Resulullah’ın (saa) Masumiyeti – 6

Yazar: beytül ahzan Tarih: 26 Haziran 2010 Hz. Muhammed (saa) Yorum Yok




12- Resulullah’ın (s.a.a) Müşrik Birisine İstiğfar Ettiği İddiası:

İleri sürdükleri bir başka delil, güya Resulullah’ın Tevbe suresi 113. ayete aykırı olarak akrabalarından olan müşrik birisine istiğfar etmesidir. Onlar, Hz. Ebu Talib’i (hâşâ) müşrik bildikleri için bazı sahte rivayetlere de dayanarak bu olayın Hz. Ebu Talib hakkında vuku bulduğunu söylemişlerdir. Konuyla alakalı olduğunu iddia ettikleri ayetin metni şöyledir:

“Ne peygambere, ne iman edenlere akraba bile olsalar cehennemlik oldukları iyice belli olduktan sonra müşriklere istiğfar etmek yoktur.” (Tevbe, 113)

Konuyla alakalı dayandıkları bazı rivayetler:

ed-Dürr’ül-Mensûr adlı tefsirde, “Allah’a ortak koşanlar için af dilemek ne peygambere yaraşır ne de inananlara.” ayetiyle ilgili olarak İbn Ebî Şeybe, Ahmed, Buhârî, Müslim, Nesaî, İbn Cerir, İbn Münzir, İbn Ebî Hâtem, Ebu’ş-Şeyh, İbn Mürdeveyh ve Beyhakî’nin “ed-Delâlil” adlı eserinde Said b. Müseyyeb’den, onun da babasından şöyle rivayet ettiği belirtiliyor: “Ebu Talib ölüm döşeğine düşünce Resulullah Efendimiz (s.a.a) yanına gitti. Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye de orada bulunuyorlardı. Peygamberimiz (s.a.a) dedi ki: Amcacığım, Lailâheillallah (Allah’tan başka ilâh yoktur) de ki, Allah katında bununla seni savunayım.” Ebu Cehil ve Abdullah b. Ebî Ümeyye atıldılar: “Ey Ebu Talib, yoksa sen Abdulmuttalib’in dinini terk mi ediyorsun?” Peygamberimiz (s.a.a) bu öneriyi tekrarladıkça Ebu Cehil ve Abdullah da tepkilerini ortaya koyarak onu caydırıyorlardı. Ebu Talib son olarak onlara şöyle söyledi: “Ben Abdulmuttalib’in dini üzereyim.” Lalilâheillallah demekten kaçındı.

Bunun üzerine Peygamber Efendimiz (s.a.a) buyurdu ki: “Vazgeçirilmediğim sürece senin için af dileyeceğim.” Bu olay üzerine, “Ortak koşanlar için af dilemek ne Peygamber’e yaraşır, ne de inananlara.” ayeti indi. Allah Ebu Talib’le ilgili olarak da peygamberimize hitaben şu ayeti indirdi: “Sen sevdiğini hidayet erdiremezsin, fakat Allah dilediğini hidayete erdirir.”

Bu anlamda başka rivayetler de Ehlisünnet kaynaklarında yer almaktadır. Bu rivayetlerin birinde, Müslümanların peygamberimizin müşrik amcası için af dilediğini gördüklerinde müşrik babaları için af dilemeye başladıkları, bunun üzerine yukarıdaki ayetin indiği belirtiliyor.

Cevap: Evvela daha önce de vurguladığımız gibi bu tür emirler, birer tedbirdir ve konunun önemini ve kimsenin hükümden istisna edilmediğini, Peygamber de dâhil her kesin bu İlahi hükme dâhil olduğunu vurgulamak, yine “kızım sana diyorum, gelinim sen anla” babından dolaylı mesaj vermek içindir. Ama illa da böyle bir şey vuku bulmuş da ondan dolayı ayet inerek bundan nehyetmiştir, demek değildir. Yoksa benzer hitapların hepsinde aynı şeyi söylememiz gerekir. Daha önce Allah Resulü’ne “Allah’tan gayrı ilah edinme” “Puta tapma” gibi bazı hitapları nakletmiştik. Hâşâ Allah Resulü daha önce başka ilah mı edinmişti, puta mı tapıyordu?

