Selman-i Farisî – 2

Yazar: beytül ahzan Tarih: 27 Haziran 2010 7.3K kez okundu İslam Tarihi 5 Yorum

4- KABİR VE BERZAH ÂLEMİNDEN BİR RAPOR

Emir’ul-Muminin Ali (a.s)’ın seçkin yarenlerinden olan Esbeğ b. Nebate şöyle diyor:

Selman, Hz. Ali (a.s)’ın Medain valisi idi, ben de sürekli onunla birlikte idim. Selman hastalanınca ben onun ziyaretine gittim. Ömrünün son günlerini yaşıyordu. Bana şöyle dedi: “Ey Esbeğ! Resulullah (s.a.a) bana bildirmiştir ki, ölümüm yaklaştığında ölüler benimle konuşacaktır. Birkaç kişiyle birlikte, ölümümün yetişip yetişmediğini öğrenmem için beni bir tabuta bırakarak mezarlığa götürünüz.” Selman’ın emrine itaat ettik, onu mezarlığa götürdük, kıbleye doğru yere bıraktık. Selman yüksek bir sesle ölülere hitaben şöyle dedi:

“Selam olsun size ey topraktan evde oturanlar, ey dünyaya gözlerini kapayanlar!”

Bir cevap gelmedi, tekrar şöyle seslendi: “Selam size ey örtüleri toprak olanlar; selam size ey dünyadaki amelleriyle karşılaşanlar; selam size ey kıyamet gününü bekleyenler! Allah ve Peygamber aşkına, sizlerden biri benim cevabımı versin, ben Resulullah (s.a.a)’in kölesi Selman’ım! Peygamber (s.a.a) bana haber vermiştir ki, ölümüm yaklaştığında bir ölü benim cevabımı verecektir, ölümümün yaklaşıp yaklaşmadığını öğrenmek istiyorum.

Sonra Selman biraz sustu, aniden kabrin içerisinden şöyle bir ses geldi:

“es-Selam-u aleyke ve rahmetullahi ve berekatuh. Ey bina ve fena ehli ve dünya işleriyle meşgul olanlar! Sesini duyuyoruz ve cevap vermeye hazırız, Allah sana rahmet etsin, istediğin şeyi sorabilirsin.”

Selman: “Ey ses sahibi! Sen cennet ehlinden misin yoksa cehennem ehlinden mi?”

Ölü: “Ben, Allah’ın, kendisine bağış ve lütufta bulunduğu ve rahmetiyle (Berzah) cennetine bıraktığı kimselerdenim.”

Selman: “Ey Allah’ın kulu! Ölümü bana tarif et; ölüm aşamasını nasıl geçtin, ne gördün ve sana ne yaptılar?”

Ölü: “Ey Selman! Allah’a and olsun ki, eğer makasla doğransaydım veya penseyle bedenimin etleri koparılmış olsaydı, benim için ölüm zorluğundan daha kolay olurdu. Bil ki ben dünyada, Allah’ın lütfüyle hayır işler yapardım, farzları yerine getirirdim, Kur’an okurdum, anne ve babamın hizmetinde bulunmaya gayret gösterirdim, haramlardan sakınırdım, kimseye zulüm etmezdim, gece gündüz, sorgulanmak ve durdurulmaktan korktuğum için helal rızk peşinde koşardım, en güzel şekilde mutluluk ve refah içerisinde yaşıyordum. Aniden hastalandım, birkaç gün geçtikten sonra ölüm yatağına düştüm, bu sırada büyük cüsseli ve korkunç simalı bir şahıs karşımda belirdi. Ne göğe yükselebiliyordum, ne de yere girebiliyordum. O, gözüme işaret etti kör oldum, kulağına işaret etti sağır oldum, dilime işaret etti lal (dilsiz) oldum. Artık bedenim ne görüyor, ne de duyuyordu. Bu esnada ailem ve dostlarım ağlamaya başladılar, ölüm haberi her tarafa yayıldı.

Bu sırada iki güzel simalı şahıs yanıma geldiler; biri sağımda, diğeri ise solumda oturdular, bana selam verdikten sonra şöyle dediler: “Amel defterini getirmişiz, al oku! Biz, sürekli senin yanında bulunan ve amellerini yazan iki meleğiz.”

İyi işlerimle ilgili defteri okuduğumda güldüm ve çok sevindim. Bu defter Rakib’in elinde idi. Ama Atid’in elindeki günahlarımla ilgili defteri okuduğumda, gördüğüm şeyler beni çok üzdü ve ağlattı. Bu esnada o iki melek şöyle dediler: “Seni müjdeliyoruz, hayırla karşılaşacaksın.”

Daha sonra ilk şahıs (Azrail) bana yaklaşarak ruhumu çekip çıkardı. Bu esnada yapılan ve söylenen her şeyi görüp duyuyordum. Akrabaların ağlaması ve çığlıkları şiddetlenince, ölüm meleği öfkeyle onlara bakarak şöyle dedi: “Ey cemaat! Neden ağlıyorsunuz? Allah’a andolsun ki ben ona zulüm ve haksızlık yapmadım. O halde neden bağırıp çığlık atıyorsunuz? Hepimiz Allah katında eşitiz. Eğer siz bizim hakkımızda, bizim sizin hakkınızda emir olunduğunuz gibi emir olunmuş olsaydınız, bizim yaptığımız işi siz de yapacaktınız. Allah’a andolsun ki onun rızkı bitmedikçe ve süresi dolmadıkça biz onun canını almadık. O, Kerim olan Rabbine döndü; O da onun hakkında istediği hükmü verecektir. O her şeye kadirdir. Sabrederseniz mükafatlanırsınız, sabırsızlık yaparsanız günah işlemiş olursunuz. Ben çocuklarınızın, anne ve babalarınızın ruhlarını almak için size çok uğrayacağım.”

Sonra benden vazgeçti, ama ruh onunla birlikte idi. Bu esnada onun yanına diğer bir melek geldi, sonra ruhumu ondan alarak beni kendisiyle götürüp Rabbimin karşısına bıraktı. Rabbimin karşısında yer alınca, büyük-küçük her şey hakkında soru sordular; namaz, oruç, hac, Kur’an, zekat, sadakalar, geçirmiş olduğum vakit ve günler, anne ve babaya itaat, haksız yere adam öldürmek, yetim malını yemek, geceleri ibadetle meşgul olmak ve diğer birçok şeylerden soru sordular.

Daha sonra Allah’ın izniyle bir melek ruhumu yeryüzüne geri çevirdi. Bu sırada bir şahıs bedenimin yanına gelerek gusül vermek için elbiselerimi çıkardı ve beni yıkamaya başladı. Bu esnada ruhum şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Bu güçsüz bedene merhamet et, Allah’a and olsun ki kendisinden çıktığım bütün damarlar kopmuş, bütün organlar kırılmıştır.”

Allah’a and olsun ki, eğer gusül veren şahıs bu sözü duysaydı, kesinlikle ölüye gusül vermezdi. Gusül ve kefenleme işlerinden sonra ailemi ve komşuları benimle vedalaşmaya çağırdılar, vedalaştıktan sonra beni bir tahtanın üzerine bıraktılar, ruhum bu esnada yüzümle kefenim arasında idi. Sonra bana cenaze namazı kıldılar. Namazdan sonra beni götürüp kabre bıraktılar. Derken büyük bir dehşete kapıldım.

Ey Selman! Bil ki kabre koyulunca adeta gökten yere düştüm. Üzerime toprak döktüler, Bu esnada ruh, dilime, kalbime ve kulağıma döndü. Mezarlıktan eve dönmek için seslendiklerinde, çok pişman oldum, keşke ben de dönenlerden olsaydım dedim. Bu esnada kabir tarafından birisi şöyle cevap verdi: “Bu, boş bir arzudur, kıyamet gününe kadar bir berzah vardır (artık dönüş mümkün değildir).” O cevap verene: “Sen kimsin?” diye sordum.

Cevaben şöyle dedi: “Ben, münebbih (uyandırıcı) isminde bir meleğim, Allah tarafından insanların yapmış oldukları bütün amelleri, ölümlerinden sonra onlara haber vermekle görevliyim.”

Sonra beni çekerek oturttu ve şöyle dedi: “Amellerini yaz.”

Dedim ki: “Ben onları sayamam.”

