Selman-i Farisî – 2

Yazar: beytül ahzan Tarih: 27 Haziran 2010 846 kez okundu İslam Tarihi

4- KABİR VE BERZAH ÂLEMİNDEN BİR RAPOR

Emir’ul-Muminin Ali (a.s)’ın seçkin yarenlerinden olan Esbeğ b. Nebate şöyle diyor:

Selman, Hz. Ali (a.s)’ın Medain valisi idi, ben de sürekli onunla birlikte idim. Selman hastalanınca ben onun ziyaretine gittim. Ömrünün son günlerini yaşıyordu. Bana şöyle dedi: “Ey Esbeğ! Resulullah (s.a.a) bana bildirmiştir ki, ölümüm yaklaştığında ölüler benimle konuşacaktır. Birkaç kişiyle birlikte, ölümümün yetişip yetişmediğini öğrenmem için beni bir tabuta bırakarak mezarlığa götürünüz.” Selman’ın emrine itaat ettik, onu mezarlığa götürdük, kıbleye doğru yere bıraktık. Selman yüksek bir sesle ölülere hitaben şöyle dedi:

“Selam olsun size ey topraktan evde oturanlar, ey dünyaya gözlerini kapayanlar!”

Bir cevap gelmedi, tekrar şöyle seslendi: “Selam size ey örtüleri toprak olanlar; selam size ey dünyadaki amelleriyle karşılaşanlar; selam size ey kıyamet gününü bekleyenler! Allah ve Peygamber aşkına, sizlerden biri benim cevabımı versin, ben Resulullah (s.a.a)’in kölesi Selman’ım! Peygamber (s.a.a) bana haber vermiştir ki, ölümüm yaklaştığında bir ölü benim cevabımı verecektir, ölümümün yaklaşıp yaklaşmadığını öğrenmek istiyorum.

Sonra Selman biraz sustu, aniden kabrin içerisinden şöyle bir ses geldi:

“es-Selam-u aleyke ve rahmetullahi ve berekatuh. Ey bina ve fena ehli ve dünya işleriyle meşgul olanlar! Sesini duyuyoruz ve cevap vermeye hazırız, Allah sana rahmet etsin, istediğin şeyi sorabilirsin.”

Selman: “Ey ses sahibi! Sen cennet ehlinden misin yoksa cehennem ehlinden mi?”

Ölü: “Ben, Allah’ın, kendisine bağış ve lütufta bulunduğu ve rahmetiyle (Berzah) cennetine bıraktığı kimselerdenim.”

Selman: “Ey Allah’ın kulu! Ölümü bana tarif et; ölüm aşamasını nasıl geçtin, ne gördün ve sana ne yaptılar?”

Ölü: “Ey Selman! Allah’a and olsun ki, eğer makasla doğransaydım veya penseyle bedenimin etleri koparılmış olsaydı, benim için ölüm zorluğundan daha kolay olurdu. Bil ki ben dünyada, Allah’ın lütfüyle hayır işler yapardım, farzları yerine getirirdim, Kur’an okurdum, anne ve babamın hizmetinde bulunmaya gayret gösterirdim, haramlardan sakınırdım, kimseye zulüm etmezdim, gece gündüz, sorgulanmak ve durdurulmaktan korktuğum için helal rızk peşinde koşardım, en güzel şekilde mutluluk ve refah içerisinde yaşıyordum. Aniden hastalandım, birkaç gün geçtikten sonra ölüm yatağına düştüm, bu sırada büyük cüsseli ve korkunç simalı bir şahıs karşımda belirdi. Ne göğe yükselebiliyordum, ne de yere girebiliyordum. O, gözüme işaret etti kör oldum, kulağına işaret etti sağır oldum, dilime işaret etti lal (dilsiz) oldum. Artık bedenim ne görüyor, ne de duyuyordu. Bu esnada ailem ve dostlarım ağlamaya başladılar, ölüm haberi her tarafa yayıldı.

