Şefaat Şirk Midir?

Yazar: beytül ahzan Tarih: 23 Ocak 2010 5.391 kez okundu Ahkam Yorum Yok


ŞEFAAT ŞİRK MİDİR?

Şefaat, liyakatli ve iyi insanların Allah velilerini vasıta kılarak Allah’ın sonsuz rahmetinden ve mağfiretinden yararlanmasıdır. Şefaat, insanlarda ümit ruhunu canlandıran ve İslam’ın en yüce öğretilerinden biridir.
Şefaat meselesi eskilerden beri insanların ilgisini çekmiş ve sürekli kelam ilminin vazgeçilmez tartışma konularından biri olmuştur. Gerçi bazı kimselerin kaleme aldığı eserlerde şefaat hakkında birtakım şüpheler ortaya atılmıştır ki akli ve nakli belgelerle bu şüphelerin asılsız bir iddiadan ibaret olduğunu açıklayacağız. Kimileri şefaatin ilahi ilim ve kudret doğrultusunda olduğu konusunu iyi analiz edemediklerinden onu imtiyaz tanıma, insanlar arasında fark gözetme ve torpil gibi bazı geçersiz kavramlarla karıştırmışlardır ve meseleyi idrak edemediklerinden akıllarında birtakım şüpheler oluşmuştur. Netice olarak da şefaati temelden inkâra kadar gitmişlerdir.

ALLAH RESULÜ’NDEN (S.A.A) ŞEFAAT DİLEMEK ŞİRK DEĞİL MİDİR?

Şefaat kavramını doğru bir şekilde analiz edip idrak edememek ve şefaatin tevhid ile bağdaşmadığı düşüncesi vahhabilerin tevessül ettikleri meşhur itirazlardan biridir. Ne yazık ki bu grup şefaat meselesini sahih bir şekilde anlayamadıklarından Müslümanlara korkunç ve üzüntü verici hadiseler yaşatmaktadırlar.[1] Çünkü bu şefaat konusunu yanlış anlamanın kötü sonuçları vardır ve şefaat konusu itikadi bir mesele olmasının yanı sıra siyasi ve toplumsal bir boyutta kazanmıştır. Şefaati konusunu Kuran ve Peygamberin (s.a.a) sünnetindeki yerini ve aklıselim açısından böyle bir meselenin mümkün olup olmayacağını inceleyeceğiz.

VAHHABİLERİN GÖRÜŞÜ

Vahhabiler, tevhitte aşırıya kaçarak ve yanlış birtakım görüşlerle Müslümanların kesin doğru olarak kabul edilen birçok dini inancına karşı çıkmışlardır. Sözgelimi tevessül, peygamberlerin, Allah velilerinin ruhlarını vasıta kılarak yardım dilemek ve onların şefaatçi olabilme görüşlerine karşı çıkmış ve bunların şirkten ibaret olduğunu iddia etmektedirler. Dolayısıyla bu itikada sahip bütün İslami fırkaları müşrik bilmekte, onların canlarını, mallarını ve namuslarını mubah saymaktadırlar. Vahhabilere göre Peygamberden (s.a.a) şefaat istemek ona tapmaktır ve Allah’tan başkası için edilen her ibadet şirktir. O halde Peygamberden (s.a.a) şefaat istemek şirk sayılır. Muhammed b. Abdulvehhab, bu fırkanın kurucusudur. O bu konuyla ilgili olarak şöyle diyor: “Şirkten kurtulmak dört kuralı tanımakla mümkündür:

1-Resul-i Ekrem’in (s.a.a) kendileriyle savaştığı müşrikler; bunlar Allah’ın yaratıcı, rızık veren ve kâinatın tedbir edicisi olduğunu kabul ederler.[2]

2-Müşriklerin sorunu şuydu; onlar putların Allah katında kendilerine şefaat edeceğine inandıkları için putlara taparlardı.[3]

3-Peygamber (s.a.a) putlara, meleklere ve peygamberlere tapan bütün müşriklerle savaşırdı.

4-Netice olarak asrımızın müşrikleri (Vahhabiyet dışında kalan bütün İslam fırkaları) Cahiliyet dönemindeki müşriklerden daha kötüdürler. Çünkü onlar en azından zor durumlarda Allah’a yöneliyorlardı[4] ancak bunlar her iki durumda da Allah’a ortak koşmaktadırlar.[5]

Onlar öylesine ters bir inanç kargaşasına dalmışlar ki sadece kendilerinin İslam’ın gerçek abideleri olduklarını zannetmektedirler. Hatta işi bu yanlış düşüncelerin ötesine götürmüş Kuran’ı Kerim ve Peygamber’in (s.a.a) buyruklarını ters ve yanlış yorumlayarak şöyle diyorlar: “Kuran’ı Kerim ve Peygamberin (s.a.a) sünneti şahadet etmektedir ki kim melekleri ve peygamberleri veya sözgelimi İbni Abbas, Ebu Talib ve onların emsalini kendisiyle Allah’ı arasına vasıta kılarsa kâfir ve müşriktir. Bu kimseler iki şehadeti dilleriyle söyleseler, namaz kılıp oruç tutsalar da müşriktirler ve onların canları ve kanları mubahtır.[6]

KURAN VE SÜNNETE GÖRE ŞEFAATİN NETİCESİ ŞİRK MİDİR?

Vahhabiler, Kuran ayetlerine vakıf olmadıkları için küfür, iman meselesinde, şefaat eden ve şefaat edilen kimselerin şartları konusunu şirkle karıştırmışlardır; “Hakikat görmedikleri için efsane yolunu seçtiler.” Bu yüzden de şefaate inanan Müslümanları cahiliyet dönemindeki müşriklerle bir tutmuşlardır. Hatta bundan öteye giderek putperestleri yaratıcılık, ilahlık, rızık vericiliğe inanan insanlar olarak bilmiş ve işlerinin tek yanlış ve sakıncalı yanı olarak da şefaat meselesini göstermişlerdir.
Cevap olarak şunu söylemek gerekir:

1-Şefaat ayetleri Kuran’ı Kerim’de 31 defa gelmiştir ve bu ayetlerin her biri bir şekilde şefaat meselesini açıklamıştır. Bu ayetlere bakarsak Vahhabilerin düştükleri sapkınlık ve dalalet yoluna düşmekten güvende kalacağız[7] ve netice de şefaati putperestlik konusuyla bağdaştırmayacağız.