Melek: “Rabbinin şu sözünü duymamış mısın?: “Allah, onları saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır.”(Mücadele/6)

Sonra şöyle dedi: “Yaz, ben sana söyleyeceğim.”

Dedim ki: “Kâğıt yoktur.”

Melek kefenimin bir köşesinden tutarak: “İşte kâğıt, yaz!” dedi.

Dedim ki: “Kalem yoktur.”

Melek: “İşaret parmağın senin kalemindir” dedi.

Dedim ki: “Mürekkebim yoktur.”

Melek: “Ağzının suyu mürekkeptir” dedi.

Sonra o, dünyada yapmış olduğum küçük ve büyük bütün amelleri bana yazdırdı;

Daha sonra amel defterimi mühürleyerek dürdü ve boynuma astı. O kadar ağırdı ki sanki dünya dağlarını boynuma bırakmışlardı.

Nihayet Münebbih melek gitti ve çok korkunç olan Münker adında bir melek geldi.

Bana: “Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir? Ne inanç üzeresin? Dünyadaki sözün nedir?” diye sordu. Onun korkusundan dilim tutuldu, şaşkınlığa uğradım, ne diyeceğimi bilemedim, korkudan vücudumdaki bütün organlar birbirinden ayrıldı. Derken Rabbimden taraf bir rahmet bana geldi, kalbimi sakinleştirdi, dilimi açtı. Bunun üzerine Münker’in cevabında şöyle dedim:

“Ey Allah’ın kulu! Neden beni korkutuyorsun? Ben bunların cevabını biliyorum. Ben tanıklık ediyorum ki Allah’tan başka bir ilah yoktur, Muhammed (s.a.a) O’nun elçisidir, Allah Rabbimdir, Muhammed (s.a.a) Peygamberimdir, İslam dinimdir, Kur’an kitabımdır, Ka’be kıblemdir, Ali imamımdır, müminler kardeşimdir.

Yine şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, o tektir, ortağı yoktur, Muhammed (s.a.a) O’nun kulu ve resulüdür. Bu benim sözüm ve inancımdır ve Rabbimi bu inanç üzere mülakat edeceğim.”

Bu esnada “Münker” şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu şimdi seni esenlikle müjdeliyorum, şüphesiz kurtuldun.”

Bu sözlerden sonra benden ayrıldı. Bu esnada Nekir isminde diğer bir melek geldi, korkunç bir ses çıkardı, ilk sesten daha korkunçtu. Parmaklar birbirine geçtiği gibi azalarım birbirine geçti. Sonra bana şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Şimdi amelini bana getir.”

Şaşkınlık içerisinde kaldım, nasıl cevap vereceğimi düşünüyordum. Bu esnada Allah-u Teâlâ o korku ve dehşeti benden giderdi, hüccetimi (delilimi) bana ilham etti, güzel yakin ve tevfik verdi. Derken onun cevabında da şöyle dedim:

“Ey Allah’ın kulu! Bana karşı yumuşak davran. Ben dünyadan şu inanç üzere ayrıldım: Ben, Allah’tan başka bir ilahın olmadığına, O’nun tek ve ortağının olmadığına şahadet ediyorum. Yine şahadet ediyorum ki, Muhammed (s.a.a) O’nun kulu ve elçisidir; Şüphesiz cennet haktır; cehennem haktır; sırat (köprü) haktır; mizan (terazi) haktır; hesap haktır; Münker ve Nekir’in sorgu ve suali haktır; öldükten sonra dirilmek haktır; cennet ve Allah’ın vaat ettiği ondaki nimetler haktır; ateş ve Allah’ın kendisiyle korkuttuğu ondaki azap haktır; kıyamet gelecektir, onda bir şüphe yoktur; şüphesiz Allah-u Teâlâ kabirde olanları diriltecektir.”

Nekir sonra şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Daimi olan nimet ve sürekli olan bir hayırla seni müjdeliyorum.”

Daha sonra o beni sağ kolum üzerine yatırtarak şöyle dedi: “Gelinin yattığı gibi (rahat) yat.”

Daha sonra o (Münker melek), benim için başımın yanından cennete, ayak tarafından da cehenneme bir kapı açtı. Sonra şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Kendisine doğru gideceğin cennet ve nimetlerine ve de kendisinden kurtulduğun yakıp kavurucu cehennem ateşine bir bak.”

Daha sonra ayak tarafından açılmış olan kapıyı kapattı ama baş tarafından cennete açılmış olan kapı öylece açık kaldı. Cennetin ravh ve nimetinden bana getirdi, kabrimi göz alabildiği kadar genişletti ve sonra benden ayrıldı.

İşte bu benim durumum, sözüm ve karşılaştığın şeylerdi. Ben, Allah’tan başka bir ilahın olmadığına, O’nun tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed (s.a.a)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet ediyorum. Ey benden soru soran! Seni sorgulayacak olan meleklerin sorgu suali korkusundan ve dehşetinden dolayı sürekli Allah’ı göz önünde bulundur.”

Esbeğ sözünün devamında şöyle diyor: “Bu esnada, konuşan ölünün sesi kesildi. Selman şöyle dedi: “Allah size merhamet etsin beni yere bırakın.”

Selman’ı yere bıraktığımızda: “Beni bir şeye dayayın” dedi. Onu dayadığımızda göğe bakarak şöyle dedi: “Ey her şeyin varlığı elinde bulunan ve kendisine dönülecek olan! Sana iman ettim, Peygamberine tabi oldum, kitabını tasdik ettim ve vaat ettiğin bana geldi; beni kendi rahmetine götür ve keramet evine yerleştir. Ben şahadet ediyorum ki Allah’tan başka ilah yoktur; O tektir ve ortağı yoktur. Yine şahadet ediyorum ki Muhammed (s.a.a) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Selman’ın şehadeteyni kamil olduğunda, ölümü yetişti ve canını Allah’a teslim etti..”

(Bihar, c. 22, s. 374)

5- SELMAN-İ FARİSÎ VE BAYGIN GENÇ

Bir gün Selman Kufe’de demirciler pazarından geçerken bir gencin bayılarak yere düşmüş olduğunu ve halkın da onun çevresinde toplandığını gördü.

Halk Selman’ın yanına gelerek: “Ya Ebu Abdullah (Selman’ın künyesi)! Bu genç bayılmıştır. Eğer onun kulağına dua okusan iyi olur” dediler.

Selman o gence yaklaştığında, genç Selman’ı görür görmez kendine geldi ve şöyle dedi:

“Ey Selman! Durumum bu halkın düşündüğü gibi değildir. Ben, demircilerin yanından geçerken, onların çekişleriyle örslere vurduklarını gördüm. Bunu görmekle Allah Teala’nın buyurmuş olduğu şu sözü hatırladım: “Onlar (cehennemlikler) için demirden kamçılar vardır.”( Hac / 21)

İşte bundan dolayı Allah’ın azabı korkusundan aklım başımdan gitti (bayıldım).

O gencin sevgisi Selman’ın kalbine yerleşti ve bundan dolayı Allah rızası için onu kendisine kardeş seçti. Selman sürekli olarak o gençle beraberdi. Nihayet o genç hastalandı. Selman o gencin can çekiştiği an yanına gelerek baş ucunda durup, Melek’ül-Mevt’a (Azrail’e) hitaben: “Ey Melek’ül-Mevt! Kardeşime şefkatli davran” dedi.

Melek’ül-Mevt da: “Ya Eba Abdullah! Ben her mümine karşı şefkatli ve merhametliyim” diye cevap verdi.”

(Bihar, c. 22, s. 385)

6- GÜNAHLAR NASIL DÖKÜLÜYOR?

Ebu Osman şöyle diyor: Selman-i Farisî ile bir ağacın altında oturmuştuk. O, ağacın bir dalından tutarak onu silkti. Derken ağacın üzerindeki bütün yapraklar döküldü. Bu esnada bana dönerek: “Neden böyle yaptığımı sormuyor musun?” dedi.

Ben de: “Neden böyle yaptınız?” diye sordum.