Bu sırada iki güzel simalı şahıs yanıma geldiler; biri sağımda, diğeri ise solumda oturdular, bana selam verdikten sonra şöyle dediler: “Amel defterini getirmişiz, al oku! Biz, sürekli senin yanında bulunan ve amellerini yazan iki meleğiz.”

İyi işlerimle ilgili defteri okuduğumda güldüm ve çok sevindim. Bu defter Rakib’in elinde idi. Ama Atid’in elindeki günahlarımla ilgili defteri okuduğumda, gördüğüm şeyler beni çok üzdü ve ağlattı. Bu esnada o iki melek şöyle dediler: “Seni müjdeliyoruz, hayırla karşılaşacaksın.”

Daha sonra ilk şahıs (Azrail) bana yaklaşarak ruhumu çekip çıkardı. Bu esnada yapılan ve söylenen her şeyi görüp duyuyordum. Akrabaların ağlaması ve çığlıkları şiddetlenince, ölüm meleği öfkeyle onlara bakarak şöyle dedi: “Ey cemaat! Neden ağlıyorsunuz? Allah’a andolsun ki ben ona zulüm ve haksızlık yapmadım. O halde neden bağırıp çığlık atıyorsunuz? Hepimiz Allah katında eşitiz. Eğer siz bizim hakkımızda, bizim sizin hakkınızda emir olunduğunuz gibi emir olunmuş olsaydınız, bizim yaptığımız işi siz de yapacaktınız. Allah’a andolsun ki onun rızkı bitmedikçe ve süresi dolmadıkça biz onun canını almadık. O, Kerim olan Rabbine döndü; O da onun hakkında istediği hükmü verecektir. O her şeye kadirdir. Sabrederseniz mükafatlanırsınız, sabırsızlık yaparsanız günah işlemiş olursunuz. Ben çocuklarınızın, anne ve babalarınızın ruhlarını almak için size çok uğrayacağım.”

Sonra benden vazgeçti, ama ruh onunla birlikte idi. Bu esnada onun yanına diğer bir melek geldi, sonra ruhumu ondan alarak beni kendisiyle götürüp Rabbimin karşısına bıraktı. Rabbimin karşısında yer alınca, büyük-küçük her şey hakkında soru sordular; namaz, oruç, hac, Kur’an, zekat, sadakalar, geçirmiş olduğum vakit ve günler, anne ve babaya itaat, haksız yere adam öldürmek, yetim malını yemek, geceleri ibadetle meşgul olmak ve diğer birçok şeylerden soru sordular.

Daha sonra Allah’ın izniyle bir melek ruhumu yeryüzüne geri çevirdi. Bu sırada bir şahıs bedenimin yanına gelerek gusül vermek için elbiselerimi çıkardı ve beni yıkamaya başladı. Bu esnada ruhum şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Bu güçsüz bedene merhamet et, Allah’a and olsun ki kendisinden çıktığım bütün damarlar kopmuş, bütün organlar kırılmıştır.”

Allah’a and olsun ki, eğer gusül veren şahıs bu sözü duysaydı, kesinlikle ölüye gusül vermezdi. Gusül ve kefenleme işlerinden sonra ailemi ve komşuları benimle vedalaşmaya çağırdılar, vedalaştıktan sonra beni bir tahtanın üzerine bıraktılar, ruhum bu esnada yüzümle kefenim arasında idi. Sonra bana cenaze namazı kıldılar. Namazdan sonra beni götürüp kabre bıraktılar. Derken büyük bir dehşete kapıldım.

Ey Selman! Bil ki kabre koyulunca adeta gökten yere düştüm. Üzerime toprak döktüler, Bu esnada ruh, dilime, kalbime ve kulağıma döndü. Mezarlıktan eve dönmek için seslendiklerinde, çok pişman oldum, keşke ben de dönenlerden olsaydım dedim. Bu esnada kabir tarafından birisi şöyle cevap verdi: “Bu, boş bir arzudur, kıyamet gününe kadar bir berzah vardır (artık dönüş mümkün değildir).” O cevap verene: “Sen kimsin?” diye sordum.

