Resulullah’ın (saa) Masumiyeti – 4

Yazar: beytül ahzan Tarih: 21 Haziran 2010 2.3K kez okundu Hz. Muhammed (saa) 1 Yorum

6- Tahrim Suresinin İlk Ayetleri ve Resulullah’ın Allah’ın helalini haram kıldığı İddiası:

Muhalifler, masumiyetin olmadığını bir de “Tahrim Suresi”nin ilk âyetlerine dayanarak ispatlamaya çalışıyorlar. Zira bu âyetlerden Resulullah’ın (haşâ) yanlış yaptığını ve “Allah’ın kendisine helal kıldığı şeyi haram kılma”
suretiyle masumiyetiyle bağdaşmayan bir hata ve yanlışa, hatta günaha (haşâ) düştüğünü iddia ediyorlar.
Biz bu iddiayı da cevaplamadan önce bahse konu olan ayetlerin metnini verip, daha sonra tahliline geçeceğiz:

“Rahman ve Rahim Allah’ın Adıyla”

1- Ey Peygamber, eşlerinin hoşnutluğunu arayarak, Allah’ın sana helâl kıldığını niçin harâm kılıyorsun? Allah, çok bağışlayandır, rahimdir.

2- Allah yeminlerinizin (keffâretle) çözülmesini size meşrû ve câiz kıldı. Allah sizin Mevlânız (yardımcınız-sahibiniz)dir. O, bilendir, hikmet sahibidir.

3- Ve hani Peygamber eşlerinden bazısına gizli bir şey söylemiş de, bunu kimseye söylememesini tembih etmişti. Derken o (eşlerinden biri) bunu, (başka bir eşine) haber verince ve Allah da bunu ona açınca, o (Peygamber) de (bu olayın) bir kısmını söylemiş, bir kısmını (söylemekten) vazgeçmişti. (Peygamber) bunu eşine haber verince o, kim bunu sana haber verdi demişti. O da demişti ki: “Her şeyi bilen ve (gizli olan her şeyden) haberdar olan Allah haber verdi.”

4- Eğer (Peygamber’in iki eşi olan) sizler Allah’a tevbe ederseniz (bu sizin yararınıza olur); zira gerçekten de kalpleriniz (suça-batıla) meyletmiş-eğrilmiştir. Yok, eğer ona karşı birbirinize destekçi olmağa kalkışırsanız (hiçbir şey yapamazsınız); zira artık Allah onun Mevlâsı (yardımcısıdır); Cibril ve Salih mu’minler de. Bunların arkasından melekler de onun destekçisidirler.

5- Umulur ki, eğer o sizi boşarsa Rabbi ona sizin yerinize sizlerden daha hayırlı, Müslüman, mu’min, gönülden itaat eden, tevbekâr, ibâdet eden, oruç tutan dul ve bâkire eşler verir.”

Burada, bu ayetlerin muhteva ve maksadının açıklığa kavuşması için başlıca iki mevzu üzerinde durmağa çalışacağız:

a)- Bu ayetlerde bahsedilen olayın mahiyet ve keyfiyeti, yani âyetin şe’n-i nüzûlu hakkında.
b)- Acaba Yüce Resulullah burada, (bazılarının dediği gibi) bir günah mı işledi? Gerçek anlamda bir ilahî hükmü mü çiğnedi? Öyle ise masûm bir Peygamber bunu nasıl yapar? Eğer öyle değilse (ki değildir), o zaman âyetin gerçek tefsiri ve açıklaması nedir?

a)- Bu Ayetlerin Sebeb-i Nüzûlü:

Ayetlerin sebeb-i nüzulü ve hangi olayın ardından nâzil olduğu hakkında muhtelif rivâyetler nakledilmiştir.

Bazı rivâyetlerde diyor ki:

“Bazen Resulullah, hanımlarından biri olan Cahş kızı Zeyneb’in yanına gittiğinde (bazı rivayetlerde bunun Sevde vâlidemiz olduğu da kaydedilmiştir), O hazırladığı bir baldan Efendimiz’e yediriyor veya ondan yaptığı bir şerbetten içiriyordu.

Bu durumdan haberdar olan Ümm-ül Mu’minin Âişe durumu kıskanarak bunu tahammül edemedi. Kendisi şöyle anlatıyor:

“Hafsa’yla da görüşüp şöyle karar aldık: Peygamber hangimizin yanına gelirse ona “Ya Resulallah ağzında “Urfut” ağacının balı olan “Meğafir” kokusu var” diyecektik. (Bu ağacın balının kötü bir kokusu vardır. Peygamber ise ağzından veya elbisesinden kötü bir koku gelmemesine çok özen gösteriyordu.) Bu karar üzere bir gün Peygamber (s.a.a.) Hafsa’nın yanına vardığında O: “Ya Resulallah, ağzınızdan Meğâfir kokusu geliyor” deyince Resulullah (s.a.a.) “Hayır ben Meğâfir yememişim. Ben Cahş kızı Zeyneb’in yanında bir bal (şerbeti) içmişim. Belki de arı o ağacın üzerine konmuş ve onun balından almıştır. Fakat ben ant içiyorum ki bir daha o baldan içmeyeceğim. Ancak sen bunu başkasına söyleme. (Olur ki yanlış anlaşılır veya Zeynep bunu duyar da kalbi kırılır.) Fakat o, bilahare vefâkâr davranmayıp Peygamber’in (s.a.a.) bu sırrını açığa vurdu ve sonunda bunun, iki hanımı (Âişe ve Hafsa) tarafından kurulan bir plan olduğu açığa çıkınca Allah Resulü (s.a.a.) buna çok üzüldü ve bunun üzerine söz konusu âyetler nâzil olup bir yandan Peygamber’e teselli kaynağı, diğer yandan bu tür yanlışları yapanlara ve başkalarına bir ders ve ibret vesilesi oldu. Bu rivâyet ana hatlarıyla Buhâri’de (Arapça metin)  c.6,  s.194 nakledilmiştir.