2-Kuran’ı Kerim birkaç delile göre müşrikleri kınamıştır; müşrikler şuursuz, sağır ve kör olan varlıkları hayatın kaynağı saymaktaydılar.[8] İkinci olarak onlar ilahi tedbirin yanında o şuursuz ve cansız nesnelerin rububiyetine inanıyorlardı.[9]
Elbette bazen onların sözleri ters ve çelişkiliydi. Sözgelimi onlar şöyle diyorlardı: “Biz putlara Allah katında bizlere şefaat edecekleri için tapıyoruz. Bundan daha önemlisi müşrikler putların şefaatini Allah’ın iznine bağlı bilmiyorlardı. Yani müşrikler, putların şefaat etmesini ilahi iradeye bağlı olmadan tamamen bağımız bir şekilde olacağına inanıyorlardı.[10] Ayetlerde müşriklere bir mesaj vermek amacıyla onların hakkında gelen “Allah’tan başkası” tabiri, müşrikler Allah’ın haricinde birtakım varlıkları kendilerine şefaatçi edinmişlerdir ki bu eylem rububiyet konusunda şirke düşmektir.

Vahhabiler “Allah ile birlikte kimseyi çağırmayın!” ayetine istinat ederek şöyle iddia ediyorlar: Allah’ın dışındaki tüm davetler (dualar) şirktir. Bu hususta şunu söylemek gerekir; Şirkle sonuçlanan Allah’ın dışındaki davetlerden sakındırılma mutlak manada davet değildir. Eğer böyle olsaydı Âdem’den bu zamana kadar birbirleriyle irtibat halinde yaşayan ve ihtiyaçlarında birbirlerinden bir şeyler isteyen bütün insanları zincirleme olarak müşrik saymak gerekir. Buradaki sakındırmadan maksat Allah’tan başkasına ibadet edilme inancıdır. Nitekim ayetin önceki kesiti yani “Mescitler (secde yerleri) Allah’ındır” bölümü belirttiğimiz hakikate işaret etmektedir. Dolayısıyla o ayetin maksadı şudur: “Allah’ın dışında hiçbir varlığı Allah’a paralel olarak bir kudret ve eser sahibi düşünmeyin.”

“Allah’ı bırakıp taptıklarınız”[11] ayeti de yukarıda belirttiğimiz görüşü ve yorumu teyit etmektedir.[12] Dolayısıyla Vahhabilerin sapmalarının nedeni Kuran ayetlerinin sınırlarını ve kapsamını ayırt edemediklerinden kaynaklanmaktadır. Hatta Suudi Arabistanlı âlimlerin kitaplarına şöyle bir göz attığımızda da anlıyoruz ki onlar şirkle içi içe olan şefaat ile ilahi şefaat yani Allah’ın izin verdiği şefaat arasına fark koymuşlardır. İbni Kayyim “Yoksa Allah’tan başka şefaatçiler mi edindiler? De ki: “Onlar hiçbir şeye güç yetiremezler ve akıl erdiremezlerse de mi (böyle yapacaksınız)?”
De ki: “Bütün şefaat Allah’ındır. Göklerin ve yerin mülkü O’nundur. Sonra hep döndürülüp O’na götürüleceksiniz.”[13] Ayetinin tefsirinde şöyle diyor: “Allah Kuran’ı Kerim’de bildirmiştir ki şefaat, göklerin ve yeryüzünün sahibine mahsustur. Yalnız merhameti ve lütfü gereği kullarına acımış ve dilediği kulunun da şefaat etmesine izin vermiştir. Aslında ve işin özünde şefaat Allah’a mahsustur. Şefaatin bu çeşidi (Allah’ın izin verdiği) müşriklerin inandığı manadaki şirkten uzaktır ve aslında Allah, müşriklerin inandıkları türdeki şefaati men etmiştir.” [14]

Yukarıda zikredilen kitapta şefaat hakkında birçok hadisler nakledilmiştir. Örnek olarak iki tanesini zikrediyoruz: “Cabir b. Abdullah, Resul-i Ekrem’den (s.a.a) nakletmiştir ki hazret şöyle buyurdu: Allah bana beş özellik vermiştir ki benden önce hiç kimseye vermemiştir. Onlardan biri de şefaattir.” Yine bir başka hadiste Allah Resulü (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “Cennette ilk şefaat edecek olan benim!”[15]

Ehlisünnet’in muteber kaynaklarından olan Buhari ve Müslim’de Resul-i Ekrem’den (s.a.a) şefaat hakkında tevatür haddinde (oldukça fazla) hadisler nakledilmiştir.[16]

AKLA GÖRE ŞEFAAT ŞİRK MİDİR?

