Veda Hutbeleri

Yazar: beytül ahzan Tarih: 29 Ağustos 2010 5.5K kez okundu Hz. Muhammed (saa) 1 Yorum

Bu unvan bir çok kimseyi şaşırtabilir belki; zira çoğu insanımız şimdiye kadar “Vedâ Hutbeleri” değil, “Vedâ Hutbesi” ismini duymuştur. Halbuki aşağıda metinlerini vereceğimiz üzere, Allah Resulü (s.a.a) “Vedâ Haccı”nda bir yerde ve sadece bir hutbe değil, birkaç yerde ve birkaç hutbe okumuştur. Allah Resulü’nün Veda haccında, Arafat’ta, Mina’da, “Minada’ki “Hif” mescidinde,  ve “Gadir-i Hum” denen yerde hutbe okuduğu elimize ulaşan rivayetler arasında. Ancak bu hutbelerin çoğunun içeriği birbirine yakın olduğu için, bazıları bunların tek hutbe olduğunu, ancak ravilerin bunları naklederken okunan yerin ve bazı bölümlerin naklinde hata yaptıkları için bu değişikliğin ortaya çıktığını söylemektedirler.

Bizce Allah Resulü, çeşitli yerlerde çeşitli hutbeler de okumuş olabilir, ama önemli olduğu için bu hutbelerde benzer konuları, değişik şekillerde ve bazı ilavelerle de buyurmuş olabilir. Nitekim her ayrı hutbede bazı ilavelerin bulunduğunu açıkça görmekteyiz. Ayrıca bu hutbeleri nakleden bazı rivayetlerin sonunda yer alan, “Allah Resulü bu hutbenin benzerini yine okudu ve benzer cümleleri yine tekrarladı.” İlavesi de bizim bu görüşümüzü te’yid etmektedir.[1]

Burada bilinmesi gereken husus şudur ki nakledilen bu yerlerin hepsi kesin olmasa dahi, veda haccında iki yerde hutbe okunduğunda hiçbir şüphe yoktur. Bunlardan birisi Hac zamanı (Arafat, Mina veya Hîf mescidinde), diğeri ise Hac amelleri sona erip Mekke’den ayrıldıkları bir sırada, Mekke yakınlarında yolların birbirinden ayrıldığı nokta olan “Gadir-i Hum” mevkiinde okunmuştur.

Biz burada Bu hutbeleri sırasıyla, sizlere nakledeceğiz. Tabi bu arada özellikle Ehl-i Beyt’ten nakledilen kaynakları dikkate almakla birlikte, Sünni kaynaklarda nakledilenlere değinmeği de ihmal etmeyeceğiz. İnşaallah yeri geldiğinde göreceğiniz gibi bugün “Veda Hutbesi” diye meşhur olan hutbe, hatta bir çok Sünni kaynağa göre bile eksiktir.

Bu hutbelerde en çok dikkati çeken husus, Allah Resulü’nün, ister hac sırasında, ister Gadir-i Hum’da, isterse Medine dönüşünde okuduğu bütün hutbelerde, Ehl-i Beyt’ini ümmete hatırlatıp Kur’an-ı Kerim’in yanı sıra Ehl-i Beyti’ni de ümmete ağır ve paha biçilmez bir emanet olarak bıraktığını ve onlara sarıldıkları müddetçe asla dalalete düşmeyeceklerini ve bu ikisinin kıyamete kadar birbirinden asla ayrılmayacaklarını vurgulamasıdır.