Bazı diğer rivâyetlerde ise olay şu şekilde nakledilmiştir:

“Allah Resulü bir gün, babasının evine giden Hafsa’nın odasında hanımlarından birisi (veya cariyesi) olan Mâriye-i Kıptiyye’nin yanında başını onun dizlerine koyarak istirahat ediyordu. Bu sırada durumdan haberdar olan Hafsa buna gücenmiş ve şiddetli itirazlarda bulunmuştu. Bunun üzerine Allah Resulü ortalığı yatıştırmak için “(Sâkin ol,) ben seni râzı edeceğim. Sana bir sır söyleyeceğim; Fakat bu sırrı tutup kimseye söylemeyeceksin.” Hafsa sırrın ne olduğunu sorunca,

Allah Resulü şöyle buyurdu:

“Yemin ediyorum ki bir daha şuna (Mâriye’ye) yaklaşmayacağım.”

Fakat Hafsa Âişe’nin yanına giderek ona Resulullah’ın bu kararını müjdeleyip sırrını açığa vurmuştu. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ Resulünü durumdan haberdar edip söz konusu âyetleri indirmiştir. El-Mizân, c.19,   s.318- Ed-Dürr-ül Mensûr’dan naklen

Olayın ne olduğu fazla önemli değildir; önemli olan Resulullah’ın bir türlü bazı hanımları tarafından (ki bunların Ümmü’l-Mu’minin Âişe ve Ümmü’l-Mu’minin Hafsa olduğunda bütün kaynaklar müttefiktir) eziyet ve hakarete uğradığı gerçeğidir ki bazı rivâyetlere göre Allah Resulü bu olaydan sonra bir ay üzüntü ve sıkıntısından hanımlarından ayrı yaşadı. Kurtubî ve diğer tefsirler, söz konusu âyetlerin tefsirinde.

Öyle ki hatta Allah Resulü’nün onları boşadığı şayiasına ve bu olayı meydana getirenlerin dehşete kapılmalarına ve yaptıklarından pişman olmalarına vesile oldu. Fî-Zilâl-il Kur’ân, (Arapça metin) c. 8,   s.163

4. ayette “Gerçekten kalbiniz suça ve bâtıla meyletmiştir” cümlesinden anlaşıldığı üzere, Resulullah’ın zevceleri bu davranışları ile çok büyük bir günah işlemişlerdi ki Allah-u Teâlâ yine de onları tevbeye davet ediyor. Evet, Resulullah’a eziyet etmenin nedenli ağır bir suç olduğu şu ayetlerde gayet açık bir şekilde beyan edilmiştir:

“Hiç şüphesiz Allah’a ve Resulü’ne eziyet edenlere Allah dünya ve âhirette lanet eder ve onlara aşağılayıcı bir azâp hazırlar.” Ahzâp sûresi, âyet: 57

“Allah’ın Resulü’ne eziyet edenler var ya, onlar için çok acı bir azâp vardır.” Tevbe sûresi, âyet: 61

Evet, Allah Resulü gibi evrensel bir şahsiyet olan ve kâinâtın serveri ve örneği konumunda bulunan birisine, bu tür çirkin davranışlarla hakaret ve eziyet edilmesi göz yumulacak türden şeyler değildir. Bu yüzden de Hak Teâlâ’nın bu olaydaki şiddetli tavrı Resulü’nün haysiyet ve şahsiyetini korumaya yönelik olup, bu konuda küstahça veya câhilane tutumlara son vermek ve herkesin ibret alması amacını taşımaktadır.

Gerçi Allah Resulü’nün tavrı onun yüce ahlakından ve son derece fedakârâne davranışından kaynaklanmaktadır. Fakat Allah-u Teâlâ Resulü’ne arka çıkıp, onu uyararak bu kadar yumuşaklık ve fedakârlığın da fazla ve gereksiz olduğunu ortaya koymaktadır. Buna itiraz şeklinde methetmek denir. Örneğin bir kimse, bir defa “Şu adam çok şefkatli, merhametli ve fedakâr birisidir” şeklinde methedilir. Bir defa da, “Kardeşim ne kadar şefkat, ne kadar merhamet, ne kadar fedakârlık; bu kadar da olmaz ki; her şeyin bir haddi var” şeklinde.

Bunları söyleyen karşı tarafı yermek, kötülemek istiyor denilebilir mi? Elbette hayır. Bu vesileyle o adamın ne kadar merhametli ve fedâkâr olduğu daha bir vurgulanmış oluyor. Resulullah’a da Kur’ân’ın birçok yerinde bu şekilde tabirler ve medihler kullanılmıştır. Ancak Arap edebiyatı ve konuşmadaki fesâhat ve belâgat kurallarından habersiz kimseler hemen bu tür tabirleri Resulullah’a yönelik ilahî bir kınama olarak değerlendirmeğe kalkışıyorlar.