Saniyen Ehlibeyt İmamları’ndan (a.s) gelen rivayetlerde, ittifakla Ebu Talib’in Müslüman olduğu, ancak Peygamber’i (s.a.a) himaye edebilmesi için Müslümanlığını açıklamadığı belirtiliyor. Sahih kanallarda, Ebu Talibe ait oldukları belirtilen birçok şiirde, onun tevhide inandığına, peygamberliği onayladığına ilişkin somut ifadeler yer alır. Dolayısıyla kendilerini Ehlibeyt gibi nurlu ve şaibesiz bir kaynaktan mahrum kılanların, Emevi uydurması rivayetlere dayanarak böyle bir sonuca gitmeleri doğaldır aslında.

13- Vahyin Kesilişi İddiası:

Masumiyet inancına karşı gelenler bir de Taberî gibi Yahudi ve Hıristiyan kaynaklı efsanelerden temiz olmayan bazı tarihlerde nakledilen “inkita-ı vahy” (vahyin kesilişi) isimli bir efsaneye dayanarak ve bazı ayetleri de bu efsaneye uyarlayarak güya Allah Resulü’nün (s.a.a) bir hata yaptığını ve bundan dolayı da adeta bir ceza olarak bir müddet vahyin kesildiğini iddia etmektedirler. Bu konuda özellikle iki rivayeti çokça kullanmaktadırlar:

a) Yahudiler Peygamber’in huzuruna gelip üç mesele (ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn) hakkında bazı sorular sordular. Peygamber, “İnşallah” demeden, “yarın gelin cevabınızı vereyim” dedi. Bunun için vahiy kesildi.

b) Osman, hediye olarak Peygamber’e biraz hurma veya üzüm gönderdi. Bir dilenci Peygamber’in kapısına geldi, Peygamber onu dilenciye verdi. Osman onu dilenciden satın aldı ve tekrar peygamber’e gönderdi. Yine dilenci peygamberin kapısına gitti ve aynı iş üç kere tekrarlandı.

Sonuncu defa peygamber yumuşakça: “Sen dilenci misin, tüccar mısın?” buyurdu. Dilenci, peygamber’in bu sözüne darıldı ve vahiy bu sebeple kesildi.

Bu konuda aşağıdaki ayetlerin de indiğini iddia etmektedirler:

“Hiçbir şey için, Allah’ın dilemesi dışında: “Ben yarın onu yapacağım deme” * Ancak Allah dilerse (yapacağım de). Ve unuttuğun vakit Allah’ı an ve “Umarım Rabbim beni, doğruya daha yakın olana eriştirir.” de.” (Kehf, 23-24)

“Andolsun kuşluğa *  Ve geceye, karanlığı iyice çöktüğü zaman, * Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da. * Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. * Elbette Rabb’in sana verecek, böylece sen hoşnut olacaksın. * Seni yetim bulup da barındırmadı mı? * Ve seni yol yitirmiş bulup da, yol göstermedi mi sana? * Ve seni yoksul bulup da zengin etmedi mi? * Öyleyse, sakın yetimi üzüp, kahretme, * İsteyip dileneni de azarlayıp, kovma; * Rabbinin nimetini de anlat.” (Duhâ, 1-11)

Cevap: Daha önce de belirttiğimiz gibi, bu gibi İlahi emirleri, illa da yapılan bir yanlışı düzetmeye yönelik olarak algılamamalıyız. Bunlar ya Allah-u Teâlâ’nın Resulü’nü korumaya yönelik tedbirleridir. Ya da zahirde Resulü’ne hitap etmekle birlikte, asıl muhatap ümmetidir kendisi değil. Daha önce buna bazı örnekler zikretmiştik.