Gerçi bazı Sünni kaynaklarda bu hutbelerin bazısında Ehl-i Beyt yerine “Sünnet” kelimesi zikredildiği görülmektedir. Ancak, evvela, Ehl-i Beyt kelimesinin zikredildiği rivayetler daha çoğunluktadır; saniyen sünnet kelimesini nakleden rivayetler, Kütüb-i Sütte’nin hiçbirisinde nakledilmemiştir; sadece imam Malik’in El-Muvatta’sında senetsiz olarak zikredilmiştir. Oysa Ehl-i Beyt’i zikreden hadisler, Kütüb-i Sitte’den Sahih-i Muslim, Sünen-i Tirmizi, Müsned-i Ahmed b. Hanbel’de, ve Müstedrek-üs Sahihayn, Hasais-i Nesai, Sünen-i Beyhakî, Sünen-i Darimî, Kenz-ül Ummâl, Üsd-ül Gâbe, Dürr-ül Mensur, Müşkil-ül Âsâr, Tarih-i Bağdad, Taberânî, Tefsir-i Fahr-i Râzî, Mecme-üz Zevâid, Feyz-ül Kadir, Tahzib-ül Âsâr, Hilyet-ül Evliyâ, Sevâik-ül Muhrika, gibi onlarca meşhur kaynakta, çeşitli senetlerle nakledilmiştir ki bunların sayısını İbn-i Hacer-i Mekki yirmi küsür olarak zikretmektedir. Bu da bu hadisin mutevatir olduğunu açık bir şekilde ortaya koymaktadır.

Salisen sünnet kelimesini zikreden rivayetlerin doğruluğunu kabul etsek dahi, bunun öbür rivayetlerle hiçbir çelişkisi yoktur; hatta birbirini tamamlar niteliktedir. Adeta Allah Resulü, sahih İslam’ı öğrenmek için Kur’an ve Sünnet’i kaynak olarak gösterdikten sonra, bunun, yani Kur’an’ın sahih tefsirini ve Resulullah’ın sahih sünnetini öğrenmenin en güvenilir kanalının Ehl-i Beyt’i olduğunu ümmete öğütlemektedir. Nitekim Ehl-i Beyt’i devreden çıkararak, Kur’an’ı ve Sünnet’i öğrenmeğe çalışanların, düştükleri çelişkileri, hem tarih sayfalarında, hem de günümüzde müşahede etmekteyiz. Ümit ediyoruz ki  Müslüman kardeşlerimiz, bir an evvel bu gafletten uyanıp asırlar boyu unuttukları ve ya unutturuldukları Ehl-i Beyt gibi tertemiz ve şaibesiz hazineyi yeniden keşfeder ve Resulullah’ın müekket tavsiyelerine rağmen Kur’an’dan ayırdıkları bu emanete yeniden sahip çıkıp Resulullah’ın sadece kuru bir “sevgi” değil, onlara “sarılmayı” ve böylece yanlışlardan korunmayı istediğini bilmeleridir artık.

Hatırlatmamız gereken bir diğer husus ise şudur ki Allah Resulü’nün “Gadir-i Hum”da okuduğu hutbe Ehl-i Beyt’ten gelen hadislerde çok daha geniş bir şekilde nakledilmiştir. Ancak biz, bu uzun metnin yerine Sünni kardeşlerimizle aynı şeyleri paylaşmak için Ehl-i Beyt ve Ehl-i Sünnet rivayetlerinde müştereken nakledilen bölümleri almayı tercih ettik ve kimseye itiraz yeri bırakmamak için de her bölümün kaynağını dipnotta ayrıntılı bir şekilde zikrettik.

Şunu da hatırlatmamız gerekir ki bu hutbenin bütün bölümleri bütün Sünni kaynaklarda nakledilmemiştir ve dikkat edeceğiniz gibi biz çeşitli Sünni kaynaklarda nakledilen bölümleri bir araya getirerek vereceğiz.  Ancak hutbenin bir bölümü var ki (Ehli Beyt mektebine göre bu, hutbenin en önemli bölümüdür ve hutbenin okunmasındaki asıl amaç da zaten o mesajı vermek içindi) bu bölüm çeşitli Sünni kaynaklarda mütevatiren nakledilmiştir ki Merhum Allame Emini “El-Gadir” isimli 11 ciltlik şaheserinde bu hadisi, 110 sahabiden, seksen küsür tabiiden, 350’yi aşkın Sünni kaynağa dayandırarak nakletmektedir. İsteyen kardeşlerimiz, o eşsiz eserin birinci cildine müracaat ederek bunları en ince ayrıntılarına kadar görüp inceleyebilir. O bölüm şu cümlelerden ibarettir: “Ey insanlar! Allah benim mevlamdır, ben de sizin mevlanız-efendinizim. O halde ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır.” “Allah’ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol. Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak…”

