Sahabenin Adaleti Hakkında

Yazar: beytül ahzan Tarih: 29 Temmuz 2009 5.002 kez okundu İslam Tarihi 3 Yorum

Soru: Sizden bana bir konuda yardımcı olmanızı rica ediyorum. Tevbe suresi 100. ayetle ilgili bir soruyla karşılaştım. Tevbe/100- Muhacirlerin ve Ensar’ın ilk öncüleri ile iyilikte onlara tam uyanlardan Allah hoşnut olduğu gibi onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Allah onlara altlarından nehirler akan ve içlerinde ebedi olarak kalacakları cennetler hazırlamıştır. İşte büyük kurtuluş, büyük başarı budur. Ayetin öncesinde ve sonrasında belirleyici ayetler yok. Elimdeki kitaplarda da bu konuyla ilgili bir şey bulamadım. Bu ayeti indiren Allah’ın sahabenin sonradan sapıtacağından haberi yok muydu diyorlar. Bu ayeti delil göstererek sahabeye uymanın gerekli olduunu söylüyorlar. Fetih suresi 18. ayeti de zikrettiler ama az da olsa onunla ilgili bir şeyler bulabildim. Mutlaka bu soruyla daha önce karşılaşmış olduğunuzu düşünerek daha fazla ayrıntıya girmeyeceğim. Cevabınızı bekliyorum. Saygılarımla.

Cevap: Muhterem kardeşim, bir ayeti yorumlarken bir taraftan ayette bulunan karineler dikkate alınmalı, diğer taraftan yapılan yorumun kesin kabullere ve akli  ölçülere ters düşmemesine dikkat edilmelidir. Ehlisünnet ön kabulleri olan “Sahabenin hepsinin istisnasız adil olduğu” görüşüne gerçi bazı ayetleri de delil olarak göstermektedirler. Ama maalesef bu ayetleri yorumlarken hem ayetteki bazı karineleri görmezden geliyorlar, hem de bunların bir çok kesin kabullere ve akli ölçülere ters düştüğüne dikkat etmiyorlar.

Mesela delil olarak gösterdikleri ayetlerden birisi sizin de değindiğiniz Rıdvân biatiyle ilgili Fetih Suresi’nin 18. ayetidir. Ayetin metni şöyledir: Andolsun o ağacın altında sana biat ederlerken Allah, müminlerden razı olmuştur. Kalplerinde olanı bilmiş onlara güven indirmiş ve onları pek yakın bir fetih ile mükâfatlandırmıştır.” (Fetih, 18)

Onlar, bu ayete dayanarak ağaç altında Allah Resulü’yle biat eden her kesin Hakk’ın rızasına mahzar olduklarını iddia etmektedirler. Oysa eğer dikkat edilirse, ayetin içindeki “mu’min” kavramı bunu yeteri kadar açıklamaktadır. Evet biz de gerçek anlamda mu’min olan ve bu imanlarını sonuna kadar devam ettiren sahabeden razı olduğunu kabul ediyoruz. Aksi de düşünülemez zaten. Ancak orada bulunup, hatta zahirde biat bile eden, ama batında bu sıfata (iman) sahip olmayan kimseleri kapsaması ne şer’an ve ne de alken mümkün değildir. Tarihler bize nifakları hemen herkes tarafından bilinen Abdullah İbn-i Ubeyy gibi bazıları da oradaydı ve zahirde biat bile ettiler!

Oysa hiçbir insaf ve iz’an sahibi olan, onların ayette zikredilen razı olunanlardan olduğunu söyleyemez. Tevbe suresinin 100. ayetinde de durum farklı değildir. Önce ayetin metnini görelim: Muhacir ve Ensar’dan İslâm’a ilk önce girenlerin başta gelenleri ve iyi amellerle onlara tâbi olanlar var ya, işte Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah’dan razı oldular ve onlara, altlarında ırmaklar akan cennetler hazırladı ki, içlerinde ebedi kalacaklar. İşte büyük ve muhteşem kurtuluş budur.” (Tevbe, 100)