Sanki burada Allah-u Teâlâ şöyle demek istiyor: “Ey Peygamber, bu kadar müsâmaha ve fedâkârlık da fazladır artık; neden o küstah hanımlarını hoşnut edebilmek için kendini bu kadar meşakkate itiyor ve Allah’ın sana helâl kıldığı şeyi yemin vasıtasıyla kendine haramlaştırıyorsun. Boş ver onları; bu kadar kendini sıkma; kendine eziyet etme.

b)- Ayetlerin Doğru Tefsiri:

Yukarıdaki açıklamalarımızdan da anlaşıldığı üzere bazılarının bunu Resulullah’ın bir hatası ve günahı olarak ortaya atıp Allah Resulü’nün masum olmadığına delil göstermeleri de oldukça saçma ve bizzat Kur’ân’ın diğer bir çok âyeti ile çelişen bir tutumdur. Evet, Allah’ın “Eğer o bize bazı sözleri iftira ve asılsız olarak isnat ederse, onun şah damarını koparırız.” (Hâkka, 44)

Veya: “Onun her söylediği birer vahîydir” (Necm, 4) buyurduğu bir kimse için “Allah’ın helâlini harâm etmiştir” demek mümkün müdür? O halde buradaki “Neden Allah’ın sana helâl kıldığını haram kılıyorsun” cümlesinden maksat şer’î haram ve teşrî’ anlamında değil, bir sonraki âyetten de anlaşıldığı üzere mübâh bir şeyin yemin ile kendine harâm edilmesi olayıdır ki Allah Resulü mülahaza ettiği maslahat ve yüce ahlakı ve fedâkârlığından dolayı böyle bir davranış içerisine girmişti ki, Allah-u Teâlâ bu kadarının da fazla ve gereksiz olduğunu bildirerek bir taraftan dolaylı olarak Resulü’nü methetmiş, diğer taraftan da bu davranışlarıyla Allah’ın Habibi’ni incitenleri uyarmış ve bir daha kimseye Resulullah’ın yüce ahlak ve şefkatinden su-i istifade etmesine izin verilmeyeceği mesajını vermiştir.
Nasıl ki benzeri uyarıları başka münasebetlerde de Hak Teâlâ yapmıştır. Meselâ Müslümanlardan bir gurup Resulullah’ın evine yemeğe geldiklerinde, yemeği yedikten sonra, uzun bir süre evde oturup fuzuli konuşmalar ve vakit geçirmeleriyle Resulullah’a eziyet ediyorlardı. Ama Allah Resulü yüce ahlakı ve hayâsından ötürü onlara bir şey söyleyemiyordu;  bu yüzden Allah-u Teâlâ Ahzâp sûresinin 53. âyetini indirerek Müslümanları şöyle uyardı:

“Ey iman edenler, rasgele Peygamber’in evlerine girmeyin. (Bir başka iş için girmiş iseniz, ille de) yemek vaktini beklemeyin. (Ama yemeğe) çağrıldığınız zaman girin. Yemeği yiyince dağılın ve (uzun) söze dalmayın. Gerçekten bu, Peygamber’e eziyet etmekte ve o da sizden utanmaktadır. Onlardan (Peygamber’in eşlerinden) bir şey istediğiniz zaman perde arkasından isteyin. Bu sizin kalpleriniz için de daha temizdir. Allah’ın Resulü’ne eziyet vermeniz ve ondan sonra eşlerini nikahlamanız size ebedi olarak (hiç bir zaman helâl olmaz).”

Evet, bu uyarılar, dolaylı, hatta bazen kınama şeklinde gerçekleşen bir türlü methetmeden ibarettir. İsterseniz buna birkaç örnek daha verelim:

Rahmeten lil-alemin olarak gönderilen, O yüceler yücesi efendimiz, insanların hidayeti için o kadar müştak, o kadar hırslı davranıyor ve hakka direnmelerine o kadar üzülüyordu ki kendini yiyip bitiriyordu adeta!

Fakat Rabbülalemin âyet indirerek Resulü’nü kontrol ediyor ve bu kadarına gerek olmadığını ona şöyle bildiriyordu:

“Onlar bu söze (Kur’ân’a) iman etmezler diye sen, (üzüntü ve telaştan) kendini kahrediyorsun adeta!” (Kehf, 6)

“Onlar iman etmezler diye, adeta kendini kahrediyorsun.” (Şuarâ, 3)

Evet, bu ve benzeri ayetlerde Allah, Resulü’nün bu kadar kendini üzmesine gerek olmadığını ve “Şayet onlar sırt çevirecek olurlarsa, artık biz seni onların üzerine bir gözetleyici olarak göndermiş değiliz. Sana düşen yalnızca tebliğdir.” (Şuarâ. 48) buyurarak, kontrol edip uyarıyordu.