Cevaben şöyle dedi: “Ben, münebbih (uyandırıcı) isminde bir meleğim, Allah tarafından insanların yapmış oldukları bütün amelleri, ölümlerinden sonra onlara haber vermekle görevliyim.”

Sonra beni çekerek oturttu ve şöyle dedi: “Amellerini yaz.”

Dedim ki: “Ben onları sayamam.”

Melek: “Rabbinin şu sözünü duymamış mısın?: “Allah, onları saymıştır; onlar ise onu unutmuşlardır.”(Mücadele/6)

Sonra şöyle dedi: “Yaz, ben sana söyleyeceğim.”

Dedim ki: “Kâğıt yoktur.”

Melek kefenimin bir köşesinden tutarak: “İşte kâğıt, yaz!” dedi.

Dedim ki: “Kalem yoktur.”

Melek: “İşaret parmağın senin kalemindir” dedi.

Dedim ki: “Mürekkebim yoktur.”

Melek: “Ağzının suyu mürekkeptir” dedi.

Sonra o, dünyada yapmış olduğum küçük ve büyük bütün amelleri bana yazdırdı;

Daha sonra amel defterimi mühürleyerek dürdü ve boynuma astı. O kadar ağırdı ki sanki dünya dağlarını boynuma bırakmışlardı.

Nihayet Münebbih melek gitti ve çok korkunç olan Münker adında bir melek geldi.

Bana: “Rabbin kimdir? Dinin nedir? Peygamberin kimdir? Ne inanç üzeresin? Dünyadaki sözün nedir?” diye sordu. Onun korkusundan dilim tutuldu, şaşkınlığa uğradım, ne diyeceğimi bilemedim, korkudan vücudumdaki bütün organlar birbirinden ayrıldı. Derken Rabbimden taraf bir rahmet bana geldi, kalbimi sakinleştirdi, dilimi açtı. Bunun üzerine Münker’in cevabında şöyle dedim:

“Ey Allah’ın kulu! Neden beni korkutuyorsun? Ben bunların cevabını biliyorum. Ben tanıklık ediyorum ki Allah’tan başka bir ilah yoktur, Muhammed (s.a.a) O’nun elçisidir, Allah Rabbimdir, Muhammed (s.a.a) Peygamberimdir, İslam dinimdir, Kur’an kitabımdır, Ka’be kıblemdir, Ali imamımdır, müminler kardeşimdir.

Yine şahadet ederim ki Allah’tan başka ilah yoktur, o tektir, ortağı yoktur, Muhammed (s.a.a) O’nun kulu ve resulüdür. Bu benim sözüm ve inancımdır ve Rabbimi bu inanç üzere mülakat edeceğim.”

Bu esnada “Münker” şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu şimdi seni esenlikle müjdeliyorum, şüphesiz kurtuldun.”

Bu sözlerden sonra benden ayrıldı. Bu esnada Nekir isminde diğer bir melek geldi, korkunç bir ses çıkardı, ilk sesten daha korkunçtu. Parmaklar birbirine geçtiği gibi azalarım birbirine geçti. Sonra bana şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Şimdi amelini bana getir.”

Şaşkınlık içerisinde kaldım, nasıl cevap vereceğimi düşünüyordum. Bu esnada Allah-u Teâlâ o korku ve dehşeti benden giderdi, hüccetimi (delilimi) bana ilham etti, güzel yakin ve tevfik verdi. Derken onun cevabında da şöyle dedim:

“Ey Allah’ın kulu! Bana karşı yumuşak davran. Ben dünyadan şu inanç üzere ayrıldım: Ben, Allah’tan başka bir ilahın olmadığına, O’nun tek ve ortağının olmadığına şahadet ediyorum. Yine şahadet ediyorum ki, Muhammed (s.a.a) O’nun kulu ve elçisidir; Şüphesiz cennet haktır; cehennem haktır; sırat (köprü) haktır; mizan (terazi) haktır; hesap haktır; Münker ve Nekir’in sorgu ve suali haktır; öldükten sonra dirilmek haktır; cennet ve Allah’ın vaat ettiği ondaki nimetler haktır; ateş ve Allah’ın kendisiyle korkuttuğu ondaki azap haktır; kıyamet gelecektir, onda bir şüphe yoktur; şüphesiz Allah-u Teâlâ kabirde olanları diriltecektir.”