Selman-i Farisi şöyle dedi: “Bir gün Resulullah (s.a.a)’in huzurunda bir ağacın altında oturmuştuk. Resulullah (s.a.a) ağacın kurumuş dalını tutarak onu silkti. Derken ağacın bütün yaprakları yere döküldü. Daha sonra şöyle buyurdular:

“Ya Selman! Neden böyle yaptığımı sormuyor musun?” Ben: “Neden böyle yaptınız?” diye sordum. Buyurdular ki: “Müslüman bir kimse, güzel bir şekilde abdest alarak beş vakit namazını kılarsa, bu ağacın yapraklarının döküldüğü gibi onun da günahları dökülür.”

(Bihar, c. 82, s. 319.)

7- HZ. SELMAN (R.A) VE İBADET

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: Bir gün Resulullah (s.a.a) ashabına; “Hanginiz bütün günleri oruç tutuyorsunuz!” diye sordu.

Selman; “Ben ya Resulullah” dedi. Resulullah (s.a.a); “Hanginiz (her zaman için) geceyi ibadetle geçiriyorsunuz?” diye buyurdular. Selman; “Ben ya Resulullah” dedi.

Yine Resulullah (s.a.a); “Hanginiz Kur’ân’ı her gece hatmediyorsunuz?” diye sordular.

Selman; “Ben ya Resulullah” dedi. Ashap’tan birisi (bu durumdan) rahatsız olup şöyle dedi: “Ya Resulullah! Selman Fars ırkından olan birisidir, biz Kureyş toplumuna karşı övünmek istiyor. Siz; “Hanginiz bütün günleri oruç tutuyorsunuz?” buyurdunuz, Selman ben dedi; oysaki o çoğu günler yemek yiyor. Siz; “Hanginiz geceyi ibadetle geçiriyorsunuz?” buyurdunuz Selman ben dedi; oysaki o çoğu günleri yatıyor. Siz; “Hanginiz Kur’ân’ı her gün hatmediyorsunuz?” buyurdunuz; Selman ben dedi; oysaki o günlerin çoğunu susmakla geçiriyor.”

Onun bu sözleri üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: “Vazgeç (sus) ey falan, ben size Hekim Lokman gibiyim (her sözümün bir hikmeti vardır). Onun kendisinden sorsan seni aydınlatır.”

Bunun üzerine o adam cenabı Selman’a şöyle dedi: “Ya Eba Abdullah! (Hz. Selman’ın künyesi) Sen bütün günleri oruçlu geçirdiğini mi sanıyorsun?”

Selman; “Evet” dedi.

O adam; “Ben senin çoğu günler yemek yediğini görüyorum” dedi.

Selman cevabında şöyle dedi: “Sandığın şekilde değildir, ben her ay üç gün oruç tutuyorum. Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Kim bir iyilikle gelirse ona, yaptığının on misli mükafat verilecektir.”(En’am/160)

Ben Şaban ayını Ramazan ayıyla birleştiriyorum. İşte bu Sevm’ud- Dehr (bütün günlerin orucu) manasıdır.”

Daha sonra o adam şöyle dedi: “Sen bütün geceyi ibadetle geçirdiğini mi sanıyorsun?”

Selman; “Evet” dedi.

O adam; “Oysa sen gecenin çoğunu uyuyorsun” dedi.

Selman cevabında şöyle dedi: “Senin düşündüğün gibi değildir. Fakat ben habibim Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduklarını duydum: “Kim abdestli uyuyorsa, bütün geceyi ibadetle geçirmiş gibidir”

[Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: “Kim abdestli uyur, ölüm de o gece ona ulaşırsa, Allah katında şehittir.” Bihar’ül Enver, c. 76, s. 183.]

Binaenaleyh ben daima abdestli uyuyorum”

Sonra o adam; “Sen her gün Kur’ân’ı hatmettiğini mi sanıyorsun?” dedi.

Selman; “Evet” dedi.

O adam; “Oysa sen günlerin çoğu vakitlerinde susuyorsun.

Selman cevabında şöyle dedi: “Senin sandığın gibi değildir. Ama ben habibim Resulullah (s.a.a)’den, Hz. Ali’ye şöyle buyurduklarını duydum:

“Ya Ebe’l- Hasan (Hz. Ali’nin künyesi)! Senin misalin ümmetim arasında “Kulhu vellahu ehad” (Tevhid) suresi gibidir. Kim onu bir defa okursa, Kur’ân’ın üçte birini okumuştur; kim onu iki defa okursa, Kur’ân’ın üçte ikisini okumuştur; kim onu üç defa okursa, Kur’ân’ı hatmetmiş gibidir.”

Daha sonra Hz. şöyle buyurdular: “Ya Ali! Kim seni diliyle severse, imanının üçte biri kâmil olur. Kim seni dili ve kalbiyle severse, imanının üçte ikisi kâmil olur. Kim seni dili ve kalbiyle sever, eliyle de yardımda bulunursa, imanı tamamen kâmil olur.”

Hazret daha sonra sözlerinin devamında şöyle buyurdular: “Ya Ali! Beni hak olarak meb’us kılan Allah’a and olsun ki, eğer yeryüzünün ehli seni gökyüzünün ehli gibi sevseydi, kesinlikle hiçbir kimse cehennem ateşiyle azap edilmezdi.”

Daha sonra cenabı Selman sözlerini toparlayarak sonuçta; “Ben her gün “Kulhuvellahu ehad” suresini üç defe okuyorum.”dedi.

Bu esnada o adam, ağzı kenetlenmiş bir halde ayağa kalkarak çekip gitti.

(Bihar, c. 22, 317; c. 76, s. 181)

8- SELMAN-İ FARSİ VE KANAAT

Abdulazim- i Haseni İmam Cevad (a.s)’dan, o da babalarından şöyle naklediyor:

“Bir gün Selman Ebuzer’i, misafirliğe davet etti. Ebuzer de Selman’ın davetini kabul ederek onun evine gitti. Yemek zamanı olunca, Selman birkaç kuru ekmek torbasından çıkararak onları ıslatıp Ebuzer’in önüne bıraktı. Her ikisi yemek yemekle meşgul oldular. (Az sonra) Ebuzer şöyle dedi: “Eğer bu ekmeğin tuzu da olsaydı çok iyi olurdu.”

Bu söz üzerine Selman yerinden kalkıp evden dışarı çıktı; su kabını bir miktar tuzun karşılığında (komşusunun yanında) rehin bırakarak Ebuzer’e tuz alıp getirdi. Ebuzer tuzu ekmeğe serpip yerken şöyle diyordu: “Allah Teâlâ’ya, bize böyle bir kanaat sıfatını verdiğinden dolayı hamt ve şükürler olsun.”

Selman onun bu sözüne karşılık şöyle dedi: “Eğer kanaat edenlerden olsaydık, su kabım rehin olarak komşunun yanında kalmazdı.”

(Bihar, c. 22, s. 321)


Yorum Bırak

  1. beytül ahzan dedi ki:

    (5)

    (7*)

    • İbin Kesir “S” , “Siyretul-Nebeviyye” , c: 1, s: 296 ve “El-Bidâyetu vel-Nihâye” , c: 2, s: 380
    • El-Sâlihî el-Şâmî “S” , “Subul el-Huda vel-Reşâd” , c: 1, s: 103, 109
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 248
    • İbin Hacer el-‘Askâlâni “S” , “Tehziyb’ul-Tehziyb” , c: 4, s: 121
    • İbin Kuteybe “S” , “El-Ma’ârif” , s: 270
    • Hafız el-Esfahâni “S” , “Zikru Ahbâr Esbahân” , c: 1, s: 49
    • Zehebi “S” , “Tarihul-İslâm” , c: 1, s: 95
    • Makrîyzî “S” , “İmtâ’ul-Esma’ “ , c: 6, s: 337
    • Muhammed ibin İshâk “S” , “Siyretu ibin İshâk” , c: 2, s: 66
    • İbin Hişâm el-Himyeri “S” , “Siyretu ibin Hişâm” , c: 1, s: 139
    • Hafız İbin ‘Asâkir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 392
    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 328
    • Muhammed bin Cerir el-Tabari “S” , “Cemi’ul-Beyân” , c: 1, s: 458

    (8*)

    • Aktarılan haberlerde hazreti Selman’a “İsa’nın vasisis sensin” ve “İsa’nın vasisinin vasisine git” ifadeleri de yer almıştır. Arapçada “eti” yanına git anlamındaki bu kelime ve “enta” sen(sin) kelimesi arasındaki fark ancak tahrif yoluyla değişmiş olabilir. Haberlerin çoğunluğu ise “enta” (İsa’nın vasisi) sensin olarak nakledilmiştir.