Yine Hakk’a olan yakin ve aşkından dolayı sabahlara kadar ibâdet ederek ayakları şişen Habibi’ne şöyle buyuruyor:
“Tâ-Ha, biz sana bu Kur’ân’ı zahmet ve meşakkata düşesin diye indirmedik.” (Tâ-Hâ, 1-2)

Aynı şekilde şefkat ve merhamet timsali Habib’i her şeyini hatta üzerindeki elbisesini dahi fakire verip evde kalmaya mecbur olunca, onu şu cümlelerle uyarıyor:

“Elini boynunda bağlanmış olarak kılma, büsbütün de açık tutma. Sonra kınanıp, (işinden) geriye kalasın.” (İsrâ, 29)

“Allah dilediğini sapıklığa yöneltir, dilediğini doğru yola iletir. O halde ruhun onlar hakkında bir takım teessüf ve üzüntülere dalarak yıpranmasın. Allah onların ne yaptıklarını biliyor.” (Fâtır, 8  )

Acaba bu ayetlerde kullanılan tabirleri kınama olarak mı değerlendirmek gerekir; yoksa hakkın Habibi’ne yönelik sonsuz lütuf ve inayetini  gösteren tabirler olarak mı?! Karar sizin.

7- Tevbe Suresinin 43. Ayeti Ve “Allah Seni Affetsin” Cümlesi:

Diyorlar ki Tevbe suresinin 43. ayetinde Allah-u Teâlâ, Resulullah’ın bazı münafıklara veya imanı zayıf kimselere savaşa gitmemek için verdiği izni eleştirmekte ve onu affetmektedir. Masum olan Peygamber, böyle bir hatayı nasıl yapar? Dolayısıyla Allah-u Teâlâ’nın onu kınaması ve ardından da affetmesi masum olmadığını göstermektedir.

Cevap: Evet, maalesef benzer bir çok âyet gibi, bu âyet de bazıları tarafından çarpık bir şekilde tercüme ve tefsir edilerek güya Allah Resulü’nün masumiyetine aykırı bir sonuç çıkarılmaya çalışılmıştır. Ancak bizce burada da tıpkı Tahrim suresinde bahsedilen olaydakiyle benzer bir durum söz konusudur.

Biz önce âyetlerin metnini, ardından nüzûl sebebini ve bize göre doğru olan tefsirini vermeğe çalışacağız:

“Allah seni affetsin; neden doğru söyleyenler sana belli oluncaya ve yalancıların kim olduğunu öğrenmeden onlara izin verdin?”

“Allah’a ve âhiret gününe iman edenler, mallarıyla ve canlarıyla cihad etmekten (kaçınmak için) senden izin istemezler. Allah takvâ sahiplerini bilendir.”

“Senden yalnızca Allah’a ve âhiret gününe inanmayan, kalpleri kuşkuya kapılıp da kuşkularında kararsızlığa düşenler izin ister.”

“Eğer onlar (gerçekten savaşa) çıkmak isteselerdi, herhalde ona hazırlık yaparlardı. Ancak Allah, (onların savaşa) doğru hareket etmelerini çirkin gördü de (tevfikini onlardan uzaklaştırıp savaşa çıkmalarına) engel oldu ve (onlara): “Siz de oturanlarla birlikte oturun” denildi.”

“Sizinle birlikte çıksalardı, size kötülük ve zarardan başka bir şey ilave etmez ve hemen aranıza mutlaka fitne (ihtilaf ve nifak) sokmağa koyulurlardı. İçinizde onlara haber taşıyanlar vardır. Allah zulme sapanları bilir.”… (Tevbe, 43 ila 47)

Sebeb-i nüzûl:

Allah Resulü ve Müslümanlar Tebûk savaşına hazırlandıkları bir sırada, münafıklardan bir grup Resulullah’a gelerek bazı bahaneler uydurup savaşa gitmemeleri için izin istediler. Resulullah da kendilerine izin verdi ve ardından bu âyetler nâzil oldu. İşte bu âyetlerin zahirine dayanarak Allah Resulu’nün bu olayda hata yaptığını, Hatta bazı müfessirler (Zımahşerî gibi) âyetteki “Afâ” (afv kökünden) kelimesine dayanarak Resulullah’ın günah ve kötü bir iş yaptığını, (zira bu kelimenin, sürekli cinayet ve kötü bir işin işlendiğine kinâye olduğunu) söylemişlerdir. Böyle olunca da ister istemez Peygamber’in masûm olduğunu söylemek mümkün değildir.

Ayetlerin Masumiyetle Çelişmeyecek Şekilde Tefsiri:

Biz âyetin yukarıda değindiğimiz şekilde bir anlam taşıdığını kabul etmiyoruz. Zira her şeyden önce âyetin tercümesinde hata yapılmıştır. Evet, âyetteki “Afâ” kelimesi, “Affetti” şeklinde değil, “Affetsin” diye tercüme edilmelidir. Yani bu âyetteki mazi kipinden, ihbâr değil dua anlamı kastedilmiştir. Arap edebiyatından haberdar olanlar, bu tür kullanışların Arapçıda ne kadar yaygın olduğunu bilmektedirler. Böyle bir tabirin kullanılması ise illa da bir günahın işlendiğine delil teşkil etmez. Bu bir nevi duâdan ibarettir. Benzer tabirler bütün dillerde, özellikle Araplar içerisinde yaygın bir şeydir. Mesela biz “Allah geçmişlerini, ananı-babanı bağışlasın” diyoruz. Bunu söylerken, illa da onlara bir günahı ispat etmeğe çalışmıyoruz. Kim olursa olsun, makamı ne olursa olsun, her kes Allah’ın rahmet ve mağfiretine muhtaçtır.