Yine bu ayetin zahirine dayanarak ve maalesef ayetteki karineleri, kesin kabulleri ve akli ölçüleri dikkate almadan sahabenin hepsinin adil ve cennetlik olduğuna hükmetmişlerdir. Örneğin Muhammed b. Ka’b-i Karzî’ye “Resulullah’ın ashabı hakkında ne düşünüyorsunuz?” diye sorulduğunda, “Resulullah’ın ashabının hepsi istisnasız cennetliktir; ister iyilik ehli olmuş olsunlar, isterse kötülük!!” diye cevap vermiştir. “Peki neye dayanarak bunu söylüyorsunuz?” denildiğinde de söz konusu ayeti (Tevbe, 100) delil olarak göstermiş ve şartsız bir şekilde Sahabe’den razı olduğunu beyan etmiştir. Oysa devamında tabiîlerden bahsederken yanına şart koşmuş ve “İyilikle (veya iyi bir şekilde) onlara tâbi olanlar..” tabirini kullanmıştır. Yani  sahabeye tabii olanlar ancak, iyi amellerle onlara tabi olur veya iyi bir şekilde onara tabi olurlarsa, Allah’ın rızasına mazhar olabilirler!” (El-Menar ve Fahr-i Râzî Tefsirleri, Tevbe Suresi’nin 100. ayetinin tefsirinde)

Bu muhteremler, bu sözü söylerken neden bu sözün sonunun nereye varacağını oturup düşünmezler? Bunu anlamak mümkün değil. Lütfen bir düşünün Allah-u Teala başkalarını ancak, sahabeye iyi bir şeklide uyduklarında veya iyi amellerle uyduklarında Allah’ın rızasını kazanacaklarını söylüyor. Şimdi düşünün bir sahabi Muhammed b. Ka’b’ın tabiriyle kötülük ehli olacak, ondan sonra da ona birisi iyi bir şekilde uyacak? Bu nasıl mümkün olabilir?! Bir kimsenin kötülüğüne uymayı “iyilikle” nasıl vasıflandırabiliriz? Bu mümkün mü? Bunu bizim nakıs aklımız çelişki olarak görebiliyor da (haşa) Allah-u Teala göremiyor mu? Oysa kendisi kitabında açık bir şekilde “.. Allah kötülüğü emretmez. Allah’a karşı bilmediğiniz şeyleri mi söylüyorsunuz?” (A’raf, 28) buyuruyor.

Yine Nahl Suresi’nde buyuruyor ki: “Şüphesiz ki Allah, size adaleti, iyilik yapmayı ve yakınlara bakmayı emreder; hayasızlıktan, fenalıktan ve azgınlıktan nehyeder. Öğüt almanız için size böyle öğüt verir.” (Nahl, 90) Şimdi iyiliği emredip kötülükten sakındıran ve asla kötülüğe emretmediğini belirten Allah (c.c), nasıl olur da dönüp sahabe kötülük ehli bile olsa, onlara tabi olmayı iyilik olarak nitelendirebilir? Tabi olanlarda, iyiliklerde tabi olmayı veya iyilikle tabi olmayı rızasına şart koşan Allah, bil-evla tabi olunan ve örnek olanda iyiliği şart bilir. Ancak bu aklen ve mantıken açık oluğu için bunu açıklamaya gerek yoktur.

Örneğin Allah-u Teala anne-baba hakkında şöyle buyuruyor: Rabbin kesin olarak şunları emretti: Ancak kendisine ibadet edin, anne ve babaya iyilik edin. Onlardan biri veya her ikisi senin yanında yaşlanırsa, sakın onlara “öf” deme ve onları azarlama. İkisine de tatlı ve güzel söz söyle.” (İsrâ, 23) Ayet-i Kerime’de “anne-babaya “öf” demeyin” buyurduğu için, birisi kalkıp da anne-babasını dövüp söver ve “Kur’an “öf” demeyin demiştir. Dövme ve sövme diye bir açıklama ve kayıt yoktur. Dolayısıyla benim bir suçum yoktur” diyebilir mi? Her akıllı insan şunu anlar ki bir “öf” demek yasaklanıyorsa, ondan çok daha önemli olan dövmek  sövmek gibi şeyler haydi haydi yasak olur. Bunun ismine fıkıhta “tarik-i evleviyet” denir.

Yukarıdaki ayette de benzer bir durum söz konusudur. Yani uyan ve tabi olan kimsede “iyilik” şart koşuluyorsa, uyulan kimde de bunun şart olması daha evla ve daha önemlidir. Öte yandan Resulü’ne dahi İlahi hükümlerde hiçbir ayrıcalık tanımayan ve “O, bize isnâden bazı sözler uydurmaya kalkışsaydı * Elbette biz onu bundan dolayı kuvvetle yakalardık. * Sonra da onun şah damarını koparırdık! * O vakit sizden hiçbiriniz ona siper de olamazdınız!” (Hâkka, 44 ila 47) buyuran Allah her şeye rağmen başkalarına böyle bir ayrıcalığı nasıl tanıyabilir?!