Alt derecede olan bir insanın kendisinden daha üst makamda olan birinden yardım istemesi son derece doğal bir iştir ve şimdiye kadar hiçbir akıl sahibi istemenin tapmak ve istenilenin de mabud anlamına geldiğini iddia etmemiştir. Aslında şefaatte böyledir yani günahkâr ve çaresiz bir şahsın Allah dergâhında makamı ve değeri olan birinden ricasıdır. Bizler yaratılış âleminde işlerin birtakım sebeplerinin olduğunu kabul etmekteyiz. Sözgelimi güneş ışınlarının ve yağmur yağmasının bitkilerin yetişmesindeki etkisini bilmekteyiz. Bu sebepleri bilmek ve etkilerini kabul etmek tevhidin özüne ters düşmez. İşte şefaatte böyledir; çünkü bu sebeplerin etki etmeleri de Allah’ın iznine bağlıdır. Bizler sebepleri Allah’ın kudretine paralel bir güç görmüyoruz. Aynı şekilde şeriat âleminde de bu tür sebeplerin Allah’ın izniyle insanın bağışlanmasına vesile olmaları tevhid inancına ters düşmediği gibi aksine buna tekitte edilmiştir.[17]

Şefaat, aklani bir inanç olup, mükâfat elde etmek ve daha yüce makamlar kazanmak için ideal bir vesiledir. Konuyla ilgili olarak Allame Tabatabai şöyle diyor: “Toplumsal öçlüler bakımından kemale, maddi ve manevi hayırlara ulaşma noktasında hazırlığı olmayan ve elinde bir vesilesi bulunmayan ya da şerri kendisinden uzaklaştırmak isteyen bir kimse; muhalefetinden ya da bir başka cihetten dolayı kendisine yönelen o şerri uzaklaştırmada vazifesini ifa etmeye gücü yoksa çare olarak tevessüle başvurur.”[18]

Genel olarak şefaatin hakikati ve onun eğitici yönleri beyan edilirse ve herkes şefaatin günahkâr kulların yeniden Allah’a dönmeleri için insanların kalbinde ümit ruhunu canlandırdığı şuuruna varırsa her akıl ve insaf sahibi şefaatin hakkaniyetine şahadet eder ve kalben Muhammed ve Al-i Muhammed’in (s.a.a) şefaatine erişme arzusu içinde olur.

Attari Nişaburi’nin dediği gibi:

Ey şefaat dileyen bir avuç bedbaht!

Lütufta bulunun da şefaat ışığını tutuşturun

Belki bende ışık etrafına dönen kelebek misali

Kanat çırparak ışığınızın yanına gelirim.[19]

ŞEFAAT İNSANLARIN GÜNAH İŞLEMERİNE TEŞVİK ETMEYE SEBEP OLMUYOR MU?

Bu soru, şefaat için doğru bir tarif ve tasavvur etmediğimizden kaynaklanmaktadır. Şefaat, Allah’ın sonsuz rahmetine ulaşmak ve günahkâr kullardan bağışlanmaya liyakati olanların Allah velilerinin vasıtasıyla bağışlanmalarıdır. Bu tarife göre şefaat’in günaha teşvik ettiği düşüncesine kapılmak yanlış bir düşüncedir. Konunun daha da netlik ve açıklık kazanması için birkaç önemli noktaya değineceğiz:

1-Şefaate inanmak eğer günaha teşvik olursa “Tövbe de günahların bağışlanmasına sebeptir ve tövbe insanların daha çok günah işlemelerine neden olur. Hâlbuki tövbe tüm Müslümanların ittifakla kabul ettikleri asıl ve temel inançlardan biridir. Kuran’ı Kerim’de bu hususta şöyle buyrulmuştur: “Ey iman edenler! Halis bir tövbe ile Allah’a dönün. Umulur ki Rabbiniz sizin kötülüklerinizi örter.”[20]

Aynı şekilde dünyadaki bütün milletlerin ve toplumların arasında tövbe ve günahlardan pişmanlık meselesinin var oluşu inkâr edilmez bir gerçektir; yani özel şartlarda insanların pişmanlıkları kabul edilir ve kanunları icra eden makam suçlular için belirtilen birtakım cezaları görmezlikten geliyor.[21]

Allame Tabatabai konuyla ilgili olarak şöyle diyor: “Suçluların bütün sıfatları ve özellikleri tamamen belli olduktan ve ikapların her türlüsü onun tüm zamanlarında cari olması netlik kazandıktan sonra şefaat vadesi isyan ve günaha teşvik olur… Ancak bu durumlar belirsiz ve üstü kapalı kalırsa yani hangi günah, hangi günahkârlar, kıyametin hangi saatinde olacağı belli olmazsa, hiç kimse şefaat edilip edilmeyeceğini bilmezse bu durumda şefaat günahlara teşvik etmek anlamına gelmez.”[22]
3-Kuran’ı Kerim’in ayetleri ve masum önderlerin hadisleri üzerinde biraz düşünülürse Allah’ın şefaat için birtakım özel şartlar zikrettiği açık bir şekilde anlaşılacaktır. Allah şöyle buyurmaktadır: “O gün, Rahman’ın kendisine izin verdiği ve sözünden hoşnut olduğu kimselerden başkasının şefaati fayda vermez.”[23]

Yine bir başka ayette şöyle buyrulmuştur: “Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.”[24]
İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen bir rivayette şöyle gelmiştir: “Biz (Ehlibeyt’in) şefaati namazı hafif sayan kimseye ulaşmayacaktır.”[25]

Görüldüğü üzere bu şartlar günaha teşvik etmeyeceği gibi aksine insanı bağışlanmaya mecbur edecek, peygamberlerin ve Allah velilerinin şefaatini kazanmak için çaba sarf etmeye sevk edecektir.

4-Şefaatte günaha teşvikin aksine birçok eğitici dersler vardır. Şefaate imanın neticelerinden biri de şudur ki; günahkâr bir insanın geleceğe daha da ümitle bakar ve günahkâr insan kendi kaderini değiştirebileceğine inanır. Hatakar insan anlayacaktır ki geçmişte yaptığı birtakım yanlışlıklar ve isyanlar kendisi için değişmez bir kader hazırlamayacaktır. Bilakis Allah velilerinin yardımı ve Allah’a itaat etmede azimli ve sağlam bir kararla kaderini değiştirebileceğine muktedir olacağını ve önünde parlak bir geleceğin olacağını anlayacaktır. Görüldüğü üzere şefaate inanmak insanın Allah’a karşı günah cüretinde ve küstahlıkta bulunmak anlamına gelmez. Aksine şefaate inanan insanlar Allah’a dönmek için yolun hala kendileri için açık olduğu ümidiyle hayata daha ciddi bir şekilde tutunarak, Allah velilerinin yardımıyla ilahi rahmeti ve mağfireti elde edip hak yoluna dönebilirler.[26]