    (9*)

    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 162-165
    • Fettâl el-Niysâburi “Ş” , “Ravdat’ul-Vâ’izîn” , s: 276-278
    • Miyrzâ el-Nûri “Ş” , “Mustedrek el-Vesâil” c: 13, s: 37
    • Kutubuddin el-Râvandî “Ş” , “El-Harâic vel-Cerâih” c: 3, s: 1079-1080
    • İbin Şehrâşûb “Ş” , “Menâkib Âl Ebî Tâlib” , c: 1, s: 18-19
    • Muhammed Bakır Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 22, 356-359 ve c: 30, s: 289
    • Cemaluddin Yususf bin Hâtim el-‘Âmilî “Ş”, “Eddur’ul-Nazîm” s: 19-21
    • Ali bin Yususf el-Hilli “Ş” , “El-‘Adad’ul-Kâviye” s: 115-118

    (10*)

    • Miyrza Hasan el-Nuri el-Tabarassiy “Ş” , “ Nefsul-Rahman fi fadâili Selmân” , s: 117-118. Bu kitapta aktarılan rivayet en etrafılısıdır. Bunu “Nefahat’ul-Misk” adlı kitaptan aktarıldığını kaydetmiş. Bu kitab hakkında araştırdım fakat hiç bir netice elde edemedim. Bu kitabın Bahrayn’de yazıldığına dair işaret edilmiş.
    • Şeyh Hâfız Radiyuddin Receb bin Muhammed el-Bursi “Ş” , “Meşâriku Envârul-Yakîn” s: 341, olayı kısmen aktarmış.
    • Seyyid Hâşim el-Bahrâni “Ş” , “Medinat’ul-Me’âciz” , c: 2, s: 11 ve “Hilyet’ul-Ebrâr” , c: 2, s: 17-18, kısmen aktarmış.
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihârul-Envâr” , c: 45 , s: 258-261, 750 hicri yılında vefat eden ünlü şair Şeyh Ebul-Hasan Cemaluddin Ali bin ‘Abdulaziz el-Huley’i nin kasidesinden bu olaya değinmiş.
    • Şeyh Abdullah el-Bahrâni “Ş” , “El-‘Uvâlim” , s: 563-564, şair şeyh el-Huley’i nin kasidesinden bu olaya değinmiş.

    (11*)

    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 378 ve 459
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 248, 255
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “El-İsâbe” , c: 3, s: 119 ve “Tehzib el-Tehzib” , c: 4, s: 121
    • El-Hatib el-Bağdadi “S” , “Tarih Bağdad” , c: 1, s: 176
    • Hafız el-Esbahani “S” , “Zikru ahbar Esbahan” , c: 1, s: 48
    • İbn’ul-Esir “S” , “El-Kamil fit-Tarih” , c: 3, s: 287
    • İbin Kesir “S” , “El-Bidayetu vel-Nihaye” , c: 2, s: 384
    • Kutubeddin el-Ravandi “Ş” , “El-Haraic vel-Ceraih” , c: 1, s: 150
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c: 92, s: 177
    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 162-165
    • Fettâl el-Niysâburi “Ş” , “Ravdat’ul-Vâ’izîn” , s: 276-278
    • Miyrzâ el-Nûri “Ş” , “Mustedrek el-Vesâil” c: 13, s: 37
    • İbin Şehrâşûb “Ş” , “Menâkib Âl Ebî Tâlib” , c: 1, s: 18-19
    • Cemaluddin Yususf bin Hâtim el-‘Âmilî “Ş”, “Eddur’ul-Nazîm” s: 19-21
    • Ali bin Yususf el-Hilli “Ş” , “El-‘Adad’ul-Kâviye” s: 115-118

    (12*)

    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 332
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “El-İsabe” , c: 3, s: 119
    • Vakidi “S” , “Futuh el-Şam” , c: 2, s: 204
    • Şeyh el-Mufid “Ş” , “El-Fusul el-‘Aşara” , s: 102
    • Şeyh el-Tusi “Ş” , “El-Ğaybe” , s: 113
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c: 51, s: 205

    (13*)

    • Zehebi “S” , “Siyeru ‘Alam el-Nubala” , c: 1, s: 555
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “El-İsabe” , c: 3, s: 119
    • Hafız el-Esbahani “S” , “Zikru ahbar Esbahan” , c: 1, s: 48
    • İbn’ul-Esir “S” , “El-Kamil fit-Tarih” , c: 3, s: 287
    • İbin Kesir “S” , “El-Bidayetu vel-Nihaye” , c: 2, s: 384
    • El-Salihi el-Şami “S” , “Subul el-Huda vel-Reşad” , c: 1, s: 112
    • Burhanuddin el-Halebi “S” , “Siyret’ul-Helebiyye” , c: 1, s: 317
    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 332
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 378
    • Hatib el-Bağdadi “S” , “Tarih Bağdad” , c: 1, s: 176
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11 , s: 254

    (14*)

    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “Takriyb el-Tehzib” , c: 1, s: 375
    • Vakidi “S” , “Futuh el-Şam” , c: 2, s: 204
    • Zehebi “S” , “Siyeru ‘Alam el-Nubala” , c: 1, s: 555
    • Hafız el-Esbahani “S” , “Zikru ahbar Esbahan” , c: 1, s: 48
    • İbn’ul-Esir “S” , “El-Kamil fit-Tarih” , c: 3, s: 287
    • İbin Kesir “S” , “El-Bidayetu vel-Nihaye” , c: 2, s: 384
    • El-Salihi el-Şami “S” , “Subul el-Huda vel-Reşad” , c: 1, s: 112
    • Hatib el-Bağdadi “S” , “Tarih Bağdad” , c: 1, s: 176
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 161
    • Ali bin Yunus el-‘Amili “Ş” , “El-Sirat’ul-Mustakiym” , c: 2, s: 254
    • Abdullah bin Hibbân “S” , “Tabakat’ul-Muheddisin bi Esbahan” c: 1, s: 230
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 459
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11 , s: 254

    (15*)

    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “Takriyb el-Tehzib” , c: 1, s: 375
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 376 , 380-383
    • İbin Kuteybe “S” , “El-Ma’ârif” , s: 270-271

    (16*)

    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c:17, s: 141-142
    • Hakim el-Nisaburi “S” , “El-Mustedrek” , c: 3, s: 602-604
    • Heysemi “S” , “Mecma’uz-Zevaid” , c: 9, s: 337-339
    • Tabarani “S” , “El-Mu’cem el-Kebir” , c: 6, s: 212, 228-231

    (17*)

    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c: 22, s:321,323-324,326, 345-346, 353, 391 ; c: 26, s: 63-64 ; c: 28, s: 126-127 ; c: 38, s: 308
    • El-Fettal el-Niysaburi “Ş” , “Ravdat’ul-Va’izin” , s: 283
    • Zehebi “S” , “Tarih’ul-İslam” , c: 3, s: 514 ve “Siyeru ‘Alam el-Nubala” , c: 1, s: 540
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “Tehziyb el-Tehziyb” , c: 4, s: 121 ve “El-İsabe” , c: 3, s: 119
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11 , s: 251
    • Seyyid Ali Han “Ş” , “El-Deracat el-Refiy’a” , s: 208
    • Şeyh el-Tusi “Ş” , “İhtiyar ma’rifetu el-Rical” , c: 1, s: 46-47
    • Furat ibin İbrahim el-Kufi “Ş” , “Tefsir” , s: 68
    • Muttaki el-Hindi “S” , “Kenzul-‘Ummal” , c: 11, s: 639 ; c: 13, s: 256-257
    • Muhammed bin Yezid el-Kazvini İbin Mâce “S” , “Sunen” , c: 1, s: 53
    • Muhammed bin Cerir el-Tabarai “S” , “El-Muntehabu min zeyli el-Muzeyyel” , s: 50
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, 409
    • İbin Ebil-Hadid “S” , “Şerhu Nehcul-Balağa” , c: 18, s: 36
    • İbin ‘Abdul-Berr “S” , “El-İstiy’âb” , c: 2, s: 636
    • Hafız el-Tabarani “S” , “El-Mu’cem el-Evsat” , c: 7, s: 305
    • Heysemi “S” , “Mecma’uz-Zevaid” , c: 9, s: 155-156