Şimdi nakledilen “vahyin kesilmesi” iddiası hakkındaki rivayetleri incelemeye çalışalım.

Evet değindiğimiz gibi bazı tarihçiler, özellikle de Taberî, vahyin kesilişi (inkıta-i vahiy) adında bir meseleyi söz konusu edip şöyle diyorlar: “Resulullah, o meleği görüp ilk vahyi aldıktan sonra, Allah-u Teâlâ katından tekrar vahiy gelmesini bekliyordu. Fakat artık ne o güzel melekten bir haber vardı, ne de o gaybî mesajdan.”

Bizce şayet bi’setin evvelinde bir müddet vahyin kesildiğini kabul etsek dahi,  bu,  Kur’ân’ın tedrici nüzulünden başka bir şey değildir.

Aslında bir takım maslahatlardan dolayı ilahi irade, Kur’ân’ın yavaş yavaş nazil olmasına yönünde tecelli etmişti. Ancak bi’setin evvelinde, vahiy daha yeni gelmeye başladığı için vahyin arası kesilince, bu “inkıta-i vahiy” olarak telakki edildi. Yoksa “inkita-i vahiy” diye bir şey söz konusu değildi.

Bu mesele, art niyetli yazarların elinde bir bahane teşkil ettiği için konuyu daha iyi açıp “vahyin kesilişi” diye bir meselenin gerçek olmadığını ve Kur’ân ayetlerinin bu meseleye tatbik edilişinin temelsiz olduğunu ispatlamak istiyoruz.

Önce hadiseyi aynen Taberî’nin naklettiği gibi aktaralım:

“Vahy kesilince, Peygamber’in bi’setin başlangıcındaki şek ve şüpheleri tekrar başladı. Hatice de onun gibi şüpheye kapıldı ve: “Allah seninle ilişkisini kesmiştir sanı¬yorum” dedi. Peygamber, bu sözü duyduktan sonra Hira dağına doğru yola koyuldu. Bu sırada Cebrail nazil oldu ve Peygamber’e aşağıdaki ayetlerle hitabetti: “Andolsun kuşluğa *  Ve geceye, karanlığı iyice çöktüğü zaman, * Rabbin seni terk etmedi ve darılmadı da. * Şüphesiz senin için son olan, ilk olandan (ahiret dünyadan) daha hayırlıdır. * Elbette Rabb’in sana verecek, böylece sen hoşnut olacaksın. * Seni yetim bulup da barındırmadı mı? * Ve seni yol yitirmiş bulup da, yol göstermedi mi sana? * Ve seni yoksul bulup da zengin etmedi mi? * Öyleyse, sakın yetimi üzüp, kahretme, * İsteyip dileneni de azarlayıp, kovma; * Rabbinin nimetini de anlat.” (Duhâ, 1-11)

Bu ayetler indikten sonra Peygamber, fevkalade sevindi ve hakkında söylenilenlerin hepsinin yalan olduğunu anladı”

Tarih Değil, Efsanedir:

Hatice’nin hayatı, tarihte kaydedilmiştir. Peygamber’in (s.a.a) güzel huyları, iyi davranışları, hâlâ gözlerinin önünde olan ve Rabb’ini adil bilen Hatice, nasıl olur da birden bire Allah’ın ve Resulü’nün hakkında böyle bir su-i zanda bulunur acaba?

Nübüvvet makamı, yüce sıfatlar ve güzel huylara sahip olmaksızın hiçbir kimseye verilmez. Resulullah (s.a.a) o yüce, sıfatlara ve bir takım özel şartlara haiz olmasaydı eğer, bu makama asla erişemezdi. Bu sıfatların en önemlisi, ismet (günah ve hatalardan masum olmak), itmi’nan (gönlün daima huzur içinde oluşu, asla ıstırap ve endişeye kapılmaması) ve tevekküldür. Bu sıfatlara sahip olan birinin aklından böyle yanlış fikirlerin geçmesi asla mümkün değildir. Ulema derler ki: “Peygamberlerin tekâmül hareketleri, çocukluk döneminden başlar, hicaplar, perdeler bir bir gözlerinin önünden kalkar, ilmi kışkırtıcılığı son derecesine ulaşır; gördükleri, duydukları şeyler hakkında hiç şüphe etmezler.” Böyle bir mertebeye ulaşan kimse, onun bunun sözüyle şüpheye düşer mi, endişeye kapılır mı hiç?!

