Taze Ölü

Yazar: beytül ahzan Tarih: 19 Ocak 2010 Hikaye ve Kıssa Yorum Yok
Sporlu Bağlantılar





Kuş cıvıltılarıyla çocuk sesleri birbirine karışıyordu. Güneş parıl parıl parlıyordu. Öğlene doğru ancak uyanabilmişti. Gece bir film seyretmişti ve bu yüzden geç yatmıştı. O kadar derin bir uykuya dalmıştı ki, insanın ruhunu ilahî nurla dolduran, gurbetçilerin derin bir hasret duyduğu, minareden yükselen, o Muhammedî ezanın sesini bile duyamamıştı. İki rekâtlık sabah namazını kaçırmıştı! Artık eskisi gibi namazlarını kaçırdığında pişmanlık hissi acı acı kaplamıyordu yüreğini.

O güzel sabahın kahvaltısını, tek başına kaldığı o evde, kapıdan geçen sabah simitçisinden aldığı iki sıcak simitle yaptı, yine tek başına. Sonra sigara içmek için evin küçük balkonuna çıktı. Oturdu balkonun betondan yapılmış, alçak korkuluğuna. Usulca sigarasını çıkardı cebinden ve hızlı bir şekilde tutuşturdu sigarasını. Derin bir nefes çekti içine. Geceden beri vücudunun hasret duyduğu, arzuladığı o sigaraya kavuşmuştu nihayet. Birden kalbi güm güm çarpmaya başladı. Bu dünyadan yavaş yavaş uzaklaşıyor, kafasındaki muhayyel âlemin içine dalıyordu
Dışarıda koşuşturan çocuk sesleri, araba kornaları, domates satan seyyar satıcının naraları, halı yıkayan kadınların sedaları arasında o, bambaşka bir dünyaya yolculuk yapıyordu.

Sigara içerken aniden dengesini kaybetti ve balkondan aşağıya kafasının üzerine düştü. Aman Allah’ım, bu nasıl bir acıdır böyle? Bir anlık bir sancı duydu, sonrasında kısa bir baygınlık… Neyse ki ayağa kalktı. Kendini gayet iyi hissediyordu. Ama bu kalabalık da neyin nesiydi?

Az önce o koşuşturan çocuklar, halı yıkayan kadınlar, seyyar satıcı, simit aldığı simitçi; hepsi susmuş ve bir şeyin etrafında toplanmışlardı. Merakına mağlup oldu ve kalabalığa doğru gitti. Yerde birisi yatıyordu. Anlam veremiyordu olanlara, inanılır gibi değil! Yerde yatan adam ne kadar da benziyordu kendisine. “Hayır, bu olamaz, mümkün değil!” diye haykırdı. Ama kimse sesini işitmiyordu.

Kalabalığın içinden yükselen “ah, vah, yazık oldu çocuğa, intihar mı etmiş…” gibi seslerin arasında kaldı öylece. Sanırım gerçekten ölmüştü! Ölüm böyle bir şeydi demek. Kendi cesedinin başında bekleyeceğini nereden bilebilirdi. Nihayet kendi cesedine hüngür hüngür ağlarken, sesini duyan biri yaklaştı yanına. Kimdi bu? Daha önce bunu gördüğünü hiç anımsamıyordu. Adam selam verdi:
–“Sen de kimsin?” diye sordu taze ölü!
— Olanları biliyorum. Bundan sonra ben sana yardımcı olacağım.
— Ne konuda, ne için?
— Ahiret yolculuğunda…
Bu sözün üzerine iyice ürperdi. Yüreğini sonsuz bir korku sarmaya başladı. Kendini zorla toparlayarak, yardımcıya sordu:
— Yani ben gerçekten öldüm değil mi?
— Evet öldün! Kabre girince sorguya çekileceksin!
— Evet biliyorum.
— Peki, ne cevap vereceksin?
– “İşte onu bilmiyorum!”dedikten sonra gözleri ıslandı. Biliyordu hatalarını günahlarını ama ne olursa olsun telafi etmeliydi yanlışlarını. Yardımcıdan dünyada kalmak için bir gün istedi.
— Ne olur bana bir gün verin. Geri döneyim. Yapamadığım o kadar çok şey var ki! Helallik alamam gereken insanlar, borçlarım, kaza oruçlarım, namazlarım…
— Bu mümkün değil artık senin için dünyada süre bitti!
— O zaman bir saat veriniz lütfen. En azından kaza namazlarımı kılayım.
— Bir saniye bile yok. Bunları yaşıyorken düşünecektin!
– “Ama ben nerden bilebilirdim ki. Henüz çok gençtim…” derken susturdu yardımcı onu.

Damarlarında sanki kan değil de cehennem nehirlerinin alev suları geçiyordu. Terledi, terledi. Ama yapacak hiçbir şey yoktu. Ölmüştü bir kere, vakit gelmişti. Buna çare yoktu. Hep ertelediği amaçları, gençliğine güvenip işlediği günahları, kısaca tüm yaşantısı gözlerinin önünden geçiyordu acımasızca.

Sporlu Bağlantılar

Yutkundu, susadığını anladı. Artık sesi de çıkmıyordu. Cinayet mi intihar mı diye araştırmaya gelen polis arabasının ve kafası arkadan patlamış bir leşi morga götürecek olan ambulansın siren sesleri birbirine karışıyordu. Bir köşede kendi cesedini görebildiği bir köşede, başını ellerinin arasına almış, umutsuzca düşünüyordu. Onun için artık her şey bitmiş, hesap vakti gelmişti. Ahlar, vahlar etmeye başladı içinden. Pişmanlıkların ardı arkası kesilmedi. Hem annesini ne de çok üzmüştü. Gururundan onun ziyaretine bile gitmiyor, telefonlarına dahi cevap vermiyordu yaşarken. Ana rızası olmadan ölmüştü ya, ne yapacaktı, nasıl hesap verecekti? Bilseydi bu sabah öleceğini, gece film seyretmez, ibadetlerini yapardı, Kur’an okurdu sonra da anasına koşardı. Sarılırdı, doyasıya öperdi ellerinden. Ama nereden bilebilirdi ki?

**************************

O böyle düşüncelere dalmışken, birden kapının zili çalmaya başladı. Elindeki sigara hâlâ yanıyordu. Sigaranın külleri pantolonun üzerine dökülmüştü. Elleriyle vücudunu kontrol etti. Balkondan az önce düştüğü yere baktı. Ama orada kimse yoktu. Çocuklar hâlâ koşuşturuyor, kadınlar halı yıkıyordu. Değişen tek şey domatesçinin uzaklaşmış olması ve sesinin daha derinden geliyor olmasıydı.

Ambulansı ve polisi aradı gözleri ama bulamadı. Yardımcısını aradı, o da yoktu. Kalbi nasıl da hızlı çarpıyordu. Hızla koştu aynanın karşısına, nabzını tuttu, kendi kalbini dinledi elleriyle. Hâlâ yaşıyordu. İnanılır gibi değil. Zil tekrar çaldı. Heyecandan kapıdakini unuttu.

Kapıyı açtı. Kapıdaki annesiydi.
–“Evladım neden gelmiyorsun yanıma. Neden açmıyorsun kapıyı?” diye söylenirken o, dayanamadı, tutamadı gözyaşlarını. Sarıldı annesine, ellerini öptü, saçlarını kokladı.
Annesi olanlara anlam veremedi. İçeri geçtiler. O sabah namazını hıçkırıklar içinde kaza etti. Ama içindeki huzursuzluk henüz geçmiş değildi.

 

Özcan CANPOLAT/2007

Yorum Bırak