Nekir sonra şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Daimi olan nimet ve sürekli olan bir hayırla seni müjdeliyorum.”

Daha sonra o beni sağ kolum üzerine yatırtarak şöyle dedi: “Gelinin yattığı gibi (rahat) yat.”

Daha sonra o (Münker melek), benim için başımın yanından cennete, ayak tarafından da cehenneme bir kapı açtı. Sonra şöyle dedi: “Ey Allah’ın kulu! Kendisine doğru gideceğin cennet ve nimetlerine ve de kendisinden kurtulduğun yakıp kavurucu cehennem ateşine bir bak.”

Daha sonra ayak tarafından açılmış olan kapıyı kapattı ama baş tarafından cennete açılmış olan kapı öylece açık kaldı. Cennetin ravh ve nimetinden bana getirdi, kabrimi göz alabildiği kadar genişletti ve sonra benden ayrıldı.

İşte bu benim durumum, sözüm ve karşılaştığın şeylerdi. Ben, Allah’tan başka bir ilahın olmadığına, O’nun tek ve ortaksız olduğuna, Muhammed (s.a.a)’in O’nun kulu ve elçisi olduğuna şahadet ediyorum. Ey benden soru soran! Seni sorgulayacak olan meleklerin sorgu suali korkusundan ve dehşetinden dolayı sürekli Allah’ı göz önünde bulundur.”

Esbeğ sözünün devamında şöyle diyor: “Bu esnada, konuşan ölünün sesi kesildi. Selman şöyle dedi: “Allah size merhamet etsin beni yere bırakın.”

Selman’ı yere bıraktığımızda: “Beni bir şeye dayayın” dedi. Onu dayadığımızda göğe bakarak şöyle dedi: “Ey her şeyin varlığı elinde bulunan ve kendisine dönülecek olan! Sana iman ettim, Peygamberine tabi oldum, kitabını tasdik ettim ve vaat ettiğin bana geldi; beni kendi rahmetine götür ve keramet evine yerleştir. Ben şahadet ediyorum ki Allah’tan başka ilah yoktur; O tektir ve ortağı yoktur. Yine şahadet ediyorum ki Muhammed (s.a.a) Allah’ın kulu ve elçisidir.” Selman’ın şehadeteyni kamil olduğunda, ölümü yetişti ve canını Allah’a teslim etti..”

(Bihar, c. 22, s. 374)

5- SELMAN-İ FARİSÎ VE BAYGIN GENÇ

Bir gün Selman Kufe’de demirciler pazarından geçerken bir gencin bayılarak yere düşmüş olduğunu ve halkın da onun çevresinde toplandığını gördü.

Halk Selman’ın yanına gelerek: “Ya Ebu Abdullah (Selman’ın künyesi)! Bu genç bayılmıştır. Eğer onun kulağına dua okusan iyi olur” dediler.

Selman o gence yaklaştığında, genç Selman’ı görür görmez kendine geldi ve şöyle dedi:

“Ey Selman! Durumum bu halkın düşündüğü gibi değildir. Ben, demircilerin yanından geçerken, onların çekişleriyle örslere vurduklarını gördüm. Bunu görmekle Allah Teala’nın buyurmuş olduğu şu sözü hatırladım: “Onlar (cehennemlikler) için demirden kamçılar vardır.”( Hac / 21)

İşte bundan dolayı Allah’ın azabı korkusundan aklım başımdan gitti (bayıldım).

O gencin sevgisi Selman’ın kalbine yerleşti ve bundan dolayı Allah rızası için onu kendisine kardeş seçti. Selman sürekli olarak o gençle beraberdi. Nihayet o genç hastalandı. Selman o gencin can çekiştiği an yanına gelerek baş ucunda durup, Melek’ül-Mevt’a (Azrail’e) hitaben: “Ey Melek’ül-Mevt! Kardeşime şefkatli davran” dedi.