5-Bazı İslami toplumlarda var olan acı gerçeklerden biri de birtakım yüce İslam öğretilerinin ve kavramlarının değişmesidir. Örnek verecek olursak kimileri İslam’ın en güzel öğretilerinden olan “zühd” kavramını ruhbaniyet ile eş manaya tutmuş ve ondan doğru olmayan manalar çıkarmışlardır. Bazen de İslam’ın en yüce eğitici öğretilerinden olan şefaat kavramından farklı manalar ve yanlış yorumlar çıkarılmıştır. Bazıları şefaati Allah velilerinin vasıta olarak günahkârların bütün günahlarının bağışlanması şeklinde yorumlamışlardır. Bu kimselerin şefaat kavramını yanlış değerlendirmeleri ve mana etmeleri sonucu şefaatin insanı günaha teşvik ettiği düşünülmüştür. Belirtmek gerekir ki eğer şefaat kavramı doğru bir şekilde mana edilir ve yorumlanırsa artık insanların zihninde böyle yanlış algılamalar ve düşünceler yer edinmez.

6-Şefaat, ilahi bağışlanmanın ve mağfiretin nişanelerinden biridir ki bu inanca göre günahkârlar Allah’ın özel velilerinin vasıtasıyla ilahi azaptan kurtulurlar.
Şehit Mutahhari şöyle diyor: “Şefaat, aslında ilahi mağfiret ve bağışlanmadır. Eğer bu kavram tüm hayırların ve rahmetlerin kaynağı olan Allah’a nispet verilirse “mağfiret” anlamına gelir ve eğer rahmetin mecralarına ve vasıtalarına nispet verilirse işte o zamanda “şefaat” olarak adlandırılır.[27]

Dolayısıyla şefaatin dönüşü ve neticesi ilahi mağfirettir. Şimdi eğer mağfiret sıfatını ve Allah’ın sonsuz rahmetini Allah’ın diğer sıfatlarını dikkate almadan yalnız başına ele alıp incelersek şu itirazla karşılaşabiliriz; insan şefaate ümit bağlayarak ve Allah’ın mağfiretine bel bağlarsa günah işlemeye teşvik olur. Allah’ın sıfatları incelenirken sadece bir sıfatı yalnız başına kayda alıp incelemekten sakınılmalıdır, bilakis ifrat ve tefritten güvende kalmak için Allah’ın bütün sıfatları bir mecmua halinde ele birbirlerinin kenarında ele alınıp incelenmelidir. Nitekim bu iki sıfat (mağfiret ve şefaat) Kuran ayetlerinde ve birçok rivayetlerde birbirlerinin yanında zikredilmiş ve bir bütün halinde incelenmiştir. Örnek olarak şu ayetleri gösterebiliriz: “İyi bilin ki Allah, hem cezası çok şiddetli olandır, hem de çok bağışlayıcı, çok merhametlidir.”[28]
Yine bir başka ayette şöyle gelmiştir: “Yakinen bildim ki hiç kuşkusuz sen azap edilmesi gereken yerde merhamet edenlerin en merhametlisisin!”[29]

Görüldüğü üzere eğer şefaat bu manada yorumlanırsa işte o zaman günah ve isyana tahrikin aksine insanı korku ile ümit arasında mutedil kılar; yani insan günahlarının bağışlanmasında ne o kadar korku ve ümitsizliğe kapılır ne de cehalet ve gurur perdeleri hakkı görmesine engel olur ve günaha cüret etmesini sağlar. Bu durumda insan şefaate ve Allah’ın mağfiretine ümit bağlayarak geleceğe daha müspet bakar ve geçmişte yaptığı hataları telafi etme yolunda çaba sarf eder.

ŞEFFATİN TOPRİL VE DÜNYEVİ VASITALARLA FARKI NEDİR?

İlk merhalede şunu belirtmeliyiz ki şefaat, Allah velilerinin, insanların günahkâr olmalarına rağmen Allah ve onun velileriyle manevi bağlarını koparmadığı insanlara yardım etmeleridir. Gerçek şefaatçilerin şefaatleri, kemal, erdem ve ruh temizliğine yükselmeye kudreti ve liyakati olan kimselere mahsustur. Dolayısıyla şefaatçilerin nuraniyet ve aydınlığı, aydınlanmaya yönelik hiçbir olumlu özelliği olmayan karanlık kalpleri aydınlatmaz. Şefaatçilerin şefaati âlemlerin rabbi olan Allah’ın izniyledir. Allah’ın izni de hikmetsiz ve faydasız değildir. Şefaat, bağışlanmaya ve ilahi mağfirete liyakati olan kimseleri kapsamına alır ve eğer yaşantılarında sürçmeleri ve günahları olmuş olsa bile bu isyanları ve hataları hayâ perdelerini yırtma ve zulüm türünden günahlar olmamalıdır.[30]

Dolayısıyla İslam mantığındaki şefaat anlayışı, halk arasında yaygın olarak bilinen torpil, adam kayırma ve ayrıcalık tanıma gibi çıkarlara dayanan kavramlardan farklıdır.