Allah indinde sizin en üstününüz, en takvalı olanınızdır.” (Hucurât, 13) buyuran Allah böyle haksız ve yersiz bir ayrıcalığı sahabeye nasıl tanıyabilir? Esasen böyle bir ayrıcalığı birilerine tanımak, açık bir şekilde onları günah ve yanlışa teşvik değil de nedir?! “Siz ne yaparsanız yapın, ben yine de sizden razıyım” demek değil mi?” Bu ise yüzlerce Kur’an ayetine ters düşmüyor mu? Allah-u Teala neden ve niçin bazı kullarına bu ayrıcalığı tanısın? Bu o âdil Rabb’ın adaletine açık bir şekilde ters düşmüyor mu?.. Burada konumuza ışık tutacak bir olayı bizzat Kur’an ayetlerine dayanarak anlatmakta fayda görüyorum. Bakın A’raf Suresi’nde Önce Allah’ın kendisine ayetler, (ilim ve irfan) verdiği birisinden bahsediyor ki daha sonra bu ilahi lütfün kadrini bilmediği için, Şeytan’a kul olmuş ve önceden sahip olduğu her şeyi kaybedip kötü bir akibete düçar olmuştur.

Olay kısaca şöyledir ki: Tarihlerin de yazdığına göre Bel’âm Bâurâ isminde birisi Hz. Musa (a.s)’ın zamanında yaşıyordu ki aynı zamanda Hz. Musa’nın akrabası ve talebesi de oluyordu. Bu adam Hz. Musa’nın elinde yetişip bir çok İlahi ayet ve ilme sahip olmuş ve manevi açıdan öyle bir makama ulaşmıştı ki müstecab-üd dave (duası kabul olan) birisi haline gelmişti! Hatta bazen Hz. Musa’nın temsilcisi olarak bazı yerlere tebliğe gidiyordu! Ama maalesef daha sonra Firavun’un vaatlerine kanarak nefsine uyup önceden sahip olduğu bütün makam ve derecelerini kaybetmiştir. Öyle ki artık (mealini vereceğimiz ayette de görüldüğü üzere) Allah-u Teala ondan bir köpek olarak bahsetmektedir! İlginçtir ki Allah-u Teala ısrarla Resulü’ne bu kıssayı bir ibret olsun diye ümmetine anlatmayı emretmektedir! Söz konusu ayetlerim meali şöyledir: Onlara, kendisine âyetlerimizi sunduğumuz o adamın kıssasını da anlat; âyetlerden sıyrılıp çıktı, derken onu şeytan arkasına taktı, en sonunda da helak olanlardan oldu. * Ve eğer dileseydik onu o âyetlerle yüceltirdik, fakat o yere (dünyevî ve nefsânî şeylere) saplandı kaldı ve kendi keyfinin ardına düştü. Artık onun ibret verici hali o köpeğin haline benzer ki, üzerine varsan da dilini uzatır solur, bıraksan da solur. İşte bu, âyetlerimizi inkâr eden kavmin misalidir. Bu kıssayı iyice anlat, belki biraz düşünürler.” (A’raf, 175-176)

Demek ki bir insanın bir zaman iyi olması, onun sonuna kadar öyle kalacağına delil olamaz. İnsan son nefesini alıncaya kadar imtihana tabidir. Önemli olan insanın iyi halini sonuna kadar devam ettirebilmesidir. Bir büyük alimin tabiriyle mu’min olmak önemli değil, mu’min kalabilmek önemlidir. Kur’an bazı ayetlerinde açık bir şekilde önce iman edip sonra kafir olan bazılarından bahsetmektedir.

Bu ayetler sahabe zamanında indiğine göre demek ki bazıları iman ettikten sonra bu imanlarını kaybetmişlerdir: Şüphesiz imanlarının arkasından küfreden, sonra da küfrünü artırmış olanların tevbeleri asla kabul olunmaz. İşte onlar sapıkların ta kendileridir.” (Âl-i İmrân, 90)

İman edip sonra kafir olan (inkâr eden), sonra iman edip tekrar inkâr eden, sonra da inkârlarında ileri gidenleri Allah ne bağışlayacak, ne de doğru yola eriştirecektir.” (Nisâ, 137)

