Seher Yıldızı

Yazar: beytül ahzan Tarih: 7 Nisan 2010 1.975 kez okundu Yazı ve Makale Yorum Yok


“Gül yüzlü vakitlerin pirine”

Bir seher vaktiydi…

Kan rengi şafaklar aydınlığı müjdeliyordu…

Şubatın dondurucu soğuğuna rağmen, sıcacık bir gülümseme yayılmıştı yüzlere.

Seher Yıldızı bütün ihtişamıyla parlıyordu…

Parlaklığı, karanlığa yakılan bir meşale gibiydi…

Işıktan rahatsız olan yarasalar feryat ettiler. Dehşete kapılmışlar, can havliyle ışıktan rahatsız olan gözlerini korumaya çalışıyor, oraya buraya saldırıyorlardı…

Yıllardır uyutulan bedenlerse, saadet rüzgarından esintiler taşıyan ılık seher rüzgarının tatlı okşayışı ile uyanıyorlardı yavaş, yavaş…

Seher yıldızı; asırlar öncesinde kalmış bir tatlı tebessümü, munis bir bakışı, kalpleri dirilten o muhabbeti yeniden getirmişti…

Ve asıl müjdeciydi o…

Bulutların ardında, yarasaları ebediyen yok edecek ihtişamlı güneşin gelişinin müjdesiydi…

Umutlar yeniden dirilmiş, bekleyiş daha bir şevkle yaşanır olmuştu…

O seher yıldızıydı…

Onun nuru, pislik üreticilerini deşifre etmeye adaydı.

O nur, yıllardır kör ettikleri gözlerin feri olmuştu…

Aşağılıkların şerefli, şereflilerin aşağılık olarak tanıtıldığı ve değerlerin ters yüz edildiği bir dünyaya, aynanın parlak yüzüne konan tozları silerek gerçeğin nurlu yüzünü gösteriyordu…

“İkinci sınıf” oldukları kabul ettirilen, taşıdıkları yüce değerlerden “utanır” hale getirilen yüreklere, “Gevşemeyin, üzülmeyin. İnanıyorsanız, en üstün sizsiniz” ilahi şiarını hatırlatarak yüceliğin koordinatlarını veriyordu…

Kağıttan kaplanların aldatıcı kükremelerine karşı ve onların sahte heybetinden ürkenlerin önünde, sihirbazların sahte yılanlarına karşı elinde asası olan  Hz. Musa gibi, elinde Kuran ile  cesaret timsali idi…

O kadar kararlıydı ki, “Bu yolda tek başıma kalsam bile asla yolumdan dönmem” diyerek inanan yüreklere “inanmanın ne olduğunu” açıkça sergiliyordu…

O Ali’nin evladı, Hüseyin’in varisi idi… Çağdaş Yezidlerin vahşi ordularının önünde başı dik durmanın, izzet ve heybetin çağdaş örneği olmuştu…

Ceddi Resulullah(s.a.a.)’tan öğrenmişti yalınayaklılara umut olmayı…

Çağın “süpergüçleri”, onun ceddi Resulullah’ın önünde aciz kalan selefleri gibi acziyetlerinden ne yapacaklarını şaşırıyor, duvarları yumrukluyorlardı…

Bedir’deki birleşik şirke karşı bir avuç müslümanın direnişi yeniden tekrarlanıyor, tarihe yeni zaferler nakşediliyordu…

Artık uyanış yeniden başlamış, Muhammedi kıyam yeniden dirilmişti…

O Muhammed’in, Ali’nin, Hüseyin’in oğluydu…

O, Firavun’u yerle bir eden Musa’nın varisiydi…

O, ölüleri dirilten İsa gibiydi…

O, Nemrut’un uçsuz bucaksız yakıcı ateşine karşı tıpkı ceddi İbrahim gibi tevekkül ediyor, sadece Allah’a dayanıyordu…

O, ceddi İsmail gibi Allah için kurban olmaya hiç tereddüt etmeden boynunu uzatıyordu…

O, boğulanlara Hz.Nuh’un kurtuluş gemisini gösteren ve onlara kılavuzluk edendi…

Çağımızın putkıranıydı…

İmam Humeyni idi o…

Ve o, bir sıcak Haziran gecesinde ellerimizden kayıverdi…

Geride, gizlendiği bulutun arkasından çıkması beklenen güneşe hazır yürekler bırakarak…

O’na selam olsun…

MUHSİN KÜÇÜKER

Yorum Bırak