  2. beytül ahzan dedi ki:

    (4)
    HAZRETİ SELMÂN’IN BİLGİSİ

    • HAZRETİ MUHAMMED’İN (saa) ONUN HAKKINDA BUYURDUĞU

    Hazreti Selman’ın yüceliğini, değerini, şüphesiz olarak hadisler beyan etmektedir. Bu hadislerin her iki taraftan, sünni ve alevi bilginleri tarafından, sağlam bir şekilde aktarılmış olması, hazreti Selman’ın yüceliğini kuvvetli bir şekilde ortaya koymaktadır.
    Bu konuda, en muteber kaynaklardan sağlam kabul edilen hadisleri sırasıyla aktarmak istiyorum.
    Peygamber efendimiz hazreti Muhammed, Allah’ın duası ve selamı ona ve tertemiz Ehli Beytine olsun şöyle buyurdu:

    “ Şanı yüce Allah eshabımdan 4 kişiyi sevdiğini bildirdi ve onları sevmemi bana emretti ! Bunlar Ali, Selman, Ebu Zer ve Mikdad’tır !” (17*)

    Eshabın arasında bu 4 mübarek zatı sevmek, bütün müminlere farzdır. Nitekim her kim Allah’ı ve peygamberini severse bu 4 mübarek zatı sevmekle yükümlüdür. Çünkü her mümin Allah için sevmeli ve Allah için buğzetmelidir. Şanı yüce Allah’ın peygamberine “emir” olarak verdiği bu sevgiyi hangi mümin inkar edebilir ?!
    Esas olan mesele, bu sevginin ne olduğu konusundadır. Hazreti Ali, hazreti Selman, hazreti Ebu Zer ve hazreti Mikdad bin ‘Amr’ı nasıl sevmeliyiz ?
    İnsanoğlunun hesap gününde sevdiği ile beraber olacağını, haşredileceğini peygamber efendimiz hazreti Muhammed (saa) beyan buyurmuştur. Bu mübarek zatları sevmek, onların yolunda olmaktır. Bu mübarek zatları sevmek, onlara itaat etmektir. Aksi takdirde sevgi yolda kalır.
    Aleviler bu mübarek 4 zatı severler. Çünkü alevi olmak, bu 4 zatın yolunda ve itaatlerinde olmaktır.

    KAYNAKÇA (BİBLİYOGRAFYA)

    Şia’nın müelliflerine “Ş” harfi ve sünni müellifelrine “S” harfi işaret olarak verilecek.

    (1*)

    • Muhammed bin Ali el-Tabari “Ş” , “Beşâret el-Mustafa” kitabı, s: 275
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 40, s: 7 ve c: 65, s: 139
    • Şeyh Saduk “Ş” , “El-Amâlî” , s: 579
    • Ebu Hatim el-Razi “S” , “El-Cerhu vel-Te’diyl” , c: 4, s: 296
    • Hafız ibin ‘Asâkir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 2, s: 116 ve c: 21, s: 379
    • İbin Kesir “S” , “Tefsir” , c: 2, s: 121
    • Muhammed bin İsmail el-Buhari “S” , “Tarih’ul-Kebir” , c: 4, s: 135
    • Ebu Dâvud el-Tayâlasiy “S” , “Musned” , s: 91
    • Ahmed bin Şu’ayb el-Nesei “S” , “Sunen’ul-Kubra” , c: 3, s: 26 ve c: 6, s: 9
    • İbin Hibbân el-Bustî “S” , “Sahih” , c: 2, s: 481
    • Ebu Suleyman el-Tabarani “S” , “El-Mu’cemul-Kebir” , c: 6, s: 268, 271…

    (2*)

    • Şerif el-Radiy “Ş” , “El-Mecâzât el-Nebeviyye” , s: 335
    • İmam-ı Hasan el-‘Askeri (a.s) , “Tefsir” , s: 120
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 22, s: 390
    • Heysemi “S” , “Mecma’uz-Zevâid” , c: 10, s: 87
    • İbin Ebi Şeybe “S” , “Kitab’ul-‘Arş” , s: 64
    • Tabarani “S” , “El-Mu’cemul-Kebir” c: 6, s: 220
    • İbin Ebil-Hadid “S” , “Şerh Nehcul-Belâğa” , c: 18, s: 34
    • Fahruddin el-Râzi “S” , “Tefsir’ul-Kebir” , c: 29, s: 287
    • Hafız İbin ‘Asâkir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 373
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 245 ve 247
    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 328
    • Makrîyzî “S” , “İmtâ’ul-Esma’ “ , c: 6, s: 337
    • İbin Hacer el-‘Askâlâni “S” , “Tehziyb’ul-Tehziyb” , c: 4, s: 121 ve “El-İsâbe” , c: 3, s: 118

    (3*)

    • Muhammed bin Ahmed el-Kummi “Ş” , “Miâtu Menkibe” , s: 124
    • Muhammed bin Ali el-Tabari “Ş” , “Beşâret el-Mustafa” , s: 411
    • Şeyh el-Tûsî “Ş” , “İhtiyâr ma’rifatu el-Ricâl” , c: 1, s: 54 ve 71
    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 209-210
    • Seyyid İbin Tâvûs “Ş” , “El-Tarâif” , s: 174
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar” , c: 22, s: 327, 349, 385

    (4*)

    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 162-165
    • Fettâl el-Niysâburi “Ş” , “Ravdat’ul-Vâ’izîn” , s: 276-278
    • Miyrzâ el-Nûri “Ş” , “Mustedrek el-Vesâil” c: 13, s: 37
    • Kutubuddin el-Râvandî “Ş” , “El-Harâic vel-Cerâih” c: 3, s: 1079-1080
    • İbin Şehrâşûb “Ş” , “Menâkib Âl Ebî Tâlib” , c: 1, s: 18-19
    • Muhammed Bakır Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 22, 356-359 ve c: 30, s: 289
    • Cemaluddin Yususf bin Hâtim el-‘Âmilî “Ş”, “Eddur’ul-Nazîm” s: 19-21
    • Ali bin Yususf el-Hilli “Ş” , “El-‘Adad’ul-Kâviye” s: 115-118

    (5*)

    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 247, 250
    • Zehebi “S” , “Siyeru A’lâm el-Nubalâ” , c: 1, s: 555
    • İbin Hacer el-‘Askâlâni “S” , “Tehziyb’ul-Tehziyb” , c: 4, s: 121
    • Vâkidî “S” , “Futuh el-Şâm” c: 2, s: 204
    • Muhammed ibin Cerir el-Tabari “S” , “Tarih” c: 2, s: 419
    • Hafız el-Esfahâni “S” , “Zikru Ahbâr Esbahân” , c: 1, s: 48

    (6*)

    • (4*) dipnotunda zikredilen bütün kaynaklar

  3. beytül ahzan dedi ki:

    (3)
    • HAZRETİ İSA ALEYHİSSELAMIN VEYA ONUN HAVARİLERİNİN DÖNEMİNDE YAŞAMIŞ OLDUĞUNA DAİR HABERLER

    Hazreti Selman efendimizin makamını ve yüceliğini daha iyi anlayabilmek için, onun manevi değerini ifade eden haberleri aktarmak istiyorum. Bu haberler en muteber ve en meşhur bilginlerin kitaplarından alınmıştır.
    Hazreti Selman efendimizin, hazreti İsa’nın (as) vasisi zamanında yaşadığına dair sağlam haberler aktarılmıştır. (11*)
    Bu beyana göre hazreti Selman’ın 500 yıldan daha fazla yaşamış olması gerektiği tarihin hesabı açısından ortaya çıkmaktadır. Nitekim hazreti İsa’nın (as) ve Hz. Muhammed (saa)’in zamanı arasında 600 yılından daha fazla bir müddet olduğu hakkında hiç bir ihtilaf yoktur.
    Bazı bilginlerin aktardıkları haberlere göre ise, hazreti Selman efendimiz, hazreti İsa’nın (as) zamanını yaşamıştı. (12*)
    Bunu mümkün olmayan bir mesele olarak görmek yanlış olur. Kuran-ı Kerim’den Eshab-ı Kehf’in (mağarada kalan müminlerin) 309 yıl sonra mağaradan canlı olarak çıktıklarını biliyoruz. Başka bir ayette ise bir peygamberin 100 yıl oturduğu yerde canlı kaldığı zikredilmiştir. Önceki peygamberlerin 1000 yıl civarında yaşadıklarını da biliyoruz.