Bazıları burada, Resulullah’ın verdiği izinin haram olmadığını, zira Nûr suresinin 62. Ayeti* gereği Resulullah’ın böyle bir yetkisinin bulunduğunu, ancak münafıkların bir an evvel rezil rüsva olmaları açısından bu izinin verilmemesinin daha uygun olacağını, izin verilmekle böyle bir maslahatın kaçırıldığını, yani daha iyi olan bir şeyin terk edildiğini, bu affın da bu terk-i evlâya yönelik olduğunu, dolayısıyla da masûmiyetle çelişecek bir günahın söz konusu olmadığını söylemişlerdir.

Ancak Merhûm Allâme Tabatabaî, olayı daha başka bir şekilde tahlil ederek, burada hatta terk-i evlânın dahi söz konusu olmadığını ve Tahrim suresinde olduğu gibi burada da, bir yandan izin isteyen kişilerin kınanması, diğer yandan ise, Yüce Resulullah’a yönelik, görünüşte kınama olan, ancak gerçekte ince ve latif bir övgünün söz konusu olduğunu ileri sürmektedir.

Şöyle ki, evvela Resulullah yukarıda da değindiğimiz âyet (Nûr, 62) gereği dilediği kimselere izin verme yetkisine sahipti. Bu yüzden de izin vermekle her hangi bir yanlışı söz konusu değildir. Aksi takdirde önceden söz konusu genel iznin verilmesi yanlış, hatta abes olurdu. (Dikkat edin!)

Saniyen, onların ne olduğunu ve hangi maksatla izin istediklerini biliyordu. Zira Kur’ân-ı Kerim bir diğer âyetinde şöyle buyuruyor:

“Eğer biz dilersek, sana onları (münafıkları) elbette gösteririz, böylelikle sen onları simalarından tanımış olursun. Andolsun, sen onları, sözlerinin anlatım biçiminden de tanırsın. Allah, amellerinizi bilir.” (Muhammed, 30)

O halde Resulullah onları konuşma üsluplarından tanıyordu. Ancak, o emsalsiz, yüce ve İlâhî ahlâkın sahibi, bir yandan perdelerin yırtılmaması ve hidâyet bağlarının tamamen kopmaması, diğer yandan emri yere düşürülerek kalbi hasta olan diğerlerinin de buna cüret etmemeleri ve Allah Resulü’nün yöneticilik otoritesine bir halel gelmemesi için onlara izin verdi.
Salisen bahsettiğimiz âyetlerin devamındaki âyetlerde, söz konusu kişilerin savaşa katılmalarında hiçbir maslahatın olmadığını, hatta gitmemelerinin daha iyi ve daha faydalı olduğunu, zira gittiklerinde fitne, fesat çıkartacaklarını, zaten izin verildiğinde dahi gitmeyeceklerini açık bir şekilde beyan etmektedir.

Bütün bu açıklamaları dikkate alırsak, sanki âyet-i kerime şöyle buyurmak istiyor: “Ey Habibim, ne kadar fedakarlık, ne kadar şefkat ve merhamet?! Yeter artık, bu kadarı da fazladır.” Görüldüğü gibi ince bir üslûpla bir yandan dolaylı olarak Allah Resulü övülmekte, bir yandan da söz konusu münafıklar kınanmakta ve artık bu şefkat ve merhameti hak etmedikleri vurgulanmaktadır.

Bu tefsire yakın bir diğer tefsir ise şudur: Bu ayetlerde verilmek istenen mesajın ilk ve son muhatabı söz konu münafıklar ve onların iç yüzünü ortaya koymaktır. Ancak bunu beyan etmek için böyle bir yöntem ve üslup seçilmiştir. Yoksa ne Peygamber’in yaptığının yanlış olduğu, ne de onun kınanması söz konusudur. Bunu bir örnekle açıklamaya çalışalım: farz edin zalim ve küstah birisi sizin çok sevdiğiniz evladınızı vurmak, zulmetmek istediğinde, bir dostunuz onun önüne geçerek bu zulmüne engel oluyor. Siz, haberi aldığınızda dostunuza dönerek diyorsunuz ki: “Sağ olasıca, neden bırakmadın vursun; bıraksaydın da o alçağın ne olduğunu herkes görseydi.” Bu tabirden, sizin, evladınıza yapılmak istenen haksızlığın önlenmesinden rahatsız olduğunuz ve o dostunuzun yaptığının kötü olduğu söylenebilir mi? Hangi baba evladına haksızlık yapılmasından hoşnut olur? Hangi dost dostuna karşı yapılmak istenen haksızlığa duyarsız kalabilir?! O halde bu itirazdan maksadın o zalim kimseyi yermek ve onun ne denli adi birisi olduğunu ortaya koymaktan başka bir şey değildir. Ancak bunu açıklamak için böyle bir metot seçilmiştir. Söz konusu ayette de durum aynen böyledir.

Burada şöyle bir itiraz da edilebilir: Ayet-i Kerime’de eğer Resulullah’ın onların asıl maksatlarını bildiği doğru ise, o zaman neden âyette “Onların doğru söyleyip söylemediğini bilmeden…” tabiri kullanılmıştır. Bu itiraza cevabımız şudur ki burada zahiren hitap Peygamber’e olmakla birlikte asıl maksadın ümmetin bilgi sahibi olmasıdır. Nasıl ki bir çok ayette de zahiri hitap Peygamber’e olmakla birlikte, asıl muhatap başkalarıdır, “Kızım sana diyorum, gelinim sen anla” babından..

