Tevella ve Teberra – 1

Yazar: beytül ahzan Tarih: 27 Kasım 2010 5.3K kez okundu Füru Din Yorum Yok

Bismillahirrahmanirrahim

Kur’an, insanın hidayeti için gönderilen bir nur olduğundan, tekamülünde gerekli öğretileri ve zaruri ahkamı beyan buyurmuştur. İnsan, iradesiyle hareket eden bir varlık olduğundan Kur’an, insanın tekamül yolunu tayin edebilmesi için iradenin var oluş temellerini tanzim edip düzenlemelidir ki insan, neyi irade etmesi gerektiğini ve neden kerahet etmesi, kaçınması gerektiğini bilebilsin ve irade ettiği şeye karşı yapması gerekenler nelerdir, kerahet etmesi gereken şeylere karşı ne yapmalıdır, bilebilsin. Aksi takdirde insan tekamül yolunda ne yapacağını bilemeyecektir.

Eğer insan tek boyutlu olmuş olsaydı ve tek yönlü hareket etme zorunda kalmış olsaydı, çaba ve mücadele etmesine gerek kalmayacaktı. İnsan, iki boyutlu olduğundan bazı işleri yapmak ister ve yapmak için çaba harcar, bazı işlerden nefret edip uzak durmak ister. İnsanın saadet sırrı da onun kendi hür iradesiyle yaptığı amellerde yatmaktadır zaten. Bunun için insanın neyi sevip sevmemeli, neyi yapıp yapmaması konularında yönlendirilmesi gerekir.

Kesinlikle insanın irade ve keraheti tanzim edilmeli, düzenlenip dengelenmelidir. İşte bu, dinin emri olan “tevelli ve teberri”dir; yani hangi işi ve kişiyi sevip velayetine girerek yararlanmalı  ve onunla dostluk bağı kurmalı ve hangi işten ve şahıstan nefret edip uzak durmalıdır.

Dinin temellerinden biri tevelli ve teberri, terbiye ve eğitimin nişanelerinden biri muhabbet ve düşmanlık, tekamül ve ilerlemenin yollarından biri iradet ve kerahet olduğundan, bu öğretilerin temelleri ve prensipleri beyan edilip düzenlenmelidir.

İnsan, yalnız ilim ve malumatıyla hareket edemez. İlim ve malumatı, ya onun tevelli, muhabbet ve iradesinin temelini oluşturur ve bu tevelli ve iradesi onun hareket etmesini ve  amel etmesini sağlar veya onun teberri, kerahet ve nefretinin temelini oluşturup terk etmesi gereken işleri terk etmesini sağlar.

Asıl olan, tevelli ve teberriyi tanzim edip düzenlemektir. Diğer canlı  varlıklar, tabiatlarına uygun olanı “cezb” etme ve doğalarına aykırı olanı “def” etme gücüne sahiptirler. Bu iki güçle kendi kemallerine doğru hareket ederler. Bu iki güç yani “cezb ve def”, insanda daha da güçlendi mi “şehvet ve gazap” şeklini alır; bu merhaleden sonra bu duygu zarifleşip latifleşti mi “muhabbet ve adavet (düşmanlık)” haline dönüşür. Yukarıya doğru güçlendikçe dördüncü merhaleye yani “iradet ve kerahet” merhalesine ulaşır. Ve bu batinî duygu ve güç, son merhalesine ve kemal noktasına ulaştı mı dinin temellerinden olan “tevelli ve teberri”  veya  “tevella ve teberra” makamıyla sonuçlanır.

İnsanın batıla tevellisi ve haktan teberrisi olmaması ve aynı şekilde tevelli ettiği şeyin hak ve teberri ettiği şeyin batıl olması gerektiğini bilmesi için vahiy ve akıldan yardım alması gerekir. Aksi takdirde, batılın velayetine girmekten ve hakka teberriden emanda kalmayacak; hakkın velayetinin faziletinden ve batıldan teberrinin faydalarından yararlanamayacaktır. İnsan, tevelli ve teberrisiz yaşayamayacağı gibi hakka tevellisi ile batıla tevellisi de bir arada toplanamaz; batıla muhabbeti olması, onu  kemale ulaşmasına engel olur.

Kur’an-ı  Kerim, bu konuyu şöyle beyan etmektedir:

1- İnsan muhabbetle yaşar ve muhabbetle hareket eder.

2- Muhabbetin merkezi kalptir.

3- Her insanın tek kalbi vardır.

4- Hakkın muhabbetinin olduğu kalpte batıla yer yoktur. Batılın muhabbeti konulmuş bir kalpte ise hakka  yer yoktur.