Şimdi bu farkları sıralıyoruz:
1-Maddi çıkarlara dayalı vasıtalarda suçlu kimse şefaatçiden gereken yardımı almak için onu sözgelimi falanca bölümün sorumlusuyla irtibat kurmaya iter ve şefaatçinin yanında nüfuz sahibi olduğu için de onu günahkârın hatasından geçmeye mecbur bırakır ve böylece yasanın suçlu hakkında icra edilmesine engel olur. Ancak İslami şefaatte hüküm ve otorite Allah’ın elindedir. O’dur (Allah) şefaatçileri harekete geçiren kudret. Allah, şefaatçinin sahip olduğu konum ve erdemini dikkate alarak ona şefaat etme hakkı verir, rahmet ve mağfiretini onun kanalıyla kulları hakkında cari eder.
2-Günahkâr kul bu dünyada olduğu gibi kıyamet günü de vasıtaları harekete geçirirse ve şefaatçi de Allah katında sahip olduğu itibar ve makamına dayanarak hiçbir şarta uymadan günahkâr hakkında şefaat etmek ve onun bağışlanmasını isterse bu tür şefaat torpile dayalı adalet dışı şefaat olur. Hepimiz iyi bilmekteyiz ki ilahi rububiyet makamı bu tür şaibe ve çirkeflerden münezzehtir.[31]

3-Şefaatte, şefaatçi kendisinden üste olan rububi makamdan emir alır ve onun etkisi altındadır ancak batıl vasıtalarda asıl güç ve hükümdarlık şefaatçinindir ve şefaatçi haddi aşan günahkâr kişinin sözünü yerine getirir. Bir başka deyimle etnik örfi ve dünyevi şefaatlerde şefaatçi emir sahibi ve hâkimi iradelerinin aksine bir iş yapmaya mecbur eder ancak ilahi şefaatte Allah’ın irade ve ilminde asla bir değişiklik söz konusu değildir, değişen sadece irade edilen ve bilinen şeydir. Örnek olarak, Allah, falanca şahısın hangi zamanda birtakım özel şartlar ve sebeplerden dolayı hangi ruh durumu içinde olacağını bildiği için iradesi o şartlar doğrultusunda olur. Yine ertesi gün birtakım özel sebep ve şartlardan dolayı onun hangi durumda olacağını bildiği için iradesi de kulun içinde bulunduğu şartlara göre olur.[32]

4-Dünyevi şefaatlerin cevheri yasalarda toleransa dayalıdır. Şöyle ki şefaatçinin nüfuzu yasa makamını ve yasaları icra edenleri etkisi altına alır ve yasa sadece toplumun ezilmiş kişileri hakkında uygulanır. Ama uhrevi şefaatte hiç kimse kendi kudretini Allah’a dikte edemez ve kanunun icra edilmesine engel olamaz. Hakikatte şefaat, şefkatli Allah’ın sonsuz rahmet ve mağfiretidir ki bununla temizlenmeye liyakati olan insanları temize çıkarır. İşte bu yüzden şefaatten mahrum olan gruplar aslında Allah’ın sonsuz rahmetinden yararlanmaya liyakat kazanamayan kimselerdir. Yoksa Allah’ın yasalarında belirli grup ya da kişilere ayrıcalık tanıma ve adam kayırma kavramları manasız ve imkânsızdır.[33]

ŞEFAAT EDİLEN KİMSEDE OLMASI GEREKEN ŞARTLAR

1-Allah ondan razı olmalıdır, o da Allah’tan korkmalıdır: “Onlar, Allah’ın hoşnut olduğu kimseden başkasına şefaat etmezler. Hepsi de O’nun korkusundan titrerler.”[34]

2-Allah katında bir ahdi olmalıdır. Söz gelimi Allah’a iman ve birliğine ikrar etmelidir, nübüvvet ve velayeti tasdik etmeli ve güzel ameller yapmış olmalıdır: “(O gün) Rahman (olan Allah’ın) katında bir ahd almış olan kimseden başkaları şefaat etme hakkına sahip olamayacaklardır.”[35]

3-Şefaat edilen günahkâr olsa dahi zalim olmamalıdır: “Zalimler için ne ısınacak bir dost vardır, ne de sözü dinlenecek bir şefaatçi.”[36]

4-Namazı hafife almamalıdır; çünkü İmam Cafer Sadık (a.s) buyuruyor: “Bizim (Ehlibeyt’in) şefaati asla namazı hafif sayanlara ulaşmayacaktır.”[37]

Şefaat ne günah ve isyana teşviktir ne de günahkâra yeşil ışıktır. Aynı şekilde şefaat geri kalmışlığın belirtisi de değildir ve torpil türünden kişisel ayrımlar yapmak da değildir. Tüm bunların aksine çok önemli bir eğitim meselesidir ki neticesinde çok yapıcı yanları olan değerli bir İslami öğretidir.

ŞEFAATİN EĞİTİME YÖNELİK FAYDALARI

1-Şefaat, insanda ümit ruhunu canlandırır: çoğu zaman görülmektedir ki nefsanî isteklerin insana galebe etmesi insanın büyük günahlara müptela olmasına neden olur. İşlenen büyük günahlar sonucunda insana ümitsizlik ruhu hâkim olur. Bu ümitsizlik daha çok günah batağına saplanmaya iter ve insanı temizlenmeyecek büyük günahlara sürükler. Bunun karşısında Allah velilerinin şefaatine ümit beslemek caydırıcı ve engelleyici bir etken olarak insanlara şu müjdeyi verir: eğer insanlar kendilerini ıslah ederlerse geçmişte işledikleri günahlar iyi ve temiz insanların şefaatleriyle telafi edilebilir.

2-Şefaat, Allah velileriyle insanlar arasında manevi bir bağ oluşturur!

Şüphesiz ki şefaate ümit besleyen kimse bir şekilde Allah velileriyle arasında manevi bir bağ oluşturma gayreti içinde olur ve onların hoşnutluğunu kazanmak ve onlarla kurduğu sevgi bağlarını koparmamaya özen göstermek için güzel davranışlarda bulunur.

3-Şefaat umanlar şefaatin şartlarını elde etmek için çaba sarf ederler: Şefaate ümit gözüyle bakan kimseler geçmişte yaptıkları amelleri yeninden gözden geçirmeli ve geleceğe yönelik daha iyi kararlar almalıdırlar. Çünkü şefaat, uygun bir zemin hazırlanmadan gerçekleşmez. Netice olarak şefaat, uygun bir zeminin oluşması bakımından “şefaat edilen” kimseye inayettir, diğer taraftan da “şefaat eden” kimsenin hürmetinin belli olması ve salih amellerine saygı duyulması için ona bir çeşit lütuftur.[38]

NEDEN ALLAH VASITASIZ KULLARIN GÜNAHLARINI BAĞIŞLAMIYOR VE NİÇİN VASITA VE ŞEFAATÇİYE İHTİYAÇ DUYUYORUZ?