Ehl-i Beyt mektebine tabi olanlar, çeşitli karinelere ve delillere dayanarak buradaki “Mevlâ” kelimesinin, Resulullah gibi mu’minler üzerinde her türlü tasarruf hakkına sahip olan veli-yönetici anlamına geldiğini, dolayısıyla bu nasla Resulullah’tan sonra böyle bir yetkinin Hz. Ali’ye verilip imamet ve hilafete atandığı görüşündedirler. Ehl-i Sünnet ise, buradaki “Mevla” kelimesinin dost anlamında kullanıldığı görüşündedirler. Ancak biraz öncede belirttiğimiz gibi, Ehl-i Beyt mektebi taraftarları çeşitli karine ve delillere dayanarak bunun doğru olamayacağını yerinde açıklamışlardır. Fakat burada bizim amacımız bu konuyu geniş bir şekilde açıklamak olmadığı için, geniş bilgi sahibi olmak ve bu itirazları ve geniş cevaplarını öğrenmek isteyen kardeşlerimizi akaid kitaplarına, özellikle biraz önce ismini verdiğimiz “El-Gadir” kitabının birinci cildine müracaat etmelerini tavsiye ediyoruz.

Şimdi bu hutbelerin metnini sizlere sunmaya çalışacağız. Hak Teala gereğince amel etmeği hepimize nasip buyursun.

1- Arafat’ta Okuduğu Hutbe:

“Hamd Allah’a mahsustur. O’na hamd eder, O’ndan yardım ve bağışlanma diler, O’na tevbe ederiz. Nefislerimizin şerrinden ve kötü amellerimizden O’na sığınırız. (Yaptığı amellerinden dolayı) Allah’ın hidayet ettiği birisini kimse saptıramaz ve (hak ettiği için) Allah’ın saptırdığı birisini kimse hidayet edemez. Şahadet ederim ki Allah’tan başka bir İlah yoktur; tektir ve şeriki yoktur. Ve şehadet ederim ki Muhammed O’nun kulu ve Resulü’dür. Ey Allah’ın kulları, size Allah’tan korkmayı ve ona itaat etmeyi tavsiye ediyorum. Hayırlı olanla başlamayı Allah’tan diliyorum.

Ey insanlar! Sözümü iyi dinleyiniz; sizlere bazı açıklamalarda bulunacağım. Bilmiyorum; belki bu seneden sonra sizinle burada bir daha buluşamayacağım. İnsanlar! Bu gününüz, bu ayınız, bu şehriniz Mekke nasıl kutsal ve saygın ise, Rabb’inize kavuşana dek, canlarınız, mallarınız ve namuslarınız da öyle saygındır; (her tür tecavüzden korunması gerekir). Yarın Rabbinize kavuşacaksınız ve O sizleri yaptığınız her hal ve hareketten sorguya çekecektir. Kimin yanında bir emanet varsa onu sahibine iade etsin.

Ey insanlar! Artık faiz ve tefeciliğin kaldırılmıştır. Bu durumda sadece sermayenizi alabilirsiniz. Ne zulmediniz, ne de zulme uğrayınız. Allah’ın hükmü gereği faiz ve tefecilik yasaktır. Kaldırdığım ilk faiz ise (amcam) Abbas b. Abdilmuttalib’in faizidir. O devirde güdülen bütün kan davaları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da (amcam-oğlu) Rabîa’nın oğlu Amir b. Hars b. Abdilmuttalib’in kan davasıdır. Ka’beye hizmet etmek ve hacılara su dağıtmak dışında, câhiliyye döneminden kalma bütün adetler kaldırılmıştır. Kasten adam öldürmenin cezası kısastır. Kasta benzer biçimde; taş ve sopayla adam öldüren ise 100 deve diyet vermelidir. Bundan fazlasını talep etmek câhiliyye adeti sayılır.