Duhâ süresindeki Rabb’in seni terk etmedi ve darılmadı da” cümlesinden anlaşıldığına göre bir adam Resulullah’a: “Rabbin seni terk etmiş, sana darılmıştır” demişti. Fakat diyen adam kimdir ve bu cümle Peygamber’i ne derecede etkiledi? Bu hususta söz konusu surede hiçbir işaret yoktur.

Kimi müfessirler, bu cümleyi bazı müşrikler söylemiştir, diyorlar. Bu kavle göre, mezkûr ayetler vahyin başlangıcı ile ilgili olmalı.

Çünkü bi’setin başlangıcında Hatice ve Ali’den başka hiçbir kimsenin vahyin nüzulünden haberi yoktu. Hatta ileride de anlatacağımız gibi Resulullah’ın peygamberliği üç yıla kadar müşriklerin çoğuna gizli idi. Peygamber, bu üç yıl içinde risaletini umuma tebliğ etmekle memur değildi. Bilahare “Artık sen emrolunduğun şeyi açıkça söyle” ayet-i kerimesi (Hicr, 94) nazil oldu ve Peygamber (s.a.a) risaletini açığa vurdu.

Siyer Yazarlarının Vahyin Kesilişi Hakkındaki İhtilafları:

Kur’ân’ın hiçbir yerinde vahyin kesilişi diye bir meseleye işaret olunmamıştır. Sadece siyer ve tefsir kitaplarında böyle bir mesele göze çarpmaktadır. Fakat vahyin kesilişinin sebebi ve süresi hakkında değişik görüşler vardır. İnsan müfessirler ve siyerciler arasındaki bunca farklı görüşleri görünce, ister istemez meselenin aslında şüphe düşüyor. Şimdi kısaca bu ihtilaflara değinelim:

1- Yahudiler Peygamber’in huzuruna gelip üç mesele (ruh, Ashâb-ı Kehf ve Zü’l-Karneyn) hakkında bazı sorular sordular. Peygamber, “İnşallah” demeden, “yarın gelin cevabınızı vereyim” dedi. Bunun için vahiy kesildi. Müşrikler, vahyin kesilmesine çok sevinip: “Allah onu terk etmiştir” dediler. Duhâ suresi, bu batıl düşünceyi reddetmek için nazil oldu. Tefsir-i Ruhu’l-Meânî, c.30, s.157, Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.349-350.

Bir görüşe göre bu hadise bi’setin başlangıcıyla ilgili değildir. Çünkü Yahudi âlimlerinin bu üç konu hakkında Peygamber ile görüşmesi, hicretin yedinci yılında olmuştu. Bu yılda peygamber’in nübüvvetinin hakikatini, Yahudi bilginlerden sormak için Kureyş tarafından Medine’ye bir heyet gelmiş ve onlar da heyete, yukarıda değindiğimiz üç meseleyi Muhammed’den sorun demişlerdir. Siret-u İbn-i Hişâm, c.1, s.300-301.

2- Peygamber’in karyolasının altında bir köpek yavrusu ölmüştü ve hiçbir kimsenin haberi yoktu. Peygamber, evden çıktığında Havle evi süpürürken onu görüp dışarı attı. Ondan sonra vahy meleği nazil oldu ve Duhâ suresini getirdi. Peygamber (s.a.a), vahyin gecikme sebebini sorunca Cebrail (a.s), “Biz köpek bulunan bir eve girmeyiz” dedi. Tefsir-i Kurtubî, c.10, s.71-83, Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.349.