“Şefaat” bütün İslami fırkaların ittifakla kabul ettiği dini inançlardan biridir.  Hace Nasiruddin Tusi “Tecridu’l-İtikad”[39] adlı eserinde, Fahri Razi “Tefsiri Kebir”[40] isimli kitabında ve diğer Müslüman âlimler şefaat konusunun ittifakla kabul edildiği konusunda birleşmişlerdir. Bu inancın kökü Kuran ayetlerine dayanmaktadır. Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Onların Allah’ı bırakıp da taptıkları putlar şefaat hakkına sahip değillerdir. Ancak bilerek hakka şahitlik edenler şefaat edebilir.”[41]

Biz insanlar Allah’ın yaptığı birçok fiilin hikmetini idrak edemeyiz ve alnımıza “Size ilimden ancak az bir şey verilmiştir“[42] mührü vurulmuştur. Ancak yakinen şuna inanmaktayız ki Allah’ın tüm fiilleri hikmet üzeredir. Şimdi ilahi ayetlerden ve masum önderlerin hadislerinden yararlanarak soruyu cevaplamaya geçiyoruz.

1-Allah, kâinatı en güzel ve ideal şekilde yarattı: “Her şeyi en güzel şekilde yaratan O’dur.”[43]
Varlık âlemi, illet malul ve sebep müsebbeb düzenine göre insanların tekâmülü ve hidayeti için yaratılmıştır. İnsanoğlunun doğal ihtiyaçları normal etkenler ve vesilelerle giderilmektedir. Allah’ın hidayet, mağfiret vb. manevi feyizleri de özel bir düzen içinde insanlara nazil olmaktadır. Allah’ın hikmete dayalı iradesi bu işlerin birtakım özel ve belli vesilelerle insanlara ulaşmasını gerektirmiştir.[44] Dolayısıyla madde âleminde “Niçin yüce Allah yeryüzünü güneş vasıtasıyla aydınlatmış ve kendisi bizzat bu işi üstlenmemiştir?” sorusunu soramadığımız gibi mana âleminde de “Niçin yüce Allah, kendi velilerinin vasıtasıyla mağfiretini kullarına ulaştırmaktadır?” sorusunu soramayız.

Şehit Mutahhari şöyle diyor: “Allah’ın eylem ve fiili bir düzen içindedir. Yaratılış düzenine itina etmek istemeyen bir kimse sapkınlık ve dalalet içindedir. Bu yüzdendir ki yüce Allah günahkâr kullarını irşat etmiştir ve onlardan Allah Resulü’nün (s.a.a) evine gitmelerini istemiştir. İnsanlardan bağışlanmaları için dua etmelerini istemiş ve buna ilave olarak da günahkâr kullarına demiştir ki o yüce Peygamberden (s.a.a) isteyin de sizin bağışlanmanız için dua etsin!”[45] Kuran’ı Kerim’de bu hususta şöyle buyrulmuştur: “Eğer onlar kendilerine zulmettikleri zaman sana gelseler de Allah’tan günahlarının bağışlanmasını dileselerdi ve Resul de onların bağışlanmasını dileseydi, elbette Allah’ı affedici, merhametli bulurlardı.”[46]

2-Şefaatin bir diğer hikmeti de şudur; Yüce Allah iradesi ve meşiyyeti gereği Peygamberlere ve Allah velilerine şefaat makamını vererek onlara ikramda bulunmuş ve onları yüceltmiştir. Onların dualarının kabul edilmesi ve isteklerinin geri çevrilmemesi onlara yapılan bir çeşit ikram ev saygıdır. Ömürlerinin tamamını Allah’a itaat ederek geçiren ve itaat çizgisinden bir an olsun dışarı çıkmayan bütün iyiliksever kullar, gökyüzü melekleri ve ilahi arşın taşıyıcısı olan melekler ikrama ve övgüye şayan varlıklardır. Onlara rahmet ve mağfirete liyakati olan kullar hakkında ettikleri duaların ilahi dergâhtan geri çevrilmemesinden daha büyük bir ikram ve hürmet ne olabilir?[47] Yüce Allah, Resul-i Ekrem’e (s.a.a) hitaben şöyle buyurmuştur: “Rabbinin seni bir makam-ı mahmuda (şefaat makamına) ulaştırması ümit edilir.”[48].
Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurmuştur: “ Rabbinin seni bir makam-ı mahmuda (şefaat makamına) ulaştırması ümit edilir” sözünden maksat benim kıyamet gününde ümmetime edeceğim şefaat makamımdır.”[49]

Aynı şekilde İmam Cafer Sadık’tan (a.s) nakledilen bir hadiste şöyle rivayet edilmiştir: “Allah, şefaat makamını bazı müminlere ihsan etmiştir ve bu onların Allah katında sahip oldukları keramet ve makamlardan dolayıdır.”[50]

Bundan yola çıkarak anlayabiliriz ki ikramın bir diğer semeresi de şudur; Allah velilerinin makamları insanlar için tecelli etmektedir ve sıradan insanlar da onları kendilerine örnek alarak hidayet yolunu bulurlar ve şefaatten yararlanmak için de kendilerini onlara yaklaştırırlar.