Melek’ül-Mevt da: “Ya Eba Abdullah! Ben her mümine karşı şefkatli ve merhametliyim” diye cevap verdi.”

(Bihar, c. 22, s. 385)

6- GÜNAHLAR NASIL DÖKÜLÜYOR?

Ebu Osman şöyle diyor: Selman-i Farisî ile bir ağacın altında oturmuştuk. O, ağacın bir dalından tutarak onu silkti. Derken ağacın üzerindeki bütün yapraklar döküldü. Bu esnada bana dönerek: “Neden böyle yaptığımı sormuyor musun?” dedi.

Ben de: “Neden böyle yaptınız?” diye sordum.

Selman-i Farisi şöyle dedi: “Bir gün Resulullah (s.a.a)’in huzurunda bir ağacın altında oturmuştuk. Resulullah (s.a.a) ağacın kurumuş dalını tutarak onu silkti. Derken ağacın bütün yaprakları yere döküldü. Daha sonra şöyle buyurdular:

“Ya Selman! Neden böyle yaptığımı sormuyor musun?” Ben: “Neden böyle yaptınız?” diye sordum. Buyurdular ki: “Müslüman bir kimse, güzel bir şekilde abdest alarak beş vakit namazını kılarsa, bu ağacın yapraklarının döküldüğü gibi onun da günahları dökülür.”

(Bihar, c. 82, s. 319.)

7- HZ. SELMAN (R.A) VE İBADET

İmam Sadık (a.s)’dan şöyle nakledilmiştir: Bir gün Resulullah (s.a.a) ashabına; “Hanginiz bütün günleri oruç tutuyorsunuz!” diye sordu.

Selman; “Ben ya Resulullah” dedi. Resulullah (s.a.a); “Hanginiz (her zaman için) geceyi ibadetle geçiriyorsunuz?” diye buyurdular. Selman; “Ben ya Resulullah” dedi.

Yine Resulullah (s.a.a); “Hanginiz Kur’ân’ı her gece hatmediyorsunuz?” diye sordular.

Selman; “Ben ya Resulullah” dedi. Ashap’tan birisi (bu durumdan) rahatsız olup şöyle dedi: “Ya Resulullah! Selman Fars ırkından olan birisidir, biz Kureyş toplumuna karşı övünmek istiyor. Siz; “Hanginiz bütün günleri oruç tutuyorsunuz?” buyurdunuz, Selman ben dedi; oysaki o çoğu günler yemek yiyor. Siz; “Hanginiz geceyi ibadetle geçiriyorsunuz?” buyurdunuz Selman ben dedi; oysaki o çoğu günleri yatıyor. Siz; “Hanginiz Kur’ân’ı her gün hatmediyorsunuz?” buyurdunuz; Selman ben dedi; oysaki o günlerin çoğunu susmakla geçiriyor.”

Onun bu sözleri üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdular: “Vazgeç (sus) ey falan, ben size Hekim Lokman gibiyim (her sözümün bir hikmeti vardır). Onun kendisinden sorsan seni aydınlatır.”

Bunun üzerine o adam cenabı Selman’a şöyle dedi: “Ya Eba Abdullah! (Hz. Selman’ın künyesi) Sen bütün günleri oruçlu geçirdiğini mi sanıyorsun?”

Selman; “Evet” dedi.

O adam; “Ben senin çoğu günler yemek yediğini görüyorum” dedi.

Selman cevabında şöyle dedi: “Sandığın şekilde değildir, ben her ay üç gün oruç tutuyorum. Allah Teâlâ buyurmuştur ki: “Kim bir iyilikle gelirse ona, yaptığının on misli mükafat verilecektir.”(En’am/160)

Ben Şaban ayını Ramazan ayıyla birleştiriyorum. İşte bu Sevm’ud- Dehr (bütün günlerin orucu) manasıdır.”