8- Bedir Savaşında Esir Alınıp Fidye İçin Serbest Bırakılması:

Peygamberlerin masumiyetini kabul etmeyen kimselerin yaygın olarak ileri sürdükleri bir delil de, Enfal sûresinde, Bedir savaşı hakkında inen 67-68-69. ayetlerdir. Bilindiği üzere bu ayetlerde, Bedir savaşında esir alınmasını ve bu esirlerin fidye karşılığı serbest bırakılması kınanmaktadır. Maalesef bu kimseler, bu ayetleri Allah Resulü’nün yaptığı, fakat hata ettiği bir içtihada delil göstermeye çalışıyorlar.

Burada da yapacağımız izahattan sonra, Allah’ın izniyle görülecektir ki, bu ayetler, değil Allah Resulü’nün yanlış içtihad yaptığı, bilakis Resulullah’ın diğer yerlerde olduğu gibi bu noktada da kendi içtihad ve re’yiyle değil, bizzat vahiyle hareket ettiğini göstermektedir (bazen Kur’ânî, bazen ise gayri Kur’âni vahiyle). Yine ispat edeceğiz ki Ayetteki kınamanın ise Resulullah (s.a.a) ile bir alakası bile söz konusu değildir ki,  masumiyetiyle de bir çelişkisi söz konusu olmuş olsun.
Şimdi önce bu ayetlerin mealini vereceğiz; daha sonra ayetlerin sebeb-i nüzulünü ve bu ayetleri Resulullah’ın hatalı içtihad yaptığına delil gösterenlerin yaklaşımlarını, sonra da cevabımızı arz etmeye çalışacağız inşallah.

“Hiçbir peygambere yeryüzünde, kesin bir zafer kazanıncaya (dini yeryüzünde kökleşinceye) kadar esir alması yakışmaz. Siz dünyanın geçici yararını istiyorsunuz. Oysa Allah (size) ahireti istemektedir. Allah üstün ve güçlüdür. Ve hikmet sahibidir. (67)

Eğer Allah’ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınız (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu. (68)

Artık ganimet olarak elde ettiklerinizden helal ve temiz olarak yiyin ve Allah’tan korkup sakının. Hiç şüphesiz Allah bağışlayandır, esirgeyendir.” (69)

Evet, yukarıda da özetle değindiğimiz gibi, bazıları bu ayetlerin zahirine ve nakledilen bazı rivayetlere dayanarak, Bedir savaşında Müslümanların esir almaları, sonra da esirleri fidye karşılığında serbest bırakmalarını Resulullah’ın bir içtihadından ileri geldiğini, fakat bu içtihadında hata yaptığı için Allah tarafından kınandığını, dolayısıyla bu kınamanın Resulullah’a veya Resulullah ile birlikteki Müslümanlara yönelik olduğunu öne sürmektedirler.

Bu yaklaşımı sergileyenler, makalenin başında da değindiğimiz Peygamber’in masumiyet delillerini ve her konuda vahiyle yönlendirildiğini dikkate almamanın yanı sıra, hatta söz konusu ayetlerin içeriğini dahi dikkatle inceleme zahmetinde bulunmamışlardır maalesef.

Bizce her şeyden önce ayetlerin kendi muhtevası dikkate alınırsa, ayetlerdeki kınamanın Allah Resulü’ne (s.a.a) yönelik olamayacağı açıkça görülür.

67. ayette şöyle buyurmaktadır:

“…Siz (şu esir almanızla) dünyanın geçici metaını istiyorsunuz. Oysa Allah (sizin için) ahireti istemektedir…”

Allah Resulü’nün hayatı ve şahsiyetine az da olsa vakıf ve arif olan bir kimse Resulullah’ın bu İlahi uyarıya muhatap olmasına ihtimal dahi verilebilir mi?!

Hedefi için dünya ve dünyevî her şeye sırt çeviren, müşriklerin tekliflerine karşı “Güneşi sağ elime ayı da sol elime koysalar dahi yine de davamdan vazgeçmem” buyuran Allah’ın Habibi esirlerden gelecek üç-beş kuruş fidyeye mi göz dikmişti?!

Bazıları, bu olayda Resulullah ve Müslümanlar dünya ve ahireti birlikte istiyorlardı, diyorlar. Bu Hüsnü zan Resulullah hakkında fena değil; ancak Kur’ân bunu dahi reddederek açıkça: “Siz dünyanın geçici metaını istiyorsunuz…” buyurmaktadır. Bu ise ayetin muhatabı olan kimse ve kimselerin hakkında söz konusu hüsnü zannın geçersiz olduğunu açık bir şekilde göstermektedir.

68. ayette ise: “Eğer Allah’ın önceden bir yazması olmasaydı, aldığınıza (esirlere) karşılık size gerçekten büyük bir azap dokunurdu.”

Büyük azabın büyük günah ve isyan karşılığında olduğu açıktır. Şimdi acaba neuzu billah “Allah Resulü büyük bir günah işlemişti; onun için de büyük bir azabı hak etmişti” diyebilir miyiz?! Bunun ihtimalini dahi vermenin ne kadar dehşet verici olduğunu insaf sahibi olan her kes teslim eder herhalde!