3-Birçok ayet ve hadiste Allah’ın sonsuz rahmetine şahadet edilmiştir. Bu rahmet o kadar geniştir ki kâinatın tüm varlıkları kendi kapasite ve liyakatleri ölçüsünde ondan yararlanmaktadır. Bu geniş rahmetten ancak liyakati olmayan kimseler mahrum kalırlar.[51] Yüce Allah şöyle buyurmaktadır: “Şüphesiz Rabbinin affı geniştir.”[52]
Yüce Allah bu sonsuz rahmetini ve geniş feyzini çeşitli yollardan ve yaygın vesilelerle insanlara sunmuştur. Kuran’ı Kerim sürekli bu yollara ve sebeplere işaret etmiştir. Örnek olarak Kuran’ı Kerim’de şöyle buyrulmuştur: “De ki: “Ey haddi aşarak nefislerine karşı israf etmiş olan kullarım! Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin. Çünkü Allah, bütün günahları bağışlar. Şüphesiz ki O, çok bağışlayıcıdır, çok merhamet edicidir.”[53]

Yüce Allah bu ayeti kerimede şefaati mağfiretin bir sebebi olarak nitelemiş ve buyurmuştur ki ben, sizlerden olan bazı insanları vasıta kılarak günahlarınızın üzerini örtüyorum ki ilahi rahmet ve bağışlanma ümidi günahkâr insanların kalbinde de canlansın. Sıradan insanlar kendi türlerinden olan bazı insanların bu önemli işte etkin ve söz sahibi olduklarını gördüklerinde Allah’ın rahmetini her zamankinden daha iyi anlayacak ve kalplerini de onunla münevver kılacaklardır.

ŞEFAATE İNANMAK ALLAH’IN İLMİNİN VE İRADESİNİN DEĞİŞMESİNE NEDEN OLUR MU?

Bahsin çeşitli perspektiflerinin aydınlığa kavuşması için birtakım hususları dikkate almak gerekir.
el-Menar tefsirinin yazarı Raşid Rıza akli bir delil sunarak Müslümanların ittifakla kabul ettikleri şefaat konusunda şüpheler icat etmeye çalışmıştır. Yazar konuyla ilgili olarak şöyle diyor: açıktır ki Allah’ın hükmü adaletinin ta kendisidir ve ilahi maslahat esasına göre şekillenmiştir. Diğer taraftan şefaat toplum ananelerinde şu manayadır ki vasıta ve şefaatçi, suçlu şâhısı hakkında açıklanan ve öngörülen hükümden kurtarır.
Eğer şefaat vasıtasıyla elde edilen ikinci hüküm adalete mutabık ise ve birinci hüküm de muhalifse o halde burada iki durumla karşılaşırız:

1-Bu durumda Allah’ı adil olmayan bir ilah olarak kabul etmeliyiz; birinci hükmün hilaf olması malum olduğu halde hükmü sadır etmiş olur. Elbette biliyoruz ki Allah’ın mukaddes zatı böyle bir hüküm vermekten münezzehtir.

2-Bu durumda Allah’ın adil olduğunu söylemek gerekir ancak ilminin eksik ve yetersiz olduğunu kabul etmek zorunda kalmış oluruz; şefaatçi ve vasıta devreye girdiğinde Allah’ın ilmi değişmiş olur. Netice olarak yeni bir hüküm adilane olur. Bu farz da geçersiz bir iddiadır. Çünkü Allah’ın ilmi zatının özüdür ve Allah’ın zatında değişiklik olması imkânsızdır.

Farz edelim ki birinci hüküm adaletin ta kendisi ve ikinci hükmün de adaletin aksinedir ve yüce Allah sadece şefaatçiye duyduğu alakadan dolayı adaleti ayakaltına alıp yeni bir hüküm verdiğini varsayalım. Bu farz da ilahi adaletle bağdaşmaz. Dolayısıyla şefaat meselesinin kabulünün önünde birçok engeller vardır ve akli istidlal bunun geçersiz olduğuna tanıklık eder.[54]

Bu itirazlara şöyle cevap vermek mümkündür:
Yazarın itirazları, ilahi ilmin ve iradesinin değişimi ile malum (bilinen) ve muradın (irade edilen) konusunun değişimi arasındaki farkı birbirine karıştırmasından kaynaklanmaktadır. Bilmek gerekir ki değişen şey suçlu ve günahkâr insanın durumunun değişmesidir; yani günahkâr insanın iç dünyasında ve nefsinde öylesine bir değişim ve inkılâp gerçekleşmiştir ki Allah’ın rahmetini kazanma liyakatine erişmiştir. Hâlbuki kulun ilk durumu böyle değildi. O halde Allah’ın ilim ve iradesinde hiçbir şekilde değişim olmamıştır. Bu durum tıpkı günahkâr bir kulun tövbesi gibidir; tövbede de Allah iki farklı olaya birbirinden farklı iki iradeyle yaklaşmış, ancak uygun olanını seçmiştir; birincisi günahkârın cezalandırılması ikincisi ise tövbekâr günahkârın bağışlanmasıdır. Dolayısıyla burada iki irade mevcuttur ve Allah bu şahsın iç dünyasında değişeceğini ve liyakat kazanarak ikinci iradenin dairesine gireceğini bilmektedir. O halde ilahi ilim ve irade değişmemiştir bilakis birbirinden iki farklı konu hakkında iki türlü irade söz konusudur ki bu iradelerden hiçbiri ötekine zıt değildir. Tam aksine her iki irade de adaletin ta kendisidir.