3- Müslümanlar, vahyin gecikme sebebini sordular. Peygamber (s.a.a): “Siz, tırnak ve bı¬yıklarınızı kısaltmayınca, nasıl vahy gelebilir?” buyurdu. Tefsir-i Kurtubî, c.10, s.71-83, Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.349.

4- Osman, hediye olarak Peygamber’e biraz hurma veya üzüm gönderdi. Bir dilenci Peygamber’in kapısına geldi, Peygamber onu dilenciye verdi. Osman onu dilenciden satın aldı ve tekrar peygamber’e gönderdi. Yine dilenci peygamberin kapısına gitti ve aynı iş üç kere tekrarlandı.

Sonuncu defa peygamber yumuşakça: “Sen dilenci misin, tüccar mısın?” buyurdu. Dilenci, peygamber’in bu sözüne darıldı ve vahiy bu sebeple kesildi. Tefsir-i Ruhu’l-Meânî, c.30, s.157.

5-   Peygamber’in hanımlarından veya yakınlarından birinin bir köpek yavrusuna sahip olması, vahyin inmesine mani idi. Tefsir-i Taberî’nin hamişinde basılan “Garâibü’l-Kur’ân “Tefsir-i Ebi’l-Fütûh, c.12, s.108.

6-   Peygamber, vahyin gecikmesini Cebrail’e (a.s) sordu. Cebrail (a.s): “Benim kendimden hiçbir ihtiyarım (yetkim) yoktur” dedi. Tefsir-i Ebi’l-Fütûh, c.12, s.108.

Bu konuda başka kaviller de vardır ki, bu hususta tefsir kitaplarına bakabilirsiniz. Tefsir-i Mecmeü’l-Beyân, c.10, Duhâ Suresinin Tefsiri.

Fakat ne var ki, ön yargılı yazarlar bunca kaviller içinden sadece Taberî’nin naklettiği  kavli seçmiş ve bunu, Peygamber’in şüpheye düştüğünün alameti olarak addetmişlerdir. Tefsir-i Taber-i, c.3, s.252.

O kadar kavlin içinden sadece birini zikredip ömrü boyunca hiçbir hadise karşısında sarsılmayan mutmain bir şahsiyet hakkında o kavil esasınca hüküm vermek, bu tip yazarların art niyetli veya en azından İslam tarihinden habersiz olduklarını ortaya koymaktadır.

Aşağıdaki noktalara dikkat edilirse, bu ihtimalin temelsiz olduğu anlaşılacaktır:

1-   Hz. Hatice, bütün varlığıyla Peygamber’e (s.a.a) bağlı, ömrünün sonuna kadar kocasının yolunda fedakârlık eden ve servetini peygamber’in yüce hedefi uğrunda vakfeden bir kadındı. Bi’set yılında, Peygamber ile evlenmesinden on beş yıl geçiyordu. Bu müddet içinde kocasından iyilikten başka bir şey görmemişti. Acaba Peygamber’e bu kadar bağlı olan bir kadın, ona karşı öyle sert konuşur muydu?!

2-   “Rabb’in seni terk etmedi ve sana darılmadı da” ayetinden, o sözün Peygamber’e söylendiği anlaşılmakta, fakat söyleyen kimmiş ve niçin söylemiş, malum değildir.

3-   Bu haberi nakledenler, bir gün Hatice’yi, Peygamber’e teselli veren, onu şüpheden çıkaran ve hatta onu intihar etmekten alıkoyan bir kadın olarak takdim ederler, diğer bir gün ise onu, Peygamber’e karşı “Allah, sana gazab etmiştir” diyebilecek birisi olarak tanıtmaktadırlar. İşte burada “Yalancı, unutkan olur” demekle yetiniyoruz.