Bunu, (bazılarının dediği gibi) küçük bir zelledir demekle de halletmek mümkün değil. Zira Kur’ân’ın açıkça büyük azabı gerektiren bir suç (büyük günah) nitelemesi ortadadır. Hekim ve adil Allah’ın bir zelle (küçük günah veya hata) karşılığında büyük azapla cezalandırması düşüne bilinir mi? Bütün bunlardan, bu kınamaların kesinlikle Allah Resulü’ne yönelik olmayacağını anlıyoruz.

Öte yandan, bu İlahi hüküm (esir alınmaması gerektiği) savaştan önce Allah tarafından Resulullah’a (s.a.a) bildirilmişti. Eğer bildirilmediğini farz edersek, o zaman Allah-u Teâlâ’nın bildirmediği bir hükümden dolayı mükellefleri kınaması, hatta onların büyük azabı hak ettiğinden bahsetmesi haksızlık olmaz mı? Hekim ve adil olan Allah’a böyle bir şeyi isnad etmek mümkün mü? Tabii ki değil. O halde bu kınama ve azap istihkakı, bu hükmün Peygamber’e savaş öncesi bildirildiğini gösteriyor. Eğer Allah-u Teâlâ hükmü indirmişse, o halde Peygamber (s.a.a)’in de bu hükmü savaştan önce Müslümanlara tebliğ etmesi gerekir. Aksi takdirde vahyi saklama ve tebliğ vazifesini yapmama ve kendisine inen vahye muhalefet etme gibi bir garip durumla karşılaşırız ki bunun ihtimalini dahi vermek en büyük günahlardan sayılır. Bütün bunlardan şu kesin sonuca varıyoruz: Esir alınmaması hükmü, Allah tarafından gayri Kur’ânî bir vahiyle Peygamber’e bildirilmiş, O da bunu Müslümanlara tebliğ etmişti. Ancak Müslümanların birçoğu bu İlahi yasaklamaya rağmen belki de kendilerine göre bir takım akli hesaplarla yine de esir almış, sonra da Resulullah’ın yanına gelerek onları bu işlerinden dolayı mazur görmeye ve esirlerin karşılığında fidye almaya ısrarla razı etmeğe çalışıyorlardı ki söz konusu ayetler inerek onların bu fiilini kınamış ve hak ettikleri azabı yine de kendi lütuf ve merhametiyle onların üzerinden kaldırmış ve artık aldıkları ganimetleri ve esirler karşılığında fidye almayı helal kılmış ve ayetlerin sonunda, onları bundan sonra takvalı olmaya ve İlahi yasakları çiğnememeye davet etmiştir.

Evet, bu ayetlerin hiçbir yerinde, aynı şekilde nakledilen rivayetlerde, Resulullah’ın esir alma işine razı olduğu veya neuzu billah Müslümanları buna teşvik ettiğine dair en ufak bir işaret mevcut değildir. Tam aksine yukarıda söylediğimiz emareleri de dikkate aldığımızda Allah Resulü’nün bu hükmü Müslümanlara ilettiği ve esir alınmasına razı olmadığı anlaşılmaktadır.

Resulullah’ın bu hükmü tebliğ etmesine bir başka emare olarak da Hz. Ali (s.a.)’ın bu savaşta, ölen yetmiş kâfirden otuza yakınını tek başına öldürmesi ve birçoğunun öldürülmesinde iştirak etmesine rağmen bir kişiyi dahi esir almamasını gösterebiliriz. El-Mizân Tefsiri, c.10, s.136.

Hâlbuki bu kadar kâfiri öldürebilen birisinin onları kolayca esir de alabileceğini her kes teslim eder herhalde.
Bu tebliğin bir başka emaresi olarak da esirler alındıktan sonra söz konusu ayetler ininceye kadar, fidyeyi önerenlere karşı Allah Resulü’nün olumsuz tutumu ve esirlerin öldürülmesini önerenlerin önerilerine karşı sevinip bunu olumlu karşıladığını bir kısım rivayetlerden anlamamız mümkündür. – Tarih-i Taberi, c.1, s.169, Sire-i Halebiye, c.2, s.190, Sahih-i Müslim, c.5, s.156, El-Kâmil (İbn Esir), c.2, s.136, Kenzü’l-Ummâl, c.5, s.265, Hayat-üs Sahâbe, c.2,  s.42, Esbâb-ün Nüzûl, s.137, Ed-Dürrü’l-Mensur, c.3, s.201-203, El-Mizân, c.10, s.134.