Böylece Allah’ın ilim ve iradesinin değişmediğini anlıyoruz, bilakis yeni bir ilim ve irade bir diğer yeni mevzua taalluk bulmaktadır. Örnek olarak şöyle diyoruz: hepimiz bilmekteyiz ki akşam vakti karanlık her yeri kaplıyor. Bunu bildiğimiz için de elektrik veya karanlığı aydınlatacak her hangi bir araçtan yararlanıyoruz. Sonra güneşin çıkıp havanın aydınlanmasıyla ışıkları söndürüyoruz. Şimdi bu örnekte bizim iki ilmimiz var; akşamın aydınlığının olmadığı ve gündüzün aydın olduğu. Bizim de bu iki ilme bağlı olarak iki irademiz vardır ve burada iki iş yaptık; akşam vakti ışığı yaktık, gündüz ise söndürdük. Bu örnekte açıktır ki ikinci ilim ve irade birinci ilim ve iradeye zıt değildir. Aksine mevzuun farklı olduğu dikkate alınırsa mevzua uygun bir şekil ortaya çıkmış olur. Uzaktan bir karartı görüp onu ağaç olara tasavvur etmek düşünülemez. Sonra yanına yaklaştığımızda hata yaptığımız anlıyoruz ve o karartının ağaç değil de hayvan olduğunu anlıyoruz; çünkü burada birinci ilim ikinci ilimle tezat içindedir.[55]

Bunların tamamı şefaat meselesi hakkında da geçerli ve caridir. Allah ezelden bir kulunun hangi hallerde olacağını biliyor ve o şartlara göre de kul hakkında özel bir irade cari olur. Bu yüzden durumların sayısına ve konunun değişmesine göre farklı ve değişik iradeler geçerli olur. O halde Allah’ın ilk ilmindeki iradesinde bir hata be değişiklik gerçekleşmemiştir. Bilakis her ilim kendi konusuna göre doğrudur ve her irade kendi konusuna göre de hikmete dayalı ve maslahat üzeredir.[56]

—————————–


[1]-Bu acı tarihi olaya örnek olarak şunları gösterebiliriz: Medine, Kerbela ve Necef halkının katliam edilmesi, Baki Mezarlığı’nda defnedilen İmamların türbelerinin tahrip edilmesi; Vahhabiyan, Ali Asgar Fakihi, İsmailiyan Yayınevi
[2] -Keşful İrtiyab, Seyydi Muhsin Emin Amuli, Neşri Kitaphane-i Bozorge İslami, c.3, c.2, s.246
[3] -Yunus, 65
[4] -Yunus, 18
[5] -Ankebut, 65
[6] -Risale-i Erbea Kavaid, Muhammed b. Abdulvahhab, s.24, Keşful irtiyab adlı eserin 163. Sayfasından alıntıdır.
[7] -Peyami Kuran; Ayetullah Mekarim Şirazi ve Heyet arkadaşları, c.6, s.508-519
[8] -Rad, 49, Ankebut, 18
[9] -Zümer, 3, Yunus, 18
[10] -Peyami Kuran, c.6, s.543
[11]-Araf,194
[12]-Menşuri Cavid, Ayetullah Cafer Subhani c.8, s.132
[13]_zümer, 43-44
[14]-Mevsuatu Nazrati’n-Naim, Yaklaşık 30 Suudi Arabistanlı âlimlerin ortaklaşa kaleme aldığı eser, Cidde, Darul Vesile, 1418, c.6, s.2366
[15]-Aynı kaynak
[16]- Bu hadsiler, şefaat inancının başka dinlerden alıntı olarak İslam’a geçtiğini iddia edenleri görüşlerini özellikle de şefaatin İncil’den İslam dinine geçtiğini savunanların sözlerini reddetmektedir. Danişname-i Kuran, Behauddin Hurremşahi, c.2, s.1322
[17]-Peyami Kuran, Ayetullah Mekarim Şirazi ve heyet arkadaşları, c.6, s.539
[18] -Tefsirul Mizan, c.1, s.158
[19] -Mantiku’t-Tayr, Attar Nişaburi, s.98
[20]-Tahrim, 8
[21]-Menşuri Cavid, Ayetullah Cafer Subhani, s.89, Tefsiru’l-Mizan, c.1, s.165
[22] -Aynı Kaynak
[23]-Taha, 109
[24] -Gafir, 18
[25] -Biharul Envar, c.82, s.235
[26] -Menşuri Cavid, s.8
[27] -Şehit Murtaza Mutahhari Mecmuası, Sadra, c.1, s.259
[28] -Maide, 98
[29] -İftitah duasından bir kesit.
[30] -Menşuri Cavid, c.8, s.75
[31] -Menşuri Cavid, c.8, s.75
[32] -Menşuri Cavid, c.8, s.115-116
[33] -Tefsiru’l Mizan, c.1, Bakara suresinin 48. Ayetiyle ilgili bölümün yorumuna ilişkin
[34]-Enbiya, 28
[35] -Meryem, 87
[36]-Mumin, 18
[37]-Biharul Envar c, 11, s.105, c.47, s.8, b.1
[38]-Biharul Envar, c.11, s.105 ve c.47, s.8, bab.1
[39]-Konuyla ilgili daha fazla bilgi edinmek için şu kaynaklara müracaat edebilirsiniz; Peyami Kuran; Ayetullah Nasır Mekarim Şirazi ve heyet kurulu, Kum Emirü’l-Müminin Medresesi, 1370, c.1, c.6, s.505-544, Menşuri Cavid, Cafer Subhani, Kum, Darul Kuranil Kerim, 1369, c.1, c.8; Ayini Vehhabiyet, Cafer Subhani, Kum, İslami Yayınlar Bürosu, 1373, c.6, s.258-261
[40] -Keşful Murad, Mektebetul Mustafev,, s.330
[41]-Zuhruf, 86
[42] -İsra, 85
[43] -Secde, 7
[44] -İsra, 85
[45]-Adli İlahi; Şehit Mutahhari, c.1, s.264
[46] -Nisa, 64
[47]-Menşuri Cavid, s.75
[48]-İsra, 79
[49]-Müsned-i Ahmed, Daru İhyai’t-Turasil Arabî, c.2, s.582, Nuru’s-Sekaleyn, c.3, s.20
[50]-Biharul Envar, c.8, s.59
[51]-Adli İlahi, c.1, s.260
[52]-Necm, 32
[53] -Zümer, 53
[54]- el-Menar; Raşid Rıza, Mısır; Darul Menar, 1373 h.k. c.4, c.1, s.307
[55]-el-Mizan Tefsiri, c.1, s.65
[56]-Menşuri Cavid, c.8, s.97-98

Yorum Bırak