    • KAÇ YIL YAŞADIĞINA DAİR AKTARILAN HABERLER

    Hazreti Selman efendimizin kaç yıl yaşadığı hakkında çeşitli haberler mevcuttur. Bu haberlere göre hazreti Selman 200 ile 400 yıl arasında yaşamıştır. Bu haberleri yıl farkına göre ayırdığımızda, 250 yıl yaşadığını, çok sayıda muteber bilginler ortaklaşa kabul etmişlerdir.
    Bu tespiti yapan tarihçilerin, tuhaf bir duruma düştüklerini ifade etmeden geçemeyeceğim. Hazreti Selman’ın Hazreti İsa’nın (as) vasisi döneminde yaşadığını aktaran tarihçiler, aynı anda onun 250 yıl yaşadığı hakkında ihtilaf yoktur ifadesini kullanmışlardır. (13*)
    Hazreti Selman efendimizin 250 yıldan daha fazla yaşadığını, bu müddetin 300 ile 400 arasında olduğunu da bir çok tarihçi aktarmıştır. (14*)

    HAZRETİ SELMÂN NE ZAMAN HZ. MUHAMMED (saa) İLE BULUŞTU ?

    Bu konuda tarihçiler arasında ihtilaf olmasına rağmen, hazreti Selman’ın Medine devrinde, hicretten sonra hazreti Muhammed (saa) ile ilk olarak görüştüğü daha fazla ağırlık kazanmıştır. Hazreti Selman’ın Bedir savaşında bulunduğuna dair haberler mevcut olduğu gibi , tarihçilerin çoğunluk olarak aktardıkları haberlere göre ise, hazreti Selman Bedir savaşından sonra hazreti Muhammed (saa) ile buluşmuştu. (15*)
    Bazı rivayetlerde ise, hazreti Selman’ın Mekke devrinde hazreti Muhammed (saa) ile bir araya geldiği aktarılmıştır. (16*)

  4. beytül ahzan dedi ki:

    (2)
    • NEREDEN GELDİĞİ VE KISA TARİHİ

    Hazreti Selman efendimizin Faris’ten, şimdiki çoğrafyası ile İran olarak bilinen topraklardan geldiği rivayet edilmiştir. Bu konuda ihtilaf yoktur. İran’ın hangi şehrinden geldiği hakkında çeşitli haberler mevcuttur. Şirâz şehrinden olduğu rivayet edildiği gibi (6*), onun İsfehân şehrine yakın olan Ceyy beldesinden; Ramhurmuz şehrinden; Cundiysâbur şehrinden olduğu da rivayet edilmiştir. (7*)
    Hazreti Muhammed (s.a.a.s.) ile görüşmesinden önceki hayatı hakkında çok çeşitli haberler mevcuttur. Bu haberlerin arasında hazreti Selman efendimizin şahsiyetine uygun olmayan rivayetlere yer vermiyeceğim. Nitekim, hazreti Muhammed’in (s.a.a.s.) ve Ehli Beyti’nin , hazreti Selman hakkında buyurmuş oldukları ve doğru olarak bilinen hadisler ancak bu hususta önemli olabilirler. Doğru ve sağlam hadislere uygun olmayan haberlere değer verirsek, tarihin bir değeri kalmaz. Hadislerin, tarihi olayları aktaran haberlere nazaran, daha sağlam oldukları hakkında şüphe yoktur. Çünkü bu gibi hadisler hakkında ittifak vardır. Her iki taraf, sünni ve alevi bilginleri bu hadisleri nakletmişlerdir. Bu tesbite dayanarak, hazreti Selman’ın hadislerdeki şahsiyetine uygun olan haberlere yer verdim.
    Hazreti Selman efendimizin, hazreti Muhammed’in (s.a.a.s.) devrinden önceki hayatı hususunda şöyle bir haber aktarılmış:
    Hazreti Selman anlatıyor:
    Şirâz beldesinde eşraftan olan birinin oğluydum. Babam beni çok sever ve sayardı. O beldenin bir bayram gününde babam ile beraber dolaştığım bir anda ibadet yapılan bir yerden adamın biri şöyle nida etmişti:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir ilâh yoktur; ve yine şehadet ederim ki İsa Allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın habibidir !!!”
    Bu nidayı duyduktan sonra Muhammed (s.a.a.s.) ‘in sevgisi etime ve kanıma karışmıştı. O andan sonra ne bir yemek ne de bir içecek haz vermişti. Annem benim durumu farkettiğinde şöyle demişti:
    “ Güneşin doğuşuna karşı neden bugün secde etmiyorsun ?”
    Anneme karşı çıktıştığımda beni terketmişti. Daha sonra odama çekildiğimde tavana asılı bir kitap görmüştüm. Anneme dedim ki:
    “ Bu kitap nedir ?”
    Annem bana dedi ki:
    “ Ey Ruzbeh ! Bayram kutlamasından geri döndüğümüzde bu kitabın öyle asılı olduğunu görmüştük. Sakın bu yere yaklaşma aksi takdirde babandan dayak yersin !”
    Akşama kadar bu kitap konusunda annem ile mücadele etmişti. Gece olduğunda annem ve babam yatmışlardı. Bunun üzerine kalkıp o kitabı almıştım. Bu kitabın içinde şöyle yazılmıştı:
    “ Bismillahirrahmanirrahim ! Bu, Allah tarafından Adem’e (a.s) verilen bir sözdür. Onun neslinden bir peygamber kıldım ki adı Muhammed’tir. Ahlakın yüceliğini emreder ve putlara tapmayı yasaklar. Ey Ruzbeh , İsa’nın vasisine git (8*) ! İman et ve mecusilik inancını terket !!!”
    Bunu okuduğumda bayılarak yere düştüm ve üzerimde büyük bir şiddet oldu. Annem ve babam bunu farkettiklerinde beni derin bir kuyunun içine salarak şöyle demişlerdi:
    “ Bu durumundan geri dönmezsen seni öldüreceğiz !?”
    Ben de onlara şöyle demiştim:
    “ Bana istediğinizi yapınız ! Muhammed’in sevgisi benim kalbimden asla gitmeyecektir !”
    Bu kitabı okuyana kadar arapçayı bilmiyordum. O günden itibaren Allah bana arapçayı müyesser kılmıştı. Kuyuda bu hal üzerinde kalmıştım. Bana küçük ekmek tanelerini indiriyorlardı. Bu durum fazla sürdüğünde ellerimi göke doğru kaldırarak şöyle demiştim:
    “ Ey Rab ! Sen, Muhammed (s.a.a.s.) in ve vasisinin muhabbetini bende kıldın ! Onu vesile kıdığının hakkı için beni içinde bulunduğum durumdan acil bir şekilde kurtar !”
    Bunun üzerine beyaz elbiseli biri bana gelmişti ve bana şöyle demişti:
    “ Ey Ruzbeh ! Ayağa kalk !”
    Elimden tutarak beni o ibadet yapılan eve götürmüştü. Oraya vardığımızda şöye demiştim:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur; yine şehadet ederim ki İsa allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın sevdiğidir !”
    Benim sesimi duyan biri ibadet evinden çıkarak dedi ki:
    “ Ruzbeh sen misin ?”
    Ben ona dedim ki:
    “ Evet, Ruzbeh benim.”
    Bunun üzerine beni yukarı beraber almıştı. Ona (rahibe) iki yıl hizmet etmiştim. Vefat edeceği yaklaştığında bana dedi ki:
    “ Ben yakında öleceğim !”
    Ben de ona dedim ki:
    “ Beni kime bırakacaksın ?!”
    Kendisi bana dedi ki:
    “ Benim inancım üzerinde, ancak Antakya’da olan bir rahibi biliyorum. Kendisini bulursan benden ona selam söylersin ve bu levhayı ona verirsin !”
    Bana levhayı vermişti. Bir müddet sonra vefat etti, onun cenazesini yıkadım ve kefenledikten sonra defnettim. Sonra levhayı alarak Antakya’ya gittim. Orada bulunan ibadet evine vardım ve şöyle nida ettim:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur; yine şehadet ederim ki İsa Allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın sevdiğidir !”
    Bir rahip ibadet evinden aşağı bakarak dedi ki:
    “ Ruzbeh sen misin ?!”
    Ben, kendimi ona tanıttığımda, beni kendisiyle beraber yukarıya almıştı. Bu rahibin hizmetinde iki yıl kadar kalmıştım. Vefat edeceği yaklaştığında bana şöyle demişti:
    “ Yakında vefat edeceğim.”
    Bunu duyduğumda ona dedim ki:
    “ Beni kime bırakacaksın ?!”
    Dedi ki:
    “ Benim inancım üzerimde İskenderiye’de olan bir rahibi biliyorum. Kendisini bulursan benden ona selam söyle ve bu levhayı ona ver !”
    Bir müddet sonra rahip vefat etmişti, onun cenazesini yıkadım ve kefenledikten sonra defnettim. Bana vermiş olduğu levhayı alarak yola koyulmuştum. İskenderiye’ye vardığımda ibadet evine yaklaşarak şöyle nida etmiştim:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur; yine şehadet ederim ki İsa Allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın sevdiğidir !”
    İbadet evinin üzerinden bir rahip bana seslenerek :
    “ Ruzbeh sen misin ?!” demişti.
    Ben de kendimi tanıttıktan sonra rahip beni beraberinde yukarıya almıştı. Bu rahibe de iki yıl hizmet ettikten sonra vefat edeceğini söylemişti. Bunu bildiğimde ona dedim ki:
    “ Beni kime bırakacaksın ?!”
    Rahip dedi ki:
    “ Benim inancımı benimseyen dünyada hiç bir insanı bilmiyorum. Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed’in dünyaya gelişi yaklaşmıştır. Ona gittiğinde benden selam söyle ve bu levhayı ona ver !”
    Bir müddet sonra rahip vefat etmişti, onun cenazesini yıkadım ve kefenledikten sonra defnettim.
    Levhayı yanıma alıp yola koyulmuştum. Yolda bir topluluk ile yoldaşlık ettim. Onlara şu teklifte bulunmuştum:
    “ Bana yiyecek ve içeceğimi verirseniz size yol boyu hizmet ederim !?”
    Topluluk bu teklifimi kabul etmişti. Topluluk yemek istediklerinde beraberinde götürdükleri koyun sürüsünden birini vurarak öldürdüler. Bu koyunun etinden kebap ve közde et yaptılar. Bana bu etten yememi istediler, ben ise bu etten yemiyeceğimi, inancıma ters olacağını söylemiştim. Adamlar bunu duyduklarında beni şiddetli bir şekilde dövmeye başlamışlardı, az kalsın beni öldüreceklerdi. Aralarından biri onlara şöyle demişti:
    “ Onu şimdi bırakın ! Bize içecek getirmesini söyleyin ! Göreceksiniz ki kendisi şaraptan içmiyecektir !”
    Şarabı onlara getirdiğimde benim de içmemi istediler. Ben içmekten çekindiğimde yine beni dövmeye başladılar. Onlara dedim ki:
    “ Ey topluluk ! Beni vurmayın, beni öldürmeyin ! Ben size kölelik yapmaya hazırım !”
    Bunun üzerine aralarından birine kölelik yapmaya anlaştım. Bu adam beni sonra 300 dirheme bir yahudiye sattı. Yahudi benim başıma gelenleri sormuştu, ben de ona Muhammed’e ve vasisine olan sevgimi anlatmıştım. Yahudi bunun üzerine şöyle demişti:
    “ Ben seni ve Muhammed’i sevmiyorum !!!”
    Adam beni evinden çıkardı ve dışarda kapısında bulunan kumu sabaha kadar oradan kaldırmamı, bunu yapmazsam beni öldüreceğini söyledi. Bütün gece bu kumu taşıdım ve sonunda bitkin bir halde olduğumda ellerimi havaya kaldırdım ve dua ettim:
    “ Ey Rab ! Sen, Muhammed (s.a.a.s.) in ve vasisinin muhabbetini bende kıldın ! Onu vesile kıdığının hakkı için beni bulunduğum bu durumdan acil bir şekilde kurtar !”
    Bunun üzerin şanı yüce Allah bir rüzgar gönderdi ki, kapıda bulunan kumu yahudinin istemiş olduğu yere aktardı. Yahudi sabahladığında kumun istediği yere aktarıldığını gördüğünde dedi ki:
    “ Ey Ruzbeh ! Sen sihirbazsın ! Benim ise bu konuda bilgim yoktur. Beni ve bütün köyü öldürmeden önce seni buradan uzaklaştıracağım !”
    Beni bir kadına satmıştı. Bu kadın beni çok sevmişti. Onun bir bahçesi vardı, o bahçeyi bana verdi ve istediğimi oradan yiyebileceğimi, ondan istediğime hediye ve sadaka verebileceğimi söylemişti. Bir gün o bahçedeyken üstlerinden bulut seyretmekte olan 7 kişi bana doğru geldiler. Kendi kendime şöyle demiştim:
    “ Allah’a yemin olsun ki bu gelenlerin hepsi peygamber değillerdir ama, aralarından biri muhakkak peygamberdir !”
    Bu 7 kişi bana vardıklarında bulut hala üzerlerinden onları takip ediyordu. Aralarında Rasulallah (s.a.a.s.) , Müminlerin Emiri (hazreti Ali), Ebu Zer, Mikdad, Abdulmuttalib’in oğlu Hamza, Ebu Talib’in oğlu ‘Akiyl ve Haris’in oğlu Zeyd vardı. Hepsi bahçeye girdiler ve hurmanın bozuk olanlarını yemeye başladılar. Rasulallah (s.a.a.s.) onlara şöyle diyordu:
    “ Sadece işe yaramaz ve bozuk olanları yiyiniz. Sakın bahçe sahiplerine zarar yapmayınız !”
    Bunu gördükten sonra mal sahibi olan kadına gittim ve bana hurmaların iyisinden alabilmem için müsaade etmesini istedim. Kadın bana 6 tabak dolusu hediye etti. Ben de bu tabaklardan birini alarak kendi kendime şöyle dedim:
    “ Aralarında peygamber varsa kesinlikle sadaka yemiyecektir !”
    Elimdeki tabağı , bu sadakadır diyerek, önüne koydum. Rasulallah (s.a.a.s.) yanındakilere şöyle demişti:
    “ Yiyiniz !”
    Kendisi, Müminlerin Emiri, Ebu Talib’in oğlu ‘Akiyl ve Abdulmuttalib’in oğlu Hamza ise ellerini hurmaya uzatmadılar. Rasulallah (s.a.a.s.) Zeyd’e yemesi için söylemişti. Bunu gördüğümde, kendi kendime bu ilk işarettir demiştim. Hemen bir tabak daha getirip, bunun hediye olduğunu söleyerek önüne koydum. Bismillâh diyerek elini uzattı ve geri kalnların hepsi ellerini uzatıp tabaktan hurma aldılar. Kendi kendime bu da bir işaret daha demiştim. Bunun üzerine peygamberin arkasında dolaşmaya başlamıştım. Bunu farkeden peygamber şöyle dedi:
    “ Ey Ruzbeh ! Peygamberlik mühürünü mü görmek istiyorsun ?!”
    Bunu istediğimi ifade ettiğimde, omuzlarının üstünü açarak bana peygamberlik mühürünü göstermişti. Omuzları arasındaki bu mühürün uzerinde kıllar vardı. Hemen Rasulallah’ın (s.a.a.s.) ayaklarına kapandım ve öpmeye başladım. Rasulallah (s.a.a.s.) bana buyurdu ki:
    “ Ey Ruzbeh ! Bu kadına git ve de ki: Abdullah’ın oğlu Muhammed sana diyor ki, bu kulunu (Selman’ı) bize satar mısın ?”
    Ben de emir sahibim olan kadının huzuruna gittim ve Rasulallah’ın (s.a.a.s.) bana söylediklerini tekrarladım. Kadın bana dedi ki:
    “ Ona de ki : Seni 400 ağaca karşılık satarım. 100 ağacı sarı renkten ve 100 ağacı kırmızı renkten olacak !”
    Rasulallah’ın (s.a.a.s.) huzuruna gidip kadının söylediklerini anlattım. Rasulallah (s.a.a.s.) şöyle buyurdu:
    “ Kadının istediği çok kolaydır ! Ey Ali, bu yerdeki hurma çekirdeklerini topla !”
    Onları topladıktan sonra ona şöyle buyurdu:
    “ Bu çekirdekleri yere batır ve sula !”
    Müminlerin Emiri birer birer ekilen yerleri sulamaya başlamıştı ki, her suladığı çekirdekler teker teker fidan olup yeryüzüne çıkmaya başladı. Sonuncu çekirdek sulandığında bütün ağaçlar tam gövde halinde olgunlaşmışlardı. Bunu kadına bildirmem için beni ona göndermişti. Kadına istemiş olduğu şartın yerine getirildiğini ve buna karşılık beni vermesi gerektiğini anlattığımda, kadın dışarı çıkarak ağaçları görmüştü. Kadın ağaçları gördüğünde şöyle demişti:
    “ Allah’a yemin olsun ki onu ancak 400 sarı ağaca satabilirim !!!”
    Cebrail oraya inerek ağaçlara kanadı ile temas ettiğinde bütün ağaçlar sarı rengine dönüştü. Kadına artık sözünü yerine getirmesini söylediğimde bana dedi ki:
    “ Allah’a yemin olsun ki, bu ağaçlardan biri Muhammed’ten ve senden benim için daha iyidir !”
    Ben de ona dedim ki:
    “ Allah’a yemin olsun ki, Muhammed ile bir gün beraber olmak senden ve bütün varlığından bana daha iyidir !!!”
    Bunun üzerine Rasulallah (s.a.a.s) boynuma sarılarak “Selmân” ismini verdi. (9*)