Yeminlerini kalkan yapıp (insanları) Allah’ın yolundan çevirdiler. Onların yaptıkları ne kötüdür! * Bunun sebebi şudur: Onlar inandılar, sonra kafir oldular (inkar ettiler); bu yüzden kalplerinin üzeri mühürlendi. Artık onlar anlamazlar.” Münâfikûn, 2-3)

Allah Resulü’nün zevceleri hem sahabidirler, hem de Peygamber hanımı. Eğer bu dinde sırf sahabi olmakla birilerine bir ayrıcalık söz konusu olsaydı, onlar bunu her kesten daha çok hak etmiş olurlardı! Oysa bakın Kur’an-ı Kerim onlar hakkında ne buyuruyor: Ey peygamber! Hanımlarına şöyle söyle: “Eğer dünya hayatını ve ziynetini istiyorsanız, haydi gelin, sizi donatayım ve güzellikle bırakıp salıvereyim. * Yok eğer Allah ve Resulünü ve ahiret yurdunu istiyorsanız, haberiniz olsun ki  Allah içinizden güzellik edenlere pek büyük bir ecir hazırlamıştır. * Ey peygamberin hanımları! sizden her kim bir terbiyesizlik ederse ona azap iki kat katlanır. Bu Allah’a göre çok kolaydır. * Yine sizden her kim Allah’a ve Resulü’ne boyun eğer, salih bir amel işlerse, ona da mükâfatını iki kat veririz. Hem onun için bol bir rızık hazırlamışızdır. * Ey peygamberin hanımları! Siz kadınlardan herhangi biri gibi değilsiniz. Eğer takva ile korunacaksanız, konuşurken kırıtmayın da kalbind4e bir hastalık bulunan kimse tamaha düşmesin. Güzel ve dosdoğru söz söyleyin.” (Ahzâp, 28 ila 32)

Gördüğünüz gibi Allah-u Teala, değil onlara bir ayrıcalık tanımak, tam tersine sorumluluklarının başkalarına nazaran bir kat daha ağır olduğunu (örnek oldukları için), bundan dolayı da hem sevapları hem de veballerinin başkalarına nazaran bir kat daha fazla olduğunu vurgulamaktadır. Sünni kardeşlerimiz ise yaptıkları yanlışların bir kat vebalini dahi vermek bir yana yaptıklarından sorumlu olmadıklarını söylüyorlar! Ne kadar da uzaktır bu mantıkları Kur’an’ın mantığından!! Rabbim hepimize doğruları görebilmek için basiret ve feraset versin ve onlara cesaret ve samimiyetle tabi olabilmeyi nasip buyursun. Amin!

Yorum Bırak

  1. A.Fuad Erdoğan dedi ki:

    Tevbe 100 gerekirki 101 ile birlikte müteala edilsin. Üstadım saygıdeğer İsa Polat hocam Tevbe 100 üzerinden akli ve nakli delilleri bilerek veya bilmeyerek görmezden gelen müslümanları uyarma sadedinde bu konu üzerinde titizlikle duruyor.

    Acizane tavsiyem kendisine ait olan http://www.ikiislam.com sitesine girerek doyurucu cevaba ulaşılabileceğidir. Allahın c.c selamı mümince yaşayıp mümince hakka yürüyenlerin üzerine olsun..

  2. Ali dedi ki:

    Selamun Aleykum kardeşim. Arkadaş size tevbe 100 ayetini sormuş. Tevbe 100 de bütün shaabeyi kastetmiyorum önde gelenleri diyoruz. Hz Hatice, Hz Ali, Hz Ebubekir , Hz Zeyd….. Siz bu ayet dışında bununla alaksız ne varsa yazıp geçiştirmeye çalışmışsınız inşaAllah sadece bu ayet üzerinde bir yazı oluşturursunuz.

    (Ne zaman şia birinie bir soru sorsam ne sorarsam sormuş olayım.
    aynı şeyleri 10-15 sayfa seklınde yazıp al oku dıyor. Böyle fıkıh olmaz.)

    • A.Fuad Erdoğan dedi ki:

      Ali kardeşim, “ne kadar alakasız şey varsa yazıp geçiştirmeye çalışmışsınız” ifadeniz ilmi olmaktan uzak olduğu gibi edebi açıdan da uygun değil. Aradan 5 yıl geçmiş bir yorum da olsa hayra vesile olmasını umuyorum. İnsanın böyle bir siteye uğramış olması bile lutf-u ilahidir..

      Kim bilir aklederek, fehmederek konuların üzerine gitmiş ve ehl-i beyt mektebinin saliklerinden olmuşsunuzdur Allahın c.c izniyle..