Selman-i Farisî – 1

Yazar: beytül ahzan Tarih: 26 Haziran 2010 4.334 kez okundu İslam Tarihi 8 Yorum

1-SELMAN-İ FARİSÎ’NİN İSLAM’A YÖNELİŞİ

İmam Musa bin Cafer (a.s)’dan Selman-i Farisi’nin nasıl Müslüman olduğu sorulunca şöyle buyurdular: “Emir’ul- Muminin Ali (a.s), Selman-i Farisi, Ebuzer-i Gifari ve Kureyş’ten bir grup cemaat Peygamber (s.a.a)’in kabrinin yanında toplandıkları bir sırada Hz. Ali (a.s) Selman’a: “Ya Eba Abdillah, nereden gelip nasıl Müslüman olduğunu bize anlatır mısın?” dediğinde, Selman-i Farisi şöyle dedi:

“Ya Emir’el- Muminin! Eğer senden başkası böyle bir istekte bulunmuş olsaydı, ona anlatmazdım. Ben İsfahan’ın “Cîy” köyündenim (Başka bir nakilde Şirazlı olduğu geçer) ve babam çiftçi birisi idi. Beni haddinden fazla seviyordu ve bundan dolayı evden dışarıya çıkmama izin vermiyordu. Ben çocukluğum sebebiyle Mecus dininden başka inançlardan haberdar değildim.

Babamın bir tarlası vardı. Bir gün tarlaya gidip orada çalışanlara bir şeyler söylememi emretti. Tarlaya gitmek için evden dışarı çıktım ve yolda Hıristiyan’ların kilisesine uğradım. Orada bir grup cemaatin namaz ve duayla meşgul olduğunu gördüm. Daha fazla bilgi edinmek için kiliseye girdim. Oradaki insanların Allah’a yalvarıp yakarışları beni kendilerine cezp etti. Oradakilerin dininin benim babalarımın dininden daha iyi olduğunu anladım. Akşam olunca eve döndüm. Babam: “Nerede idin, neden geç geldin?” diye sordu.

Cevaben: “Hıristiyanların kilisesine gitmiştim; onların dinî merasim, namaz ve ibadetleri benim ilgimi çekti; onların dininin babalarımın dininden daha üstün olduğunun farkına vardım” dedim.

Babam: “Senin babalarının dini daha üstündür” dedi.

Ben: “Hayır, onların dini daha üstündür. Onlar Allah’a tapıyorlar; O’na ibadet ve kulluk ediyorlar. Ama siz, kendi elinizle yaktığınız ateşe tapıyorsunuz; el çektiğinizde ise o sönüyor” dedim.

Babam, bu sözlerimden dolayı sinirlenerek beni hapsetti ve ayağıma kelepçe vurdu.

Birisi vasıtasıyla Hıristiyanlara bir mesaj göndererek onların dinini kabul ettiğimi ve onların dini merkezinin nerede olduğunu sordum.

Cevaben: “Şam’dadır” dediler.

Yine onlara bir mesaj göndererek: “Şam’dan bir kervan gelirse, döndüğü zaman onlarla beraber Şam’a gitmem için bana haber verin” dedim. Bir ticaret kervanı Şam’dan gelir gelmez, ayağımdaki zinciri açıp onlarla birlikte Şam’a gittim.

Selman Hıristiyan Oskoflarının Mektebinde Şam’a ulaştığımda: “Hıristiyan dininin en büyük âlimi kimdir?” diye sordum. “Kilisenin reisi Oskof’tur” dediler. Onun yanına vararak dedim ki: “Sizin hizmetinizde olmak istiyorum, beni eğitin.” O da ricamı kabul etti.

Bir müddet onun yanında ilim tahsil ettim. O dünya seven birisi idi, onu fazla sevmiyordum… Nihayet bu dünyadan göçtü. Onun yerine geçen şahıs, zahit ve takvalı birisi idi. Bir süre istek ve rağbetle yanında kaldım. Ama çok geçmeksizin o da dünyayla vedalaştı.

O vefat etmeden önce, ondan: “Sizden sonra kimin yanına gideyim, kimi tavsiye ediyorsunuz?” diye bana yardımcı olmasını istedim.

Cevaben: “Evladım, ben Musil’de takvalı bir âlim tanıyorum; vefatımdan sonra onun yanına git” dedi.

Ben Musil’e giderek o âlimin yanına gittim ve: “Filan Oskof beni size gönderdi” dedim. Bir müddet de onun yanında kaldım. Nihayet onun da ölümü yetişti. Son anlarında ona: “Artık siz dünyadan ayrılıyorsunuz; bana kimin yanına gitmemi tavsiye ediyorsunuz?” diye sordum.

Cevaben: “Oğlum! Nasibin’de çok değerli bir alim vardır; onun yanına git. Ben ondan daha iyi birini tanımıyorum” dedi.

Onun ölümünden sonra Nasibin’e giderek o âlimin huzuruna vardım; o değerli birisi idi. Bir müddet de onun yanında kaldım ve sonunda onun da ölüm zamanı yetişti. Ölüm zamanı o, Amuriye’de (Şam şehirlerinden biri) bulunan bir âlimin yanına gitmemi tavsiye etti. Ben Amuriye’ye giderek onun tavsiye ettiği Hıristiyan aliminin yanına gittim. O da iyi birisi idi, bir müddet de onun yanında ilim tahsil etmekle meşgul oldum… Onun da eceli yetişti. Ona: “Kimin yanına gitmemi tavsiye ediyorsunuz?” dedim.

Cevaben şöyle dedi: “Kendim gibi birini tanımıyorum. Ama çok yakın bir zamanda Arap memleketinde bir Peygamber meb’us olacaktır. O peygamber kendi doğduğu yerden (Mekke’den) çok hurmalıklı ve iki taşlı çölün arasında yer alan bölgeye (Medine’ye) hicret edecektir. O peygamberin özellikleri şunlardır:

1- Onun iki omzu arasında nübüvvet damgası vardır.

2- Hediyeyi kabul eder ve ondan yer.

3- Sadakayı kabul etmez.

Bu nişanelerle onu iyice tanıyabilirsin. Kendinizi ona ulaştırmanız gerekir.

Selman Medine’ye Hareket Ediyor

O âlimin vefatından sonra, ticaret için Arabistan’a hareket etmek isteyen bir kervana: “Tüm sermayemi size verirsem, beni de kendinizle birlikte götürür müsünüz?” diye öneride bulundum. Onlar da kabul ettiler. Ama yolun yarısında bana hıyanet ederek bir köle adıyla Yahudilerden birisine sattılar. Beni alan adam, beni evinin bulunduğu hurmalıklı bir yere götürdü. Ben orası vaat edilen bölge olduğu ümidiyle onların yanında yaşıyordum. Ama sonradan anladım ki orası vaat edilen bölge değilmiş. Nihayet Benikurayza Yahudilerinden biri beni o Yahudi’den alarak kendisiyle birlikte Medine’ye götürdü.

Medine’yi gördüğümde duymuş olduğum nişanelerle oranın, Peygamber (s.a.a)’in hicret edeceği yer olduğunu anlamış oldum ve onun bahçesinde sevinçle çalışmakla meşgul oldum. Hz. Muhammed (s.a.a)’in zuhurunu beklediğim bir sırada O Hazretin Mekke’de zuhur ettiğini öğrenmiş oldum.

Köle olduğumdan dolayı fazla araştırma yapamıyordum. Nihayet Peygamber (s.a.a) birkaç ashabıyla birlikte Medine’ye hicret ederek “Kuba” isminde bir yere geldiler.

Selman Hz. Peygamber (s.a.a)’i Tanımak Peşinde

Ben geceleyin kendimle biraz yiyecek götürüp efendimin evinden gizlice dışarı çıktım. Kuba’da Peygamber (s.a.a)’in yanına vardığımda dedim ki: Duyduğuma göre siz salih bir insansınız ve bir grup insanlar da size uymuşlardır. Ben kendimle fakirlere mahsus olan bir miktar sadaka getirmişim; siz de fakir olduğunuz için bunu benden kabul ediniz.