4-   Eğer Hira dağında ilk vahiy olarak Alak suresinden birkaç ayet indikten sonra vahy kesilmiş ve bir müddet aradan sonra Duhâ suresi inmiş ise, o halde nüzul sırasına göre Duhâ suresi, ikinci sure olmalıdır. Oysaki nüzul tarihi açısından Duhâ suresi, Kur’ân’ın onuncu süresidir. Tarih’ül Kur’ân- Zencai, s.58.

Duhâ suresine kadar Kur’ân sureleri nüzul sırasına göre şöyledir: 1-Alak, 2- Kalem, 3- Müzzemmil, 4- Müddessir, 5-Tebbet, 6- Tekvîr. 7- İnşirâh. 8- Asr. 9- Fecr, 10- Duhâ

Tarihçilerden sadece Yakubî, nüzul tarihi bakımından Duhâ suresini, üçüncü sure olarak kabul etmiştir. Tarih-i Yakubi, c.2, s.33.

Bu görüş, hatta bu nakil ile de tatbik etmemektedir.

Vahyin Kesiliş Müddeti Hususundaki İhtilaf:

Vahyin kesiliş süresi, çeşitli şekillerde yazılmıştır. Tefsir kitaplarında “4 gün, 12 gün, 15 gün, 19 gün, 25 gün, 40 gün” kavilleri göze çarpmaktadır.

Kur’ân’ın tedrici nüzulünün hikmetini göz önünde bulundurursak, “İnkita-i vahy” dedikleri meselenin istisnai bir hadise olmadığını anlarız. Çünkü Kur’ân, ilk günden itibaren ilahi iradenin Kur’ân’ın tedricen nazil olmasına taalluk ettiğini bildirmiştir. “Kur’ân’ı ayet ayet ayırdık ki, onu insanlara duradura okuyasın ve onu yavaş yavaş indirdik.” (İsrâ, 106)

Kur’ân’ı Kerim, bir başka ayette Kur’ân’ın yavaş yavaş nazil olmasının sırrını şöyle açıklamakta:

“Kâfirler dediler ki: ” Kur’ân ona toptan indirilseydi ya!” Biz, onunla senin kalbini sağlamlaştırmak için onu böyle (ayet ayet indirdik) ve onu ağır ağır okuduk.” (Furkân, 32)

Kur’ân’ın iniş usulüne nazaran, her gün ve her saat Cebrail’in Peygamber’e nazil olup bir ayet getirmesini asla beklememeliyiz. Kur’ân’ın yavaş yavaş inmesindeki hikmetler ve sırlardan dolayı Kur’ân-ı Kerim’in ayetleri toplumun ihtiyaçları ve sorulan sorulara göre değişik zamanlarda nazil olmuştur. Aslında vahiy kesilmiş değil, vahyin acilen inmesini gerektiren bir neden yokmuş demektir.

14- Garânik Veya Şeytan Ayetleri İftirası:

Taberî gibi bazı tarihlerde nakledilen korkunç iftiralardan birisi de “Garânik veya Şeytan ayetleri” rivayetidir. Yalan, iftira, hatta iğrençliği her akıllı ve münsif insana gün gibi aşikâr olan ve muhakkik alimlerin hemen hepsinin şiddetle reddettiği bu rivayeti iki sebepten dolayı buraya alıp kısaca üzerinde durmayı uygun bulduk: Birincisi Resulullah’ın masumiyetiyle ilgili iddia ve rivayetlerin hepsinin bir arada değerlendirilip muhaliflerin eline muhalefet için zayıf da olsa her hangi bir bahane bırakılmaması..

İkincisi rivayetin maalesef bazı meşhur tarihlerde nakledilişi ve dolayısıyla bu durumun bazıları için yanıltıcı olabileceği endişesi..