Hatta bazı rivayetlerde şöyle geçer: “Bedir günü Cebrail (a.s.) Resulullah’a (s.a.a) nazil olarak şöyle dedi: “Hiç şüphesiz Allah, kavminin esirler karşılığında fidye almak istemelerini sevmedi. Allah’ın emri sana şudur: “Artık onları iki şeyden birisini seçmekte serbest bırak; ya onları çıkarıp boyunlarını vursunlar; yada (bunu yapmazlarsa eğer) fidye alıp esirleri bıraksınlar; o zaman da fidye karşılığı bırakacakları (yetmiş) esirin sayısı kadar kendilerinden sonraları ölmelerine razı olsunlar…” Resulullah (s.a.a) bu İlahi vahyi asabına ilettiğinde, “Ya Resulallah, dediler, onlar bizim akrabalarımız ve kardeşlerimizdirler; (şimdilik) fidyelerini alıp düşmanlarımıza karşı güçlenelim de, sonradan onların sayısı kadar bizden şehid olacaksa da olsun, razıyız buna…” Târihl-Hamîs, c.1, s.393, Fethül-Bâri, Tirmizî, Nesâî, İbn Habbân, Müsdedrek-i Hâkim’den naklen, El-Musannaf (Abdurrazzâk), c.5, s.210, Târih-i İbn Kesir, c.3, s.298, Tabâkât-ı İbn Sa’d, c.2, s.14…

İşte bütün bunlar Allah Resulü’nün bu olayda tam anlamıyla vazifesini yerine getirdiğini ve İlahi hükmü Müslümanlara savaş öncesi tebliğ ettiğini, fakat maalesef Müslümanların muhalefet ve ihmal yoluna gidip izinsiz esir aldıklarını ve aldıktan sonra da ısrarla esirlerin karşılığında fidye alınmasını Resulullah’a kabul ettirmeye çalıştıklarını gösteriyor.
Bu açıklamalara ters düşen bazı zayıf rivayetler veya yorumlar varsa da onlara itibar edilmemesi gerekir; aksi takdirde zikrettiğimiz mahzurlarla karşılaşmamız kaçınılmazdır. Eğer bu konuda Resulullah’a her hangi bir mesuliyet yüklemeğe kalkışır ve güya esir alınması veya esirler karşılığında fidye alınması Resulullah’ın aldığı bir karardı; ama kararında (haşa) hatalıydı dersek, o zaman söz konusu kınama ve azap istihkakı Müslümanlardan hiç birisine yönelik olmamalıdır. Zira Müslümanlar üzerine düşen şer’i vazifelerini (Resulullah’a itaat vazifesini) yerine getirmişlerdir. Aslında onlar bu itaatten dolayı methedilmeyi hak etmişlerdi, kınanma ve tehdidi değil!

Sonra bu konuda Ehl-i Sünnet kaynaklarında nakledilen bazı rivayetlerde alışık bir sahneyle karşılaşıyoruz. Bu kaynaklardan “Muvafıkat-ı Ömer” diye bir unvanla sık-sık karşılaşmak, mümkün. Güya birçok konuda (ki bunların sayısını İbn Hazm ve Suyutî gibi bazı âlimler yirminin üzerine çıkmışlardır) Resulullah (s.a.a) ve 2. Halife Ömer tartışmış veya görüş ayrılığına düşmüşler; ancak sonradan Allah-u Teâlâ Peygamber’ine değil de Ömer’e muvafık olarak ayet indirmiştir! Bedir’de alınan esirler konusunda da benzer sahneyle karşılaşıyoruz. Bazı rivayetlere göre esirlerin öldürülmesini savunan tek kişi Ömer’di ve bu görüşünü Resulullah’a sorunca Allah Resulü bundan rahatsız olup, Ebu Bekir’in görüşüne (ki fidye alınmasını teklif ediyordu) meyletti. Ertesi gün Ömer Resulullah’ın yanına geldiğinde onu Ebu Bekir ile birlikte ağladığını görünce, sebebini sordu; Resulullah (s.a.a) da güya şöyle buyurdu: “Ömer’in görüşüne muhalefet ettiğimiz için az daha büyük bir azaba çarptırılacaktık! Eğer azap inseydi Hattab oğlundan başka kimse kurtulamayacaktı…! Yukarıdaki kaynaklar ve Târih-i Hamîs, c.1, s.393, El-Mûstasfâ (Gazâlî), c.2, s.356.

Zira vahiy Peygamber’in değil Ömer’in görüşüne muvafık olarak inmişti. Bütün bunları görünce, “Madem bu kadar görüşleri isabetli çıkıyordu ve Allah-u Teâlâ çoğu zaman Peygamber’ine değil de ona muvafık vahiy indiriyorduysa, o zaman onu Peygamber seçseydi daha isabetli olmaz mıydı?!” diyesi geliyor insanın içinden.

Kısacası bu ayetlerin muhtevasını ve buraya kadar zikrettiğimiz nükteleri dikkate aldığımızda, yine Allah Resulü’nün içtihad yapmadığını ve vahiyle yönlendirildiğini ancak bu vahiylerin bir kısmının Kur’ânî ve bir kısmının da gayri Kur’ânî olduğunu anlıyoruz. Bu bölümde en çok değerli muhakkik ve büyük alim Üstad Cafer Murtaza Âmili’nin “Es-Sahih-u Mine’s –Sireti’n-Nebeviyye” kitabından istifade ettik; isteyenler bu kitaba, c.3, s.242′den itibaren müracaat edebilirler. Yine Merhum Allâme Tabatabai’nin El-Mizân Tefsirinden azami ölçüde yararlandık. Allah hepsinden razı olsun.

MUSA AYDIN

Yorum Bırak

  1. Ahmet Alkor dedi ki:

    Sa. Çalışmalarınız ve gayretleriniz için Allah razı olsun. Rasulullah’ın saa Masumiyeti -3 bölümü bulamadım. Lakin arşivimde bulunmasını çok istiyorum. Yardımcı olur musunuz acaba ? Musa Audının yazısı muhteşem ! Sağ olsun.

    Saygı ve sevgilerimle