    Hazreti Selman efendimiz memleketinden yola çıkıp hazreti Muhammed (s.a.a.s.) efendimiz ile buluşma sevdası ve sevgisi içindeyken acaip bir olayla karşılaşmıştı. Yol üzerinde yıkanmak için suya girmişti. Suda yıkanırken elbiselerinin olduğu yere bir aslan gelip onun çıkmasını bekledi. Hazreti Selman, aslanın verdiği dehşetten, hayretler içinde olduğu bir anda sahradan bir atlı gelmiş ve aslanı oradan kovmuştu. Hazreti selman sudan çıkıp, suyun kenarından kopardığı çiçekleri o kurtarıcısına vermişti. Hazreti Selman yoluna devam etti ve çok uzun bir müddet sonra hazreti Muhammed (s.a.a.s.) ile buluşmuştu.
    Bir gün hazreti Muhammed (s.a.a.s.)’in yanında iken, hazreti Ali yediği hurmanın çekirdeğini hazreti Selman’ın üzerine atmıştı. Hazreti Selman buna gücenmiş ve şöyle demişti:
    “ Ey Rasulallah ! Allah’ın duası senin üzerine olsun. Ali daha genç biri olarak benimle şakalaşıyor, ben ise ihtiyar, yaşlı biriyim !?”
    Hazreti Ali efendimiz bunu duyduğunda buyurdu ki:
    “ Nehirin kenarında sana gelen aslanı hatırlıyor musun ?! Sen suyun içindeyken aslan da senin dışarı çıkmanı beklemişti. Sen ise hayretler içinde suda kalmıştın. O anda bir atlı gelip aslana haykırarak onu oradan defetmişti ! Bunun üzerine sudan çıkıp elbiselerini giymiştin. O anda yaşın ne kadardı ?”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ O zamnalar 17-18 yaşındaydım !”
    Hazreti Ali efendimiz buyurdu ki:
    “ Seni kurtarmaya gelen o yiyiğidi tanıdın mı ?”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ Hayır, tanımadım.”
    Hazreti Ali Buyurdu ki:
    “ Seni kurtaran kişi bendim !”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ Beni kurtaran kişi ile aramızda bir alametim olmuştu !”
    Hazreti Ali buyurdu ki:
    “ O alameti bir daha görsen tanır mısın ?”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ Evet, tanırım.”
    Hazreti Ali efendimiz elbisesinden taptaze bir demet çiçeği çıkarıp Selman’a verdi. 250 yıl önce vermiş olduğu o çiçekleri, bir daha taptaze olarak gören hazreti Selman dedi ki:
    “ Evet, aramızdaki o alamet budur !!!” (10*)

  5. beytül ahzan dedi ki:

    (1)
    HAZRETİ SELMÂN “EL-MUHAMMEDΔ ; “İBN’UL-İSLÂM”; “EL-HAYR”
    İslam tarihinde Ehli Beytten sonra en yüce makama sahip olan hazreti Selman efendimiz hakkında türkçe olarak yazılmış çok az kitap mevcuttur. Belki kitap yerine makale dersek daha isabetli olur. Hazreti Selman, İslam tarihinde önemli bir yeri işgal etmemiş gibi bir tavır ve durum bu zamana kadar sergilenmiştir.
    Hazreti Selman efendimiz hakkında arapça dilinde yazılan kitapların çoğunluğu, “Şii” alevi kişiler tarafından yazılmıştır. Biz Aleviler, hazreti Selman efendimize daha önem vermekte ve göstermekteyiz. Sünni kardeşlerimiz, eshaba çok önem verdikleri halde, hazreti Selman efendimize eshabın ileri gelenlerinden olmasına rağmen, fazla ilgi ve değer vermemişlerdir. Hazreti Selman efendimizin şahsiyetine karşı takip edilen bu yolun ve tutumun sırrı nedir ?

    Bu çalışmamda hazreti Selman efendimizin gerçek kimliğin tanıtmayı hedefledim. Güneşin ışınları ne kadar güneşten ise, güneşin kendisi (kaynağı) başkadır. Hazreti Selman efendimiz hakkında vermeye çalışacağım bilgiler de, ancak kaynağın ışınlarından bir nebze kadar olabilirler. Niyet bizden ve tevfik ise şanı yüce Allah’tandır.

    Hazreti Selman efendimizin gerçek kimliğini müslümanların çoğunluğu bilmemektedir. Hazreti Selman’ın gerçek kimliğini ifade eden bu çalışmayı sabır ve itina ile hazırladım. Bu çalışma karşısında tahammülsüzlüklerin de olabileceğini biliyorum.
    Sünni ve alevi kaynaklarındaki bilgilerin ışığı altında, bu çalışma meydana gelmiştir.

    • HAZRETİ SELMÂN’IN İSMİ VE LAKAPLARI

    Hazreti Selman efendimizin “Ebu ‘Abdullah” (Abdullah’ın babası) olarak lakaplandırıldığı bütün tarihçiler tarafından ittifak ile nakledilmiştir. Hazreti Selman efendimizin ismi anıldığı birçok yerde “Ebu Abdullah Selman” olarak zikredilmiştir.
    Hazreti Muhammed (s.a.a.s.) efendimiz ve Ehli Beyt imamları tarafından hazreti Selman’a üç lakap daha verilmişti:
    Selman el-Hayr (Hayırlı Selman) (1*)
    İbn’ul-İslam Selman (İslam’ın oğlu Selman) (2*)
    “Selman el-Muhammedî” (3*) (Muhammed’in Selman’ı), yani hazreti Muhammed’e (s.a.a.s.) intisab olunan Selman. Bu lakaplar, hazreti Selman’ın yüceliğini belirtmeye yeterlidir.
    Hazreti Selman efendimizin “İslam’ın oğlu” lakabını almasının özelliği, onun herhangi bir putperest geçmişe intisab olmadığına işarettir. Kendisinin asıl nesebi İslam dinidir, yani iman ehlinden olduğunu ve hiç bir zaman Allah’a ortaklık koşanlardan (müşriklerden) olmadığını beyan eder.
    Hazreti Selman efendimizin, hazreti Muhammed’in (s.a.a.s.) devrinden önce adlandırıldığı ismi hakkında çeşitli rivayetler mevcuttur. Ehli Beyt kaynaklarına göre farsça ismi “Ruzbeh” idi. (4*)
    Başka rivayetlere göre ismi: “Mâhu” , “Mâbeh” , “Bhûdân” , “Bahbûd” , “Ruzne” (galiba “Ruzbeh” isminin tahrifi) (5*)