Daha sonra o adam şöyle dedi: “Sen bütün geceyi ibadetle geçirdiğini mi sanıyorsun?”

Selman; “Evet” dedi.

O adam; “Oysa sen gecenin çoğunu uyuyorsun” dedi.

Selman cevabında şöyle dedi: “Senin düşündüğün gibi değildir. Fakat ben habibim Resulullah (s.a.a)’in şöyle buyurduklarını duydum: “Kim abdestli uyuyorsa, bütün geceyi ibadetle geçirmiş gibidir”

[Resulullah (s.a.a) buyurmuştur ki: "Kim abdestli uyur, ölüm de o gece ona ulaşırsa, Allah katında şehittir." Bihar'ül Enver, c. 76, s. 183.]

Binaenaleyh ben daima abdestli uyuyorum”

Sonra o adam; “Sen her gün Kur’ân’ı hatmettiğini mi sanıyorsun?” dedi.

Selman; “Evet” dedi.

O adam; “Oysa sen günlerin çoğu vakitlerinde susuyorsun.

Selman cevabında şöyle dedi: “Senin sandığın gibi değildir. Ama ben habibim Resulullah (s.a.a)’den, Hz. Ali’ye şöyle buyurduklarını duydum:

“Ya Ebe’l- Hasan (Hz. Ali’nin künyesi)! Senin misalin ümmetim arasında “Kulhu vellahu ehad” (Tevhid) suresi gibidir. Kim onu bir defa okursa, Kur’ân’ın üçte birini okumuştur; kim onu iki defa okursa, Kur’ân’ın üçte ikisini okumuştur; kim onu üç defa okursa, Kur’ân’ı hatmetmiş gibidir.”

Daha sonra Hz. şöyle buyurdular: “Ya Ali! Kim seni diliyle severse, imanının üçte biri kâmil olur. Kim seni dili ve kalbiyle severse, imanının üçte ikisi kâmil olur. Kim seni dili ve kalbiyle sever, eliyle de yardımda bulunursa, imanı tamamen kâmil olur.”

Hazret daha sonra sözlerinin devamında şöyle buyurdular: “Ya Ali! Beni hak olarak meb’us kılan Allah’a and olsun ki, eğer yeryüzünün ehli seni gökyüzünün ehli gibi sevseydi, kesinlikle hiçbir kimse cehennem ateşiyle azap edilmezdi.”

Daha sonra cenabı Selman sözlerini toparlayarak sonuçta; “Ben her gün “Kulhuvellahu ehad” suresini üç defe okuyorum.”dedi.

Bu esnada o adam, ağzı kenetlenmiş bir halde ayağa kalkarak çekip gitti.

(Bihar, c. 22, 317; c. 76, s. 181)

8- SELMAN-İ FARSİ VE KANAAT

Abdulazim- i Haseni İmam Cevad (a.s)’dan, o da babalarından şöyle naklediyor:

“Bir gün Selman Ebuzer’i, misafirliğe davet etti. Ebuzer de Selman’ın davetini kabul ederek onun evine gitti. Yemek zamanı olunca, Selman birkaç kuru ekmek torbasından çıkararak onları ıslatıp Ebuzer’in önüne bıraktı. Her ikisi yemek yemekle meşgul oldular. (Az sonra) Ebuzer şöyle dedi: “Eğer bu ekmeğin tuzu da olsaydı çok iyi olurdu.”

Bu söz üzerine Selman yerinden kalkıp evden dışarı çıktı; su kabını bir miktar tuzun karşılığında (komşusunun yanında) rehin bırakarak Ebuzer’e tuz alıp getirdi. Ebuzer tuzu ekmeğe serpip yerken şöyle diyordu: “Allah Teâlâ’ya, bize böyle bir kanaat sıfatını verdiğinden dolayı hamt ve şükürler olsun.”

Selman onun bu sözüne karşılık şöyle dedi: “Eğer kanaat edenlerden olsaydık, su kabım rehin olarak komşunun yanında kalmazdı.”

(Bihar, c. 22, s. 321)

Yorum Bırak