Hakkın muhabbetine ulaşmak için düsturlar, kurallar ve ona ulaştıktan sonra yapılması  gerekenler vardır. İnsan muhabbetsiz yaşayamaz; Kur’an  insanı  fail-i muhtar ve iradesiyle hareket eden bir varlık olarak tanıtıyor. İnsanın hür iradesi ve seçim gücü, muhabbet ve alakasına tabidir, insan faydasını bildiği ve muhabbet beslediği şeyi irade eder. Ve aynı şekilde insan zararını bildiği ve kerahet duyduğu şeyden uzak durur. Yani insanın bir şeye muhabbeti yoksa, ona tevellisi olamaz, bir şeye adaveti (düşmanlığı) yoksa ondan teberrisi olamaz. Tevelli’de muhabbet ve alaka asıl, amel ve çaba onun bir devamı ve uzantısıdır. Teberri’de de adavet ve kerahet asıl, nefret ve uzak durma da onun fer’i ve uzantısıdır. Bundan dolayı, Kur’an, irade, meşiyyet ve seçme yetkisinin, insanın kendi elinde olduğunu ortaya koymaktadır.

Muhabbetin merkezi ve yeri kalptir; muhabbet idrakle beraber olan manevi bir duygudur. İdrak ve manevi duyguların yeri,  İlahi lütuf olan  kalp olduğundan muhabbetin merkezi de kalp olacaktır. Kalp, muhabbet ve sevgiyi kendisinde barındırır.

Her insanın sadece bir kalbi vardır; insanı ve onun kalbini yaratan Allah-u Teala her insanda muhabbet ve sevgiyi barındıracak sadece bir kalp yaratmıştır. “Allah, bir kişiye iki kalp vermedi.” (Ahzab / 4)

Hakk ve batıl bir yerde toplanamaz; hakk ile batıl birbirlerinin zıddıdır, hak bir yerde varsa, batıl oraya giremez; hakka muhabbet besleyen kalpte batıla yer yoktur. Allah-u Teala Peygamber’ine Kur’an’da şöyle buyuruyor: “De ki hakk geldi, batıl gitti; ne bir daha zuhur eder ne de yeniden ve tekrar gelir.” (Sebe / 49) Hakk, duygu merkezi olan kalpte zuhur etti mi, ne eski batıl düşüncelere ne de yenilerine yer kalmaz. Batıl, hakk olmayandır, hakk olmayan da hakk ile beraber olamaz. Hakk ile batıl arasında hiç bir bağ söz konusu değildir.

Bunlar, tevella ve teberra konusunun temelini oluştururlar. Çünkü Kur’an açıkça, tevelli ve teberrinin muhabbet ve düşmanlığa dayandığını  vurgulamaktadır; insanın bir şeye muhabbeti olmadan, ona tevellisi olamaz ve aynı şekilde bir şeye düşmanlığı yoksa, ondan teberrisi düşünülemez. Amel, alaka ve muhabbete tabidir, nefret ve uzaklık da düşmanlık ve muhabbetin olmamasına tabidir.

Bunun için, Kur’an’daki muhabbet konusunun daha dikkatli incelenmesi gerekir. Muhabbetin iyi veya kötü, hakk veya batıl oluşu, mahbubun (sevilenin) iyi veya kötü, hakk veya batıl oluşuna bağlıdır. Muhabbet, zata izafi bir hakikat olduğundan, muhabbetin değeri, mahbubun değerine bağlıdır. Eğer mahbub batıl ise bu muhabbet yalan ve batıl olduğu gibi zarar da vericidir. Mahbub hakk ise, insan, bu muhabbetin faydasını görecektir.

Dinî  öğretilerde hakk ve doğru muhabbet saadetin temelini, batıl ve yalan sevgi ise şekavetin ve kutsuzluğun temelini oluşturduğu beyan edilmiştir. Dünyayı sevmek her kötülük ve hatanın başı, Allah’ı sevmek her kemal ve faziletin temeli olarak belirtilmiştir. Resulullah (s.a.a)’ın, “Dünyayı sevmek her hatanın başıdır” hadisindeki “dünya”dan maksat dağlar, denizler, gökyüzü vs. değildir. Maksat insanı Allah’tan uzaklaştıran her şeydir; ister tabiat sevgisi olsun, ister insanın kemale ulaşmasını engelleyen insanın mağrur, bencil ve mütekebbir olmasına sebep olan ilmi ve düşünceleri olsun. Bu hadiste ve diğer birçok hadislerde insanı Allah’tan uzaklaştıran, hata ve günahların yapılmasına sebebiyet veren her şey dünya olarak tanıtılmıştır. Öyleyse insanı Allah’a yaklaştıran her şey, faziletin temelini, doğruluk ve hakkın özünü oluşturmaktadır.

Ayetullah el-Uzma Cevadi Amuli

Tercüme: Rasthaber


Yorum Bırak