Peygamber (s.a.a) ashabına: “Onun getirdiği yiyecekten yiyiniz” buyurdu. Ama kendisi yemedi. Ben kendi kendime: “Onun, sadaka olan maldan bir şey yememesi, bana söylenilen peygamberlik özelliklerinden biridir” dedim. Daha sonra bulunduğum eve döndüm. Hz. Peygamber (s.a.a)’de Medine’ye geldi. Ben yine kendimle bir miktar yiyecek Peygamber (s.a.a)’in yanına götürerek: “Sizin sadaka olan maldan bir şey yemediğinizi gördüğümden dolayı bunu hediye olarak size getirdim” dedim. Hz. Peygamber ve ashabı hep birlikte o yiyecekten yediler. Kendi kendime dedim ki: “Hediyeyi kabul etmesi de peygamberlik özelliklerinden ikincisidir.” Daha sonra büyük bir sevinçle eve döndüm. Üçüncü özellik peşinde idim. Tekrar Peygamber (s.a.a)’in yanına gittim. Hazret ashabıyla birlikte cenaze merasimine katılıp bir cenazeyi teşyi ediyorlardı. Üzerinde iki aba vardı; onlardan birini giyip diğerini ise, omzuna atmıştı. Peygamberlik nişanesi olan damgayı görmek için Peygamber (s.a.a)’in etrafında dolaşıyordum. Benim ne için dolaştığımın farkına vardığında abayı omzundan kaldırdı. Peygamberlik damgası ve nişanesini bana söyledikleri gibi gördüm. Kendimi O’nun ayağına atarak öpüp ağladım. Beni kendi yanına çağırdı, ben de gidip O’nun kenarında oturdum. Peygamber (s.a.a) başımdan geçen olayları ashaba anlatmamı istedi. Ben de başımdan geçen macerayı evvelden sonuna kadar anlattım. İşte o zamandan itibaren İslam’ı kabul edip Müslüman oldum.

Köle olduğumdan dolayı İslam programlarından serbestçe yararlanamıyordum. İşte bundan dolayı İslam Peygamber’inin önerisi üzerine beni alan efendimle, beni aldığı parayı ona yavaş yavaş ödeyerek hür olmam için bir antlaşma yaptık. Müslümanların yardımı ve Allah’ın lütfüyle özgürlüğe kavuştum. Şimdi bir Müslüman olarak özgürce yaşıyorum. Gerçi köle olduğumdan dolayı Resulullah (s.a.a)’in kenarında Bedir ve Uhud savaşlarına katılamadım. Ama Hendek ve diğer savaşlara katıldım.”

(Bihar, C. 22, S. 355 ve 362. İki rivayetten yani 2 ile 5. rivayetlerden yararlanılmıştır.)

2- İMANIN DERECELERİ

Abdulaziz Kıratisî şöyle diyor:

İmam Sadık (a.s) bana buyurdular ki:

“Ey Abdulaziz! On basamaklı merdiven gibi imanın da on derecesi vardır. İkinci derecede olan bir kimse, birinci derecede olan kimseye; Senin imanın yoktur’ dememelidir. Birinci derecede olan kimse de onuncu derecede olan kimseye ulaşmak için gayret göstermelidir.

Ey Abdulaziz! İmanı senin imanından üst derecede olan kimse seni imansız bilmemesi için, imanı senden aşağı derecede olan kimseyi imansız bilme. Bir kimsenin iman bakımından senden aşağıda olduğunu gördüğünde, onu şefkat ve muhabbetle kendi derecene ulaştır; kaldıramayacağı ve onu kırmak için gücünü aştığı bir şeyi ona tahmil etme. Bu iş güzel bir iş değildir. Kim bir müminin kalbini kırarsa, onun kalbini düzeltmesi ona farzdır.” Sonra şöyle buyurdular:

“Mikdad imanın sekizinci, Ebuzer dokuzuncu, Selman ise onuncu derecesinde idi.”

(Bilar, C. 22, S. 350; C. 69, S. 165 ve 168)

3- AHİR ZAMANIN ALAMETLERİ

İbn- i Abbas diyor ki:

Resulullah (s.a.a) ömrünün son yılında yapmış olduğu veda haccında biz de O’nunla birlikte idik. Resulullah (s.a.a) Kabe’nin kapısının halkasını tutarak bize dönüp şöyle buyurdular:

“Ey insanlar! Ahir zamanın alametlerini size söyleyeyim mi?”

O gün Resulullah (s.a.a)’e herkesten yakın olan Selman: “Evet ya Resulullah” diye cevap verdi.

Resulullah (s.a.a) buyurdu ki:

“Namazı zayi etmek, şehvet peşice gitmek, heva hevese uymak, zenginleri ululamak ve dini dünyaya satmak ahir zamanın alametlerindendir. O zaman müminin kalbi, gördüğü kötülüklerden ve onları önlemeğe gücünün olmadığından dolayı, tuzun suda eridiği gibi karnında erir.”

Selman: “Ya Resulullah! Böyle bir şey vaki olacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, canım elinde olan Allah’a andolsun ki, böyle bir durum vaki olacaktır. Ya Selman, o zamanda amirler zalim, vezirler fasık, başkanlar zalim, eminler ise hain olacaklar.”

Selman: “Ya Resulullah! Böyle bir şey vuku bulacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Allah’a andolsun ki, evet. Ya Selman, o zaman iyi işler kötü ve kötü işler ise iyi sayılacak; hain emin sayılacak, emin ise hıyanet edecek; yalancı doğrulanacak, doğru konuşan ise yalanlanacaktır!”

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar gerçekleşecek mi?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar gerçekleşecektir. Ya Selman! O zaman kadınlar emirlik (yöneticilik) yapacak, cariyelerle istişare edilecek, çocuklar minbere çıkacak, yalan konuşmak hoş ve güzel sayılacak, zekat vermek zarar, beyt’ul-mala ait mal ise ganimet sayılacak; evlatlar, anne ve babalarına kaba, arkadaşlarına ise iyi davranacaklar; kuyruklu yıldız doğacaktır!”

Selman: “Ya Resulullah! Böyle bir şey vuku bulacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, böyle olacaktır. Ya Selman! O zamanda kadınlar ticarette kocalarıyla ortak olacaklar, yağmur gayet azalacak, cömertler cimri olacak, fakirler küçümsenecek, pazarlar birbirine yakın olacak, biri: “Bir şey satmadım” diyecek, diğeri: “Bir kâr etmedim” diyecek; herkes Allah’tan şikâyet edecek.”

Selman: “Ya Resulullah! Bu gibi şeyler olacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar gerçekleşecektir. O zaman halka öyle insanlar hükümet edecek ki, itiraz etmek için konuşurlarsa, öldürülürler; susarlarsa, malları yağma edilir; hakları çiğnenir, kanları dökülür, kalpleri korkuyla dolar; onları korkuya kapılmış olarak görürsün.”

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar olacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, canım elinde olan Allah’a andolsun ki, bunlar vuku bulacaktır. Ya Selman! O zamanda doğu ve batıdan eşyalar (ve kanunlar) getirilecek, ümmetim çeşitli renklere girecek (ahlakları bozulacak), ümmetimden (dini bilgi açısından) zayıf olanların vay haline, Allah’tan taraf onların vay haline! Ne küçüğe acıyacaklar, ne büyüğe saygı gösterecekler ve ne de günahkârın suçundan geçecekler. Sözleri sövüş ve çirkin sözlerdir; cüsseleri insan cüssesi gibidir oysa kalpleri şeytanların kalpleri gibidir.”

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar gerçekleşecek mi?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar gerçekleşecektir. Ya Selman! O zamanda erkekler erkeklerle, kadınlar da kadınlarla yetinecek; evdeki kızlara kıskanıldı gibi erkek çocuklara da kıskanılacaktır; erkekler kendilerini kadınlara benzetecek, kadınlar da kendilerini erkeklere benzetecekler; kadınlar eğeri olan bineklere binecekler, ümmetimden taraf Allah’ın laneti onların üzerine olsun!”