Ey insanlar! Şeytan, bu topraklarınızda, kendisine tapılacağından umudunu yitirmiş durumdadır. Ancak bunun dışında, önemsemediğiniz bir takım amellerinizde ona uymanıza razı olmuştur.

Ey insanlar! Haram ayları ertelemek ancak küfrü artırır. Bununla kâfirler büsbütün sapıklığa düşerler. Allah’ın haram kıldığı ayların sayısını denkleştirmek için, erteledikleri o ayı bir yıl helal, bir yıl haram sayarlardı. Zaman, göklerin ve yerin yaratıldığı günkü gibi dönmektedir. Gerçekten Allah katında (kamerî) ayların sayısı, Allah indine, gökleri ve yeri yarattığı gün, Allah’ın kitabında 12 ay olarak belirlenmiştir. Bunların dördü haram aylardır: üçü peşpeşe gelir ki Zilka’de, Zilhicce ve Muharrem’dir; birisi ise Cemaziyelevvel ve Şa’ban’ın arasında yer alan Recep’tir.

Ey insanlar! Sizin kadınlarınız üzerinde haklarınız olduğu gibi, onların da sizin üzerinizde hakları vardır: Sizin onlar üzerindeki haklarınız, yatağınızı bir başkasına çiğnetmemeleri, izniniz olmadan yuvanıza hoşlanmadığınız birisini almamaları ve bir ahlaksızlıkta bulunmamalarıdır. Böyle bir şey yaptıkları takdirde, Allah size, onlara öğüt verme, yataklarını ayırma ve onlara hafifçe vurma izni vermiştir. Böyle bir şey yapmadıkları sürece, onların da sizin üzerinizdeki hakları, güzel bir biçimde nafakalarını ve giyimlerini temin etmenizdir. Onlar sizin nazik yaratılışlı yardımcılarınızdır. Siz onları Allah’ın birer emaneti olarak aldınız ve yine Allah adına onların ırz ve namuslarını helâl edindiniz. Kadınlar hakkında Allah’tan korkun (onların haklarını gözetin) ve onlara hayrı tavsiye edin.

Ey insanlar! Mu’minler kardeştirler; hiçbir kimseye (mu’min) kardeşinin malı, rızası olmadan helal olmaz. Sakın benden sonra eski günlere dönüp de birbirinizin boynunu vurmayın. Ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bırakıyorum. Bunlara sımsıkı sarıldığınız sürece asla sapıtmazsınız: Allah’ın Kitabı ve benim Ehl-i Beytim. Bunlar havuz başında benimle buluşuncaya kadar, birbirlerinden asla ayrılmazlar.

Ey insanlar! Rabb’iniz birdir. Babanız da birdir. Hepiniz Adem’in çocuklarısınız. Adem ise topraktan yaratılmıştır. Allah katında en değerli olanınız, O’na saygıda en üstün olanınızdır. Arab’ın Arap olmayana, Allah’a göstereceği saygı dışında, hiçbir üstünlüğü yoktur. Unutmayın burada olanlar, olmayanlara da bunları iletsin.

Ey insanlar! Allah her hak sahibine mirastaki payını vermiştir. Onun için vârise 1/3’ten fazla vasiyet hakkı yoktur. Çocuk kimin döşeğinde doğmuşsa ona âittir. Zinâ eden taşlanarak öldürülmelidir. Kim babasından başkasının oğlu olduğunu iddia eder, efendisinden başkasına intisâba kalkarsa; Allah’ın, meleklerin ve bütün lanet edenlