamette zerre kadar şaşmadan hareket etmiştir.

MUSA AYDIN


Yorum Bırak