Selman: “Ya Resulullah, bunlar vuku bulacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar vuku bulacaktır. Kilise ve havraların süslendiği gibi camiler süslenecektir; Kurânlar ziynetleşecektir; minareler yükselecektir; namaz kılanların safları, kalplerin birbirlerine karşı kin duymasına ve dillerin farklı olmasıyla birlikte artıp çoğalacaktır.”

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar vuku bulacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, böyle olacaktır. (Ya Selman!) O zaman ümmetimin erkekleri altınla süslenecek, ipek elbise ve kaplanın postunu giyecekler.

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar vaki olacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a ant olsun ki bunlar vaki olacaktır. Ya Selman! O Zaman halk arasında fâiz yaygınlaşacak, gaybet ve rüşvetle muamele yapılacak ve din bırakılıp dünya tutulacaktır.”

Selman: “Ya Resulullah! Bu durum gerçekleşecek mi?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, ruhum elinde olan Allah’a andolsun ki, böyle olacaktır. Ya Selman! O zaman talak artacak, Allah için had (şer’i ceza) uygulanmayacak ve (bu işleriyle) Allah’a bir zarar dokunduramayacaklar.”

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar vaki olacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar vaki olacaktır. Ya Selman! O zaman şarkı söyleyen kadınlar ve çalgı aletleri ortaya çıkacak ve ümmetimin kötüleri onların peşice gidecekler.”

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar olacak mı?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar olacaktır. Ya Selman! O zaman ümmetimin zenginleri gezi, orta hallileri ticaret, fakirleri ise gösteriş için hacca gidecekler. İşte o zaman bir grup insan, Kur’an’ı Allah’tan gayrisi için öğrenecekler,r30; veled’üz-zinalar çoğalacak, Kur’an’la teğanni edilecek, dünya için birbirlerine düşman olacaklar.”

Selam: “Ya Resulullah! Bunlar gerçekleşecek mi?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, canım elinde olan Allah’a andolsun ki, böyle olacaktır. Ya Selman! O zaman ihtiram kalkacak, günah kazanılacak, kötüler iyilere musallat olacak, yalan yaygınlaşacak, inat aşikar olacak, fakirlik çoğalacak, elbiselerle övünecekler, zamansız yağmurlara uğrayacaklar, tavla, satranç, küçük davul ve çalgı aletlerini benimseyecekler; iyiliğe emretmek ve kötülükten sakındırmayı kötü sayacaklar, gerçek mümin o zamanda cariyeden daha hor ve hakir olacak, Kurân okuyanlar ve ibadet edenler birbirlerini azarlayacaklar; oysa onlar gökler aleminde ercas ve encas (çirkef ve necis) olarak çağrılmaktalar.”

Selman: “Ya Resulullah! Bunlar gerçekleşecek mi?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, bunlar gerçekleşecektir. Ya Selman! O zaman zenginler fakirlikten korkacak; öyle ki fakir bir adam cemaatin arasında dolaştığında eline bir şey bırakan kimse bulunmayacaktır.”

Selman: “Ya Resulullah! Böyle bir zaman gelecek mi?”

Resulullah (s.a.a): “Evet, Allah’a andolsun ki, böyle bir zaman vuku bulacaktır. Ya Selman! O zaman ruveybize insanlar söz sahibi olacaklar.”

Selman: “Ya Resulullah, anam ve babam sana feda olsun “ruveybize” kimdir?” diye sorduğunda

Resulullah (saa) buyurdular ki:

“Toplumun işleri hakkında konuşmaya liyakati olmayan (hakir ve ahmak) kimsedir. Çok geçmeksizin herkesin duyacağı bir şekilde yerden bir ses çıkacak, sonra yer içerisindeki altın ve gümüş hazinelerini dışarı çıkaracak, ama (kıyamet yaklaştığından dolayı) insana bir faydası olmayacaktır…”

(Bihar, c. 6, s. 306)

Yorum Bırak

  1. beytül ahzan diyor ki:

    (5)

    (7*)

    • İbin Kesir “S” , “Siyretul-Nebeviyye” , c: 1, s: 296 ve “El-Bidâyetu vel-Nihâye” , c: 2, s: 380
    • El-Sâlihî el-Şâmî “S” , “Subul el-Huda vel-Reşâd” , c: 1, s: 103, 109
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 248
    • İbin Hacer el-‘Askâlâni “S” , “Tehziyb’ul-Tehziyb” , c: 4, s: 121
    • İbin Kuteybe “S” , “El-Ma’ârif” , s: 270
    • Hafız el-Esfahâni “S” , “Zikru Ahbâr Esbahân” , c: 1, s: 49
    • Zehebi “S” , “Tarihul-İslâm” , c: 1, s: 95
    • Makrîyzî “S” , “İmtâ’ul-Esma’ “ , c: 6, s: 337
    • Muhammed ibin İshâk “S” , “Siyretu ibin İshâk” , c: 2, s: 66
    • İbin Hişâm el-Himyeri “S” , “Siyretu ibin Hişâm” , c: 1, s: 139
    • Hafız İbin ‘Asâkir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 392
    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 328
    • Muhammed bin Cerir el-Tabari “S” , “Cemi’ul-Beyân” , c: 1, s: 458

    (8*)

    • Aktarılan haberlerde hazreti Selman’a “İsa’nın vasisis sensin” ve “İsa’nın vasisinin vasisine git” ifadeleri de yer almıştır. Arapçada “eti” yanına git anlamındaki bu kelime ve “enta” sen(sin) kelimesi arasındaki fark ancak tahrif yoluyla değişmiş olabilir. Haberlerin çoğunluğu ise “enta” (İsa’nın vasisi) sensin olarak nakledilmiştir.

    (9*)

    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 162-165
    • Fettâl el-Niysâburi “Ş” , “Ravdat’ul-Vâ’izîn” , s: 276-278
    • Miyrzâ el-Nûri “Ş” , “Mustedrek el-Vesâil” c: 13, s: 37
    • Kutubuddin el-Râvandî “Ş” , “El-Harâic vel-Cerâih” c: 3, s: 1079-1080
    • İbin Şehrâşûb “Ş” , “Menâkib Âl Ebî Tâlib” , c: 1, s: 18-19
    • Muhammed Bakır Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 22, 356-359 ve c: 30, s: 289
    • Cemaluddin Yususf bin Hâtim el-‘Âmilî “Ş”, “Eddur’ul-Nazîm” s: 19-21
    • Ali bin Yususf el-Hilli “Ş” , “El-‘Adad’ul-Kâviye” s: 115-118

    (10*)

    • Miyrza Hasan el-Nuri el-Tabarassiy “Ş” , “ Nefsul-Rahman fi fadâili Selmân” , s: 117-118. Bu kitapta aktarılan rivayet en etrafılısıdır. Bunu “Nefahat’ul-Misk” adlı kitaptan aktarıldığını kaydetmiş. Bu kitab hakkında araştırdım fakat hiç bir netice elde edemedim. Bu kitabın Bahrayn’de yazıldığına dair işaret edilmiş.
    • Şeyh Hâfız Radiyuddin Receb bin Muhammed el-Bursi “Ş” , “Meşâriku Envârul-Yakîn” s: 341, olayı kısmen aktarmış.
    • Seyyid Hâşim el-Bahrâni “Ş” , “Medinat’ul-Me’âciz” , c: 2, s: 11 ve “Hilyet’ul-Ebrâr” , c: 2, s: 17-18, kısmen aktarmış.
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihârul-Envâr” , c: 45 , s: 258-261, 750 hicri yılında vefat eden ünlü şair Şeyh Ebul-Hasan Cemaluddin Ali bin ‘Abdulaziz el-Huley’i nin kasidesinden bu olaya değinmiş.
    • Şeyh Abdullah el-Bahrâni “Ş” , “El-‘Uvâlim” , s: 563-564, şair şeyh el-Huley’i nin kasidesinden bu olaya değinmiş.