Olay, özetle şöyle rivayet edilmiştir:

Müslümanlar Habeşistan’a hicret ettikten iki ay sonra, Resulullah (s.a.a) müşriklerle bir raya geldi. O sırada Allah-u Teâlâ Necm suresini nazil etti. Resulullah sureyi okudu, tam  “Siz de gördünüz değil mi o Lât ve Uzza’yı? * Ve üçüncü olarak da öteki (put) Menat’ı?” ayetlerine ulaştığı sırada, Şeytan Resulullah’a vesvese etti ve iki cümleyi onun diline koydu; o da onları ayet zannedip diğer ayetlerle birlikte okudu. O cümleler şöyleydi: “O yüce Ğırnıklar var ya; hiç şüphesiz onların şefaati umulur.” Sonra sureyi devam edip secde ayetine ulaşınca, Resulullah secde etti. Bunu gören Müslümanlar ve müşrikler de onunla birlikte secde ettiler. Bir tek Velid bin Muğıyra (bir rivayete yaşlılığından, bir rivayete göre ise kibirden dolayı) eğilip secde edemedi; biraz toprak alıp alnına koydu ve ona secde etti. Bunu yapanın Said ibn As veya ikisi veya Ümeyye İbn Halef veya Ebu Leheb ya da Muttalib olduğu da söylenmiştir.

Bazıları Müslümanlar ve müşriklerle birlikte insanlar ve cinlerin secdeye kapandığını ilave etmiş ve şöyle devam etmişlerdir: “Haber bütün Mekke’ye yayıldı ve müşriklerin sevinmesine yol açtı! Hatta Resulullah’ı omuzlayıp Mekke’nin bir ucundan diğerine kadar taşıyarak “Abd-i Menâf oğullarının Peygamberi!” diye tezahürat yapıyorlardı!!”

O gün akşam Cebrail (a.s) Resulullah’ın (s.a.a) yanına geldiğinde, Allah Resulü sureyi kendisine sunduğunda, söz konusu Şeytan ilavesi cümleleri de sureye ekledi. Cebrail (a.s) onların ayet olduğunu inkar edince, Resulullah (s.a.a) “O zaman ben Allah’a söylemediği sözleri mi isnat etmiş oldum?!” dedi. Bunun üzerine Allah-u Teâlâ ona şu ayeti indirdi: “(Ey Muhammed!) Az kalsın seni bile, sana vahy ettiğimizden başkasını bize karşı iftira edesin diye, fitneye düşüreceklerdi ve o takdirde seni dost edineceklerdi.  Eğer biz sana sebat vermemiş olsaydık, neredeyse sen onlara birazcık meyledecektin. O takdirde, muhakkak hayatın da, ölümün de azabını sana kat kat tattırırdık. Sonra bize karşı kendin için hiçbir yardımcı bulamazdın.” (İsra, 73-75)

Bu olayı doğru kabul edenler, yukarıdaki rivayetin doğruluğunun ispatı için olayla ilgili indiğini de iddia ettikleri şu ayeti delil göstermişlerdir: “Biz senden önce hiçbir elçi ve hiçbir peygamber göndermedik ki o bir şey temenni ettiği zaman, şeytan onun arzusuna yönelik telkinlerde bulunmasın. Ancak Allah şeytanın telkinlerini yok ediyor, sonra da Allah, âyetlerini tahkim ederdi (güçlendirirdi). Allah Alîm’dir (her şeyi bilir), Hakîmdir (Hikmet sahibidir).” (Hac, 52)

Maalesef bu rivayetlerin senetleri bazı fırkalara göre sahih addedilmiştir! Bu rivayetlerin bazısında şu ilave de yapılmıştır: “Habeşistan’a hicret eden Müslümanlar, Resulullah ve Kureyş arasında meydana gelen bu ılımlı ve barışçıl tutumları duyunca, onlardan bir grubu Mekke’ye geri döndüler. Ama anlatılanların tam tersi bir durum yaşandığını görünce, tekrar Habeşistan’a döndüler.” Ed-Dürrü’l-Mensûr, c.4, s.194, 366-368, Siretü’l-Halebiyye, c.1, s.325-326, Taberî Tefsiri c.17, s.131-134, Fethü’l-Bâri, c.8, s.333, El-Bidâyetu Ven-Nihâye, c.3, s.90.

MUSA AYDIN

Yorum Bırak