    (11*)

    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 378 ve 459
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 248, 255
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “El-İsâbe” , c: 3, s: 119 ve “Tehzib el-Tehzib” , c: 4, s: 121
    • El-Hatib el-Bağdadi “S” , “Tarih Bağdad” , c: 1, s: 176
    • Hafız el-Esbahani “S” , “Zikru ahbar Esbahan” , c: 1, s: 48
    • İbn’ul-Esir “S” , “El-Kamil fit-Tarih” , c: 3, s: 287
    • İbin Kesir “S” , “El-Bidayetu vel-Nihaye” , c: 2, s: 384
    • Kutubeddin el-Ravandi “Ş” , “El-Haraic vel-Ceraih” , c: 1, s: 150
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c: 92, s: 177
    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 162-165
    • Fettâl el-Niysâburi “Ş” , “Ravdat’ul-Vâ’izîn” , s: 276-278
    • Miyrzâ el-Nûri “Ş” , “Mustedrek el-Vesâil” c: 13, s: 37
    • İbin Şehrâşûb “Ş” , “Menâkib Âl Ebî Tâlib” , c: 1, s: 18-19
    • Cemaluddin Yususf bin Hâtim el-‘Âmilî “Ş”, “Eddur’ul-Nazîm” s: 19-21
    • Ali bin Yususf el-Hilli “Ş” , “El-‘Adad’ul-Kâviye” s: 115-118

    (12*)

    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 332
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “El-İsabe” , c: 3, s: 119
    • Vakidi “S” , “Futuh el-Şam” , c: 2, s: 204
    • Şeyh el-Mufid “Ş” , “El-Fusul el-‘Aşara” , s: 102
    • Şeyh el-Tusi “Ş” , “El-Ğaybe” , s: 113
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c: 51, s: 205

    (13*)

    • Zehebi “S” , “Siyeru ‘Alam el-Nubala” , c: 1, s: 555
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “El-İsabe” , c: 3, s: 119
    • Hafız el-Esbahani “S” , “Zikru ahbar Esbahan” , c: 1, s: 48
    • İbn’ul-Esir “S” , “El-Kamil fit-Tarih” , c: 3, s: 287
    • İbin Kesir “S” , “El-Bidayetu vel-Nihaye” , c: 2, s: 384
    • El-Salihi el-Şami “S” , “Subul el-Huda vel-Reşad” , c: 1, s: 112
    • Burhanuddin el-Halebi “S” , “Siyret’ul-Helebiyye” , c: 1, s: 317
    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 332
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 378
    • Hatib el-Bağdadi “S” , “Tarih Bağdad” , c: 1, s: 176
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11 , s: 254

    (14*)

    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “Takriyb el-Tehzib” , c: 1, s: 375
    • Vakidi “S” , “Futuh el-Şam” , c: 2, s: 204
    • Zehebi “S” , “Siyeru ‘Alam el-Nubala” , c: 1, s: 555
    • Hafız el-Esbahani “S” , “Zikru ahbar Esbahan” , c: 1, s: 48
    • İbn’ul-Esir “S” , “El-Kamil fit-Tarih” , c: 3, s: 287
    • İbin Kesir “S” , “El-Bidayetu vel-Nihaye” , c: 2, s: 384
    • El-Salihi el-Şami “S” , “Subul el-Huda vel-Reşad” , c: 1, s: 112
    • Hatib el-Bağdadi “S” , “Tarih Bağdad” , c: 1, s: 176
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 161
    • Ali bin Yunus el-‘Amili “Ş” , “El-Sirat’ul-Mustakiym” , c: 2, s: 254
    • Abdullah bin Hibbân “S” , “Tabakat’ul-Muheddisin bi Esbahan” c: 1, s: 230
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 459
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11 , s: 254

    (15*)

    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “Takriyb el-Tehzib” , c: 1, s: 375
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 376 , 380-383
    • İbin Kuteybe “S” , “El-Ma’ârif” , s: 270-271

    (16*)

    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c:17, s: 141-142
    • Hakim el-Nisaburi “S” , “El-Mustedrek” , c: 3, s: 602-604
    • Heysemi “S” , “Mecma’uz-Zevaid” , c: 9, s: 337-339
    • Tabarani “S” , “El-Mu’cem el-Kebir” , c: 6, s: 212, 228-231

    (17*)

    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envar” , c: 22, s:321,323-324,326, 345-346, 353, 391 ; c: 26, s: 63-64 ; c: 28, s: 126-127 ; c: 38, s: 308
    • El-Fettal el-Niysaburi “Ş” , “Ravdat’ul-Va’izin” , s: 283
    • Zehebi “S” , “Tarih’ul-İslam” , c: 3, s: 514 ve “Siyeru ‘Alam el-Nubala” , c: 1, s: 540
    • İbin Hacer el-‘Askalani “S” , “Tehziyb el-Tehziyb” , c: 4, s: 121 ve “El-İsabe” , c: 3, s: 119
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11 , s: 251
    • Seyyid Ali Han “Ş” , “El-Deracat el-Refiy’a” , s: 208
    • Şeyh el-Tusi “Ş” , “İhtiyar ma’rifetu el-Rical” , c: 1, s: 46-47
    • Furat ibin İbrahim el-Kufi “Ş” , “Tefsir” , s: 68
    • Muttaki el-Hindi “S” , “Kenzul-‘Ummal” , c: 11, s: 639 ; c: 13, s: 256-257
    • Muhammed bin Yezid el-Kazvini İbin Mâce “S” , “Sunen” , c: 1, s: 53
    • Muhammed bin Cerir el-Tabarai “S” , “El-Muntehabu min zeyli el-Muzeyyel” , s: 50
    • Hafız İbin ‘Asakir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, 409
    • İbin Ebil-Hadid “S” , “Şerhu Nehcul-Balağa” , c: 18, s: 36
    • İbin ‘Abdul-Berr “S” , “El-İstiy’âb” , c: 2, s: 636
    • Hafız el-Tabarani “S” , “El-Mu’cem el-Evsat” , c: 7, s: 305
    • Heysemi “S” , “Mecma’uz-Zevaid” , c: 9, s: 155-156

  2. beytül ahzan diyor ki:

    (4)
    HAZRETİ SELMÂN’IN BİLGİSİ

    • HAZRETİ MUHAMMED’İN (saa) ONUN HAKKINDA BUYURDUĞU

    Hazreti Selman’ın yüceliğini, değerini, şüphesiz olarak hadisler beyan etmektedir. Bu hadislerin her iki taraftan, sünni ve alevi bilginleri tarafından, sağlam bir şekilde aktarılmış olması, hazreti Selman’ın yüceliğini kuvvetli bir şekilde ortaya koymaktadır.
    Bu konuda, en muteber kaynaklardan sağlam kabul edilen hadisleri sırasıyla aktarmak istiyorum.
    Peygamber efendimiz hazreti Muhammed, Allah’ın duası ve selamı ona ve tertemiz Ehli Beytine olsun şöyle buyurdu:

    “ Şanı yüce Allah eshabımdan 4 kişiyi sevdiğini bildirdi ve onları sevmemi bana emretti ! Bunlar Ali, Selman, Ebu Zer ve Mikdad’tır !” (17*)

    Eshabın arasında bu 4 mübarek zatı sevmek, bütün müminlere farzdır. Nitekim her kim Allah’ı ve peygamberini severse bu 4 mübarek zatı sevmekle yükümlüdür. Çünkü her mümin Allah için sevmeli ve Allah için buğzetmelidir. Şanı yüce Allah’ın peygamberine “emir” olarak verdiği bu sevgiyi hangi mümin inkar edebilir ?!
    Esas olan mesele, bu sevginin ne olduğu konusundadır. Hazreti Ali, hazreti Selman, hazreti Ebu Zer ve hazreti Mikdad bin ‘Amr’ı nasıl sevmeliyiz ?
    İnsanoğlunun hesap gününde sevdiği ile beraber olacağını, haşredileceğini peygamber efendimiz hazreti Muhammed (saa) beyan buyurmuştur. Bu mübarek zatları sevmek, onların yolunda olmaktır. Bu mübarek zatları sevmek, onlara itaat etmektir. Aksi takdirde sevgi yolda kalır.
    Aleviler bu mübarek 4 zatı severler. Çünkü alevi olmak, bu 4 zatın yolunda ve itaatlerinde olmaktır.

    KAYNAKÇA (BİBLİYOGRAFYA)

    Şia’nın müelliflerine “Ş” harfi ve sünni müellifelrine “S” harfi işaret olarak verilecek.

    (1*)

    • Muhammed bin Ali el-Tabari “Ş” , “Beşâret el-Mustafa” kitabı, s: 275
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 40, s: 7 ve c: 65, s: 139
    • Şeyh Saduk “Ş” , “El-Amâlî” , s: 579
    • Ebu Hatim el-Razi “S” , “El-Cerhu vel-Te’diyl” , c: 4, s: 296
    • Hafız ibin ‘Asâkir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 2, s: 116 ve c: 21, s: 379
    • İbin Kesir “S” , “Tefsir” , c: 2, s: 121
    • Muhammed bin İsmail el-Buhari “S” , “Tarih’ul-Kebir” , c: 4, s: 135
    • Ebu Dâvud el-Tayâlasiy “S” , “Musned” , s: 91
    • Ahmed bin Şu’ayb el-Nesei “S” , “Sunen’ul-Kubra” , c: 3, s: 26 ve c: 6, s: 9
    • İbin Hibbân el-Bustî “S” , “Sahih” , c: 2, s: 481
    • Ebu Suleyman el-Tabarani “S” , “El-Mu’cemul-Kebir” , c: 6, s: 268, 271…

    (2*)

    • Şerif el-Radiy “Ş” , “El-Mecâzât el-Nebeviyye” , s: 335
    • İmam-ı Hasan el-‘Askeri (a.s) , “Tefsir” , s: 120
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 22, s: 390
    • Heysemi “S” , “Mecma’uz-Zevâid” , c: 10, s: 87
    • İbin Ebi Şeybe “S” , “Kitab’ul-‘Arş” , s: 64
    • Tabarani “S” , “El-Mu’cemul-Kebir” c: 6, s: 220
    • İbin Ebil-Hadid “S” , “Şerh Nehcul-Belâğa” , c: 18, s: 34
    • Fahruddin el-Râzi “S” , “Tefsir’ul-Kebir” , c: 29, s: 287
    • Hafız İbin ‘Asâkir “S” , “Tarih medinet Dimaşk” , c: 21, s: 373
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 245 ve 247
    • İbn’ul-Esir “S” , “Usud’ul-Ğâbe” , c: 2, s: 328
    • Makrîyzî “S” , “İmtâ’ul-Esma’ “ , c: 6, s: 337
    • İbin Hacer el-‘Askâlâni “S” , “Tehziyb’ul-Tehziyb” , c: 4, s: 121 ve “El-İsâbe” , c: 3, s: 118

    (3*)

    • Muhammed bin Ahmed el-Kummi “Ş” , “Miâtu Menkibe” , s: 124
    • Muhammed bin Ali el-Tabari “Ş” , “Beşâret el-Mustafa” , s: 411
    • Şeyh el-Tûsî “Ş” , “İhtiyâr ma’rifatu el-Ricâl” , c: 1, s: 54 ve 71
    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 209-210
    • Seyyid İbin Tâvûs “Ş” , “El-Tarâif” , s: 174
    • Muhammed Bakır el-Mecliysi “Ş” , “Bihar” , c: 22, s: 327, 349, 385

    (4*)

    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Şeyh Saduk “Ş” , “Kemâl el-Din ve temâm el-Ni’me” , s: 162-165
    • Fettâl el-Niysâburi “Ş” , “Ravdat’ul-Vâ’izîn” , s: 276-278
    • Miyrzâ el-Nûri “Ş” , “Mustedrek el-Vesâil” c: 13, s: 37
    • Kutubuddin el-Râvandî “Ş” , “El-Harâic vel-Cerâih” c: 3, s: 1079-1080
    • İbin Şehrâşûb “Ş” , “Menâkib Âl Ebî Tâlib” , c: 1, s: 18-19
    • Muhammed Bakır Mecliysi “Ş” , “Bihar’ul-Envâr” , c: 22, 356-359 ve c: 30, s: 289
    • Cemaluddin Yususf bin Hâtim el-‘Âmilî “Ş”, “Eddur’ul-Nazîm” s: 19-21
    • Ali bin Yususf el-Hilli “Ş” , “El-‘Adad’ul-Kâviye” s: 115-118

    (5*)

    • Seyyid Ali Hân el-Medanî “Ş” , “El-Deracât el-Rafiy’a” , s: 198
    • Cemaluddin Yusuf el-Mezîy “S” , “Tehzib’ul-Kemâl” , c: 11, s: 247, 250
    • Zehebi “S” , “Siyeru A’lâm el-Nubalâ” , c: 1, s: 555
    • İbin Hacer el-‘Askâlâni “S” , “Tehziyb’ul-Tehziyb” , c: 4, s: 121
    • Vâkidî “S” , “Futuh el-Şâm” c: 2, s: 204
    • Muhammed ibin Cerir el-Tabari “S” , “Tarih” c: 2, s: 419
    • Hafız el-Esfahâni “S” , “Zikru Ahbâr Esbahân” , c: 1, s: 48

    (6*)

    • (4*) dipnotunda zikredilen bütün kaynaklar

  3. beytül ahzan diyor ki:

    (3)
    • HAZRETİ İSA ALEYHİSSELAMIN VEYA ONUN HAVARİLERİNİN DÖNEMİNDE YAŞAMIŞ OLDUĞUNA DAİR HABERLER

    Hazreti Selman efendimizin makamını ve yüceliğini daha iyi anlayabilmek için, onun manevi değerini ifade eden haberleri aktarmak istiyorum. Bu haberler en muteber ve en meşhur bilginlerin kitaplarından alınmıştır.
    Hazreti Selman efendimizin, hazreti İsa’nın (as) vasisi zamanında yaşadığına dair sağlam haberler aktarılmıştır. (11*)
    Bu beyana göre hazreti Selman’ın 500 yıldan daha fazla yaşamış olması gerektiği tarihin hesabı açısından ortaya çıkmaktadır. Nitekim hazreti İsa’nın (as) ve Hz. Muhammed (saa)’in zamanı arasında 600 yılından daha fazla bir müddet olduğu hakkında hiç bir ihtilaf yoktur.
    Bazı bilginlerin aktardıkları haberlere göre ise, hazreti Selman efendimiz, hazreti İsa’nın (as) zamanını yaşamıştı. (12*)
    Bunu mümkün olmayan bir mesele olarak görmek yanlış olur. Kuran-ı Kerim’den Eshab-ı Kehf’in (mağarada kalan müminlerin) 309 yıl sonra mağaradan canlı olarak çıktıklarını biliyoruz. Başka bir ayette ise bir peygamberin 100 yıl oturduğu yerde canlı kaldığı zikredilmiştir. Önceki peygamberlerin 1000 yıl civarında yaşadıklarını da biliyoruz.

    • KAÇ YIL YAŞADIĞINA DAİR AKTARILAN HABERLER

    Hazreti Selman efendimizin kaç yıl yaşadığı hakkında çeşitli haberler mevcuttur. Bu haberlere göre hazreti Selman 200 ile 400 yıl arasında yaşamıştır. Bu haberleri yıl farkına göre ayırdığımızda, 250 yıl yaşadığını, çok sayıda muteber bilginler ortaklaşa kabul etmişlerdir.
    Bu tespiti yapan tarihçilerin, tuhaf bir duruma düştüklerini ifade etmeden geçemeyeceğim. Hazreti Selman’ın Hazreti İsa’nın (as) vasisi döneminde yaşadığını aktaran tarihçiler, aynı anda onun 250 yıl yaşadığı hakkında ihtilaf yoktur ifadesini kullanmışlardır. (13*)
    Hazreti Selman efendimizin 250 yıldan daha fazla yaşadığını, bu müddetin 300 ile 400 arasında olduğunu da bir çok tarihçi aktarmıştır. (14*)

    HAZRETİ SELMÂN NE ZAMAN HZ. MUHAMMED (saa) İLE BULUŞTU ?

    Bu konuda tarihçiler arasında ihtilaf olmasına rağmen, hazreti Selman’ın Medine devrinde, hicretten sonra hazreti Muhammed (saa) ile ilk olarak görüştüğü daha fazla ağırlık kazanmıştır. Hazreti Selman’ın Bedir savaşında bulunduğuna dair haberler mevcut olduğu gibi , tarihçilerin çoğunluk olarak aktardıkları haberlere göre ise, hazreti Selman Bedir savaşından sonra hazreti Muhammed (saa) ile buluşmuştu. (15*)
    Bazı rivayetlerde ise, hazreti Selman’ın Mekke devrinde hazreti Muhammed (saa) ile bir araya geldiği aktarılmıştır. (16*)

  4. beytül ahzan diyor ki:

    (2)
    • NEREDEN GELDİĞİ VE KISA TARİHİ

    Hazreti Selman efendimizin Faris’ten, şimdiki çoğrafyası ile İran olarak bilinen topraklardan geldiği rivayet edilmiştir. Bu konuda ihtilaf yoktur. İran’ın hangi şehrinden geldiği hakkında çeşitli haberler mevcuttur. Şirâz şehrinden olduğu rivayet edildiği gibi (6*), onun İsfehân şehrine yakın olan Ceyy beldesinden; Ramhurmuz şehrinden; Cundiysâbur şehrinden olduğu da rivayet edilmiştir. (7*)
    Hazreti Muhammed (s.a.a.s.) ile görüşmesinden önceki hayatı hakkında çok çeşitli haberler mevcuttur. Bu haberlerin arasında hazreti Selman efendimizin şahsiyetine uygun olmayan rivayetlere yer vermiyeceğim. Nitekim, hazreti Muhammed’in (s.a.a.s.) ve Ehli Beyti’nin , hazreti Selman hakkında buyurmuş oldukları ve doğru olarak bilinen hadisler ancak bu hususta önemli olabilirler. Doğru ve sağlam hadislere uygun olmayan haberlere değer verirsek, tarihin bir değeri kalmaz. Hadislerin, tarihi olayları aktaran haberlere nazaran, daha sağlam oldukları hakkında şüphe yoktur. Çünkü bu gibi hadisler hakkında ittifak vardır. Her iki taraf, sünni ve alevi bilginleri bu hadisleri nakletmişlerdir. Bu tesbite dayanarak, hazreti Selman’ın hadislerdeki şahsiyetine uygun olan haberlere yer verdim.
    Hazreti Selman efendimizin, hazreti Muhammed’in (s.a.a.s.) devrinden önceki hayatı hususunda şöyle bir haber aktarılmış:
    Hazreti Selman anlatıyor:
    Şirâz beldesinde eşraftan olan birinin oğluydum. Babam beni çok sever ve sayardı. O beldenin bir bayram gününde babam ile beraber dolaştığım bir anda ibadet yapılan bir yerden adamın biri şöyle nida etmişti:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir ilâh yoktur; ve yine şehadet ederim ki İsa Allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın habibidir !!!”
    Bu nidayı duyduktan sonra Muhammed (s.a.a.s.) ‘in sevgisi etime ve kanıma karışmıştı. O andan sonra ne bir yemek ne de bir içecek haz vermişti. Annem benim durumu farkettiğinde şöyle demişti:
    “ Güneşin doğuşuna karşı neden bugün secde etmiyorsun ?”
    Anneme karşı çıktıştığımda beni terketmişti. Daha sonra odama çekildiğimde tavana asılı bir kitap görmüştüm. Anneme dedim ki:
    “ Bu kitap nedir ?”
    Annem bana dedi ki:
    “ Ey Ruzbeh ! Bayram kutlamasından geri döndüğümüzde bu kitabın öyle asılı olduğunu görmüştük. Sakın bu yere yaklaşma aksi takdirde babandan dayak yersin !”
    Akşama kadar bu kitap konusunda annem ile mücadele etmişti. Gece olduğunda annem ve babam yatmışlardı. Bunun üzerine kalkıp o kitabı almıştım. Bu kitabın içinde şöyle yazılmıştı:
    “ Bismillahirrahmanirrahim ! Bu, Allah tarafından Adem’e (a.s) verilen bir sözdür. Onun neslinden bir peygamber kıldım ki adı Muhammed’tir. Ahlakın yüceliğini emreder ve putlara tapmayı yasaklar. Ey Ruzbeh , İsa’nın vasisine git (8*) ! İman et ve mecusilik inancını terket !!!”
    Bunu okuduğumda bayılarak yere düştüm ve üzerimde büyük bir şiddet oldu. Annem ve babam bunu farkettiklerinde beni derin bir kuyunun içine salarak şöyle demişlerdi:
    “ Bu durumundan geri dönmezsen seni öldüreceğiz !?”
    Ben de onlara şöyle demiştim:
    “ Bana istediğinizi yapınız ! Muhammed’in sevgisi benim kalbimden asla gitmeyecektir !”
    Bu kitabı okuyana kadar arapçayı bilmiyordum. O günden itibaren Allah bana arapçayı müyesser kılmıştı. Kuyuda bu hal üzerinde kalmıştım. Bana küçük ekmek tanelerini indiriyorlardı. Bu durum fazla sürdüğünde ellerimi göke doğru kaldırarak şöyle demiştim:
    “ Ey Rab ! Sen, Muhammed (s.a.a.s.) in ve vasisinin muhabbetini bende kıldın ! Onu vesile kıdığının hakkı için beni içinde bulunduğum durumdan acil bir şekilde kurtar !”
    Bunun üzerine beyaz elbiseli biri bana gelmişti ve bana şöyle demişti:
    “ Ey Ruzbeh ! Ayağa kalk !”
    Elimden tutarak beni o ibadet yapılan eve götürmüştü. Oraya vardığımızda şöye demiştim:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur; yine şehadet ederim ki İsa allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın sevdiğidir !”
    Benim sesimi duyan biri ibadet evinden çıkarak dedi ki:
    “ Ruzbeh sen misin ?”
    Ben ona dedim ki:
    “ Evet, Ruzbeh benim.”
    Bunun üzerine beni yukarı beraber almıştı. Ona (rahibe) iki yıl hizmet etmiştim. Vefat edeceği yaklaştığında bana dedi ki:
    “ Ben yakında öleceğim !”
    Ben de ona dedim ki:
    “ Beni kime bırakacaksın ?!”
    Kendisi bana dedi ki:
    “ Benim inancım üzerinde, ancak Antakya’da olan bir rahibi biliyorum. Kendisini bulursan benden ona selam söylersin ve bu levhayı ona verirsin !”
    Bana levhayı vermişti. Bir müddet sonra vefat etti, onun cenazesini yıkadım ve kefenledikten sonra defnettim. Sonra levhayı alarak Antakya’ya gittim. Orada bulunan ibadet evine vardım ve şöyle nida ettim:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur; yine şehadet ederim ki İsa Allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın sevdiğidir !”
    Bir rahip ibadet evinden aşağı bakarak dedi ki:
    “ Ruzbeh sen misin ?!”
    Ben, kendimi ona tanıttığımda, beni kendisiyle beraber yukarıya almıştı. Bu rahibin hizmetinde iki yıl kadar kalmıştım. Vefat edeceği yaklaştığında bana şöyle demişti:
    “ Yakında vefat edeceğim.”
    Bunu duyduğumda ona dedim ki:
    “ Beni kime bırakacaksın ?!”
    Dedi ki:
    “ Benim inancım üzerimde İskenderiye’de olan bir rahibi biliyorum. Kendisini bulursan benden ona selam söyle ve bu levhayı ona ver !”
    Bir müddet sonra rahip vefat etmişti, onun cenazesini yıkadım ve kefenledikten sonra defnettim. Bana vermiş olduğu levhayı alarak yola koyulmuştum. İskenderiye’ye vardığımda ibadet evine yaklaşarak şöyle nida etmiştim:
    “ Şehadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur; yine şehadet ederim ki İsa Allah’ın ruhudur ve yine şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın sevdiğidir !”
    İbadet evinin üzerinden bir rahip bana seslenerek :
    “ Ruzbeh sen misin ?!” demişti.
    Ben de kendimi tanıttıktan sonra rahip beni beraberinde yukarıya almıştı. Bu rahibe de iki yıl hizmet ettikten sonra vefat edeceğini söylemişti. Bunu bildiğimde ona dedim ki:
    “ Beni kime bırakacaksın ?!”
    Rahip dedi ki:
    “ Benim inancımı benimseyen dünyada hiç bir insanı bilmiyorum. Abdulmuttalib’in oğlu Abdullah’ın oğlu Muhammed’in dünyaya gelişi yaklaşmıştır. Ona gittiğinde benden selam söyle ve bu levhayı ona ver !”
    Bir müddet sonra rahip vefat etmişti, onun cenazesini yıkadım ve kefenledikten sonra defnettim.
    Levhayı yanıma alıp yola koyulmuştum. Yolda bir topluluk ile yoldaşlık ettim. Onlara şu teklifte bulunmuştum:
    “ Bana yiyecek ve içeceğimi verirseniz size yol boyu hizmet ederim !?”
    Topluluk bu teklifimi kabul etmişti. Topluluk yemek istediklerinde beraberinde götürdükleri koyun sürüsünden birini vurarak öldürdüler. Bu koyunun etinden kebap ve közde et yaptılar. Bana bu etten yememi istediler, ben ise bu etten yemiyeceğimi, inancıma ters olacağını söylemiştim. Adamlar bunu duyduklarında beni şiddetli bir şekilde dövmeye başlamışlardı, az kalsın beni öldüreceklerdi. Aralarından biri onlara şöyle demişti:
    “ Onu şimdi bırakın ! Bize içecek getirmesini söyleyin ! Göreceksiniz ki kendisi şaraptan içmiyecektir !”
    Şarabı onlara getirdiğimde benim de içmemi istediler. Ben içmekten çekindiğimde yine beni dövmeye başladılar. Onlara dedim ki:
    “ Ey topluluk ! Beni vurmayın, beni öldürmeyin ! Ben size kölelik yapmaya hazırım !”
    Bunun üzerine aralarından birine kölelik yapmaya anlaştım. Bu adam beni sonra 300 dirheme bir yahudiye sattı. Yahudi benim başıma gelenleri sormuştu, ben de ona Muhammed’e ve vasisine olan sevgimi anlatmıştım. Yahudi bunun üzerine şöyle demişti:
    “ Ben seni ve Muhammed’i sevmiyorum !!!”
    Adam beni evinden çıkardı ve dışarda kapısında bulunan kumu sabaha kadar oradan kaldırmamı, bunu yapmazsam beni öldüreceğini söyledi. Bütün gece bu kumu taşıdım ve sonunda bitkin bir halde olduğumda ellerimi havaya kaldırdım ve dua ettim:
    “ Ey Rab ! Sen, Muhammed (s.a.a.s.) in ve vasisinin muhabbetini bende kıldın ! Onu vesile kıdığının hakkı için beni bulunduğum bu durumdan acil bir şekilde kurtar !”
    Bunun üzerin şanı yüce Allah bir rüzgar gönderdi ki, kapıda bulunan kumu yahudinin istemiş olduğu yere aktardı. Yahudi sabahladığında kumun istediği yere aktarıldığını gördüğünde dedi ki:
    “ Ey Ruzbeh ! Sen sihirbazsın ! Benim ise bu konuda bilgim yoktur. Beni ve bütün köyü öldürmeden önce seni buradan uzaklaştıracağım !”
    Beni bir kadına satmıştı. Bu kadın beni çok sevmişti. Onun bir bahçesi vardı, o bahçeyi bana verdi ve istediğimi oradan yiyebileceğimi, ondan istediğime hediye ve sadaka verebileceğimi söylemişti. Bir gün o bahçedeyken üstlerinden bulut seyretmekte olan 7 kişi bana doğru geldiler. Kendi kendime şöyle demiştim:
    “ Allah’a yemin olsun ki bu gelenlerin hepsi peygamber değillerdir ama, aralarından biri muhakkak peygamberdir !”
    Bu 7 kişi bana vardıklarında bulut hala üzerlerinden onları takip ediyordu. Aralarında Rasulallah (s.a.a.s.) , Müminlerin Emiri (hazreti Ali), Ebu Zer, Mikdad, Abdulmuttalib’in oğlu Hamza, Ebu Talib’in oğlu ‘Akiyl ve Haris’in oğlu Zeyd vardı. Hepsi bahçeye girdiler ve hurmanın bozuk olanlarını yemeye başladılar. Rasulallah (s.a.a.s.) onlara şöyle diyordu:
    “ Sadece işe yaramaz ve bozuk olanları yiyiniz. Sakın bahçe sahiplerine zarar yapmayınız !”
    Bunu gördükten sonra mal sahibi olan kadına gittim ve bana hurmaların iyisinden alabilmem için müsaade etmesini istedim. Kadın bana 6 tabak dolusu hediye etti. Ben de bu tabaklardan birini alarak kendi kendime şöyle dedim:
    “ Aralarında peygamber varsa kesinlikle sadaka yemiyecektir !”
    Elimdeki tabağı , bu sadakadır diyerek, önüne koydum. Rasulallah (s.a.a.s.) yanındakilere şöyle demişti:
    “ Yiyiniz !”
    Kendisi, Müminlerin Emiri, Ebu Talib’in oğlu ‘Akiyl ve Abdulmuttalib’in oğlu Hamza ise ellerini hurmaya uzatmadılar. Rasulallah (s.a.a.s.) Zeyd’e yemesi için söylemişti. Bunu gördüğümde, kendi kendime bu ilk işarettir demiştim. Hemen bir tabak daha getirip, bunun hediye olduğunu söleyerek önüne koydum. Bismillâh diyerek elini uzattı ve geri kalnların hepsi ellerini uzatıp tabaktan hurma aldılar. Kendi kendime bu da bir işaret daha demiştim. Bunun üzerine peygamberin arkasında dolaşmaya başlamıştım. Bunu farkeden peygamber şöyle dedi:
    “ Ey Ruzbeh ! Peygamberlik mühürünü mü görmek istiyorsun ?!”
    Bunu istediğimi ifade ettiğimde, omuzlarının üstünü açarak bana peygamberlik mühürünü göstermişti. Omuzları arasındaki bu mühürün uzerinde kıllar vardı. Hemen Rasulallah’ın (s.a.a.s.) ayaklarına kapandım ve öpmeye başladım. Rasulallah (s.a.a.s.) bana buyurdu ki:
    “ Ey Ruzbeh ! Bu kadına git ve de ki: Abdullah’ın oğlu Muhammed sana diyor ki, bu kulunu (Selman’ı) bize satar mısın ?”
    Ben de emir sahibim olan kadının huzuruna gittim ve Rasulallah’ın (s.a.a.s.) bana söylediklerini tekrarladım. Kadın bana dedi ki:
    “ Ona de ki : Seni 400 ağaca karşılık satarım. 100 ağacı sarı renkten ve 100 ağacı kırmızı renkten olacak !”
    Rasulallah’ın (s.a.a.s.) huzuruna gidip kadının söylediklerini anlattım. Rasulallah (s.a.a.s.) şöyle buyurdu:
    “ Kadının istediği çok kolaydır ! Ey Ali, bu yerdeki hurma çekirdeklerini topla !”
    Onları topladıktan sonra ona şöyle buyurdu:
    “ Bu çekirdekleri yere batır ve sula !”
    Müminlerin Emiri birer birer ekilen yerleri sulamaya başlamıştı ki, her suladığı çekirdekler teker teker fidan olup yeryüzüne çıkmaya başladı. Sonuncu çekirdek sulandığında bütün ağaçlar tam gövde halinde olgunlaşmışlardı. Bunu kadına bildirmem için beni ona göndermişti. Kadına istemiş olduğu şartın yerine getirildiğini ve buna karşılık beni vermesi gerektiğini anlattığımda, kadın dışarı çıkarak ağaçları görmüştü. Kadın ağaçları gördüğünde şöyle demişti:
    “ Allah’a yemin olsun ki onu ancak 400 sarı ağaca satabilirim !!!”
    Cebrail oraya inerek ağaçlara kanadı ile temas ettiğinde bütün ağaçlar sarı rengine dönüştü. Kadına artık sözünü yerine getirmesini söylediğimde bana dedi ki:
    “ Allah’a yemin olsun ki, bu ağaçlardan biri Muhammed’ten ve senden benim için daha iyidir !”
    Ben de ona dedim ki:
    “ Allah’a yemin olsun ki, Muhammed ile bir gün beraber olmak senden ve bütün varlığından bana daha iyidir !!!”
    Bunun üzerine Rasulallah (s.a.a.s) boynuma sarılarak “Selmân” ismini verdi. (9*)

    Hazreti Selman efendimiz memleketinden yola çıkıp hazreti Muhammed (s.a.a.s.) efendimiz ile buluşma sevdası ve sevgisi içindeyken acaip bir olayla karşılaşmıştı. Yol üzerinde yıkanmak için suya girmişti. Suda yıkanırken elbiselerinin olduğu yere bir aslan gelip onun çıkmasını bekledi. Hazreti Selman, aslanın verdiği dehşetten, hayretler içinde olduğu bir anda sahradan bir atlı gelmiş ve aslanı oradan kovmuştu. Hazreti selman sudan çıkıp, suyun kenarından kopardığı çiçekleri o kurtarıcısına vermişti. Hazreti Selman yoluna devam etti ve çok uzun bir müddet sonra hazreti Muhammed (s.a.a.s.) ile buluşmuştu.
    Bir gün hazreti Muhammed (s.a.a.s.)’in yanında iken, hazreti Ali yediği hurmanın çekirdeğini hazreti Selman’ın üzerine atmıştı. Hazreti Selman buna gücenmiş ve şöyle demişti:
    “ Ey Rasulallah ! Allah’ın duası senin üzerine olsun. Ali daha genç biri olarak benimle şakalaşıyor, ben ise ihtiyar, yaşlı biriyim !?”
    Hazreti Ali efendimiz bunu duyduğunda buyurdu ki:
    “ Nehirin kenarında sana gelen aslanı hatırlıyor musun ?! Sen suyun içindeyken aslan da senin dışarı çıkmanı beklemişti. Sen ise hayretler içinde suda kalmıştın. O anda bir atlı gelip aslana haykırarak onu oradan defetmişti ! Bunun üzerine sudan çıkıp elbiselerini giymiştin. O anda yaşın ne kadardı ?”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ O zamnalar 17-18 yaşındaydım !”
    Hazreti Ali efendimiz buyurdu ki:
    “ Seni kurtarmaya gelen o yiyiğidi tanıdın mı ?”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ Hayır, tanımadım.”
    Hazreti Ali Buyurdu ki:
    “ Seni kurtaran kişi bendim !”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ Beni kurtaran kişi ile aramızda bir alametim olmuştu !”
    Hazreti Ali buyurdu ki:
    “ O alameti bir daha görsen tanır mısın ?”
    Hazreti Selman dedi ki:
    “ Evet, tanırım.”
    Hazreti Ali efendimiz elbisesinden taptaze bir demet çiçeği çıkarıp Selman’a verdi. 250 yıl önce vermiş olduğu o çiçekleri, bir daha taptaze olarak gören hazreti Selman dedi ki:
    “ Evet, aramızdaki o alamet budur !!!” (10*)

  5. beytül ahzan diyor ki:

    (1)
    HAZRETİ SELMÂN “EL-MUHAMMEDΔ ; “İBN’UL-İSLÂM”; “EL-HAYR”
    İslam tarihinde Ehli Beytten sonra en yüce makama sahip olan hazreti Selman efendimiz hakkında türkçe olarak yazılmış çok az kitap mevcuttur. Belki kitap yerine makale dersek daha isabetli olur. Hazreti Selman, İslam tarihinde önemli bir yeri işgal etmemiş gibi bir tavır ve durum bu zamana kadar sergilenmiştir.
    Hazreti Selman efendimiz hakkında arapça dilinde yazılan kitapların çoğunluğu, “Şii” alevi kişiler tarafından yazılmıştır. Biz Aleviler, hazreti Selman efendimize daha önem vermekte ve göstermekteyiz. Sünni kardeşlerimiz, eshaba çok önem verdikleri halde, hazreti Selman efendimize eshabın ileri gelenlerinden olmasına rağmen, fazla ilgi ve değer vermemişlerdir. Hazreti Selman efendimizin şahsiyetine karşı takip edilen bu yolun ve tutumun sırrı nedir ?

    Bu çalışmamda hazreti Selman efendimizin gerçek kimliğin tanıtmayı hedefledim. Güneşin ışınları ne kadar güneşten ise, güneşin kendisi (kaynağı) başkadır. Hazreti Selman efendimiz hakkında vermeye çalışacağım bilgiler de, ancak kaynağın ışınlarından bir nebze kadar olabilirler. Niyet bizden ve tevfik ise şanı yüce Allah’tandır.

    Hazreti Selman efendimizin gerçek kimliğini müslümanların çoğunluğu bilmemektedir. Hazreti Selman’ın gerçek kimliğini ifade eden bu çalışmayı sabır ve itina ile hazırladım. Bu çalışma karşısında tahammülsüzlüklerin de olabileceğini biliyorum.
    Sünni ve alevi kaynaklarındaki bilgilerin ışığı altında, bu çalışma meydana gelmiştir.

    • HAZRETİ SELMÂN’IN İSMİ VE LAKAPLARI

    Hazreti Selman efendimizin “Ebu ‘Abdullah” (Abdullah’ın babası) olarak lakaplandırıldığı bütün tarihçiler tarafından ittifak ile nakledilmiştir. Hazreti Selman efendimizin ismi anıldığı birçok yerde “Ebu Abdullah Selman” olarak zikredilmiştir.
    Hazreti Muhammed (s.a.a.s.) efendimiz ve Ehli Beyt imamları tarafından hazreti Selman’a üç lakap daha verilmişti:
    Selman el-Hayr (Hayırlı Selman) (1*)
    İbn’ul-İslam Selman (İslam’ın oğlu Selman) (2*)
    “Selman el-Muhammedî” (3*) (Muhammed’in Selman’ı), yani hazreti Muhammed’e (s.a.a.s.) intisab olunan Selman. Bu lakaplar, hazreti Selman’ın yüceliğini belirtmeye yeterlidir.
    Hazreti Selman efendimizin “İslam’ın oğlu” lakabını almasının özelliği, onun herhangi bir putperest geçmişe intisab olmadığına işarettir. Kendisinin asıl nesebi İslam dinidir, yani iman ehlinden olduğunu ve hiç bir zaman Allah’a ortaklık koşanlardan (müşriklerden) olmadığını beyan eder.
    Hazreti Selman efendimizin, hazreti Muhammed’in (s.a.a.s.) devrinden önce adlandırıldığı ismi hakkında çeşitli rivayetler mevcuttur. Ehli Beyt kaynaklarına göre farsça ismi “Ruzbeh” idi. (4*)
    Başka rivayetlere göre ismi: “Mâhu” , “Mâbeh” , “Bhûdân” , “Bahbûd” , “Ruzne” (galiba “Ruzbeh” isminin tahrifi) (5*)

  6. heybet diyor ki:

    acayip olan dunya ıcın çalışım ahıreti unutmak….

  7. ilyasbat diyor ki:

    Acayip olan nedir acaba?

  8. merve diyor ki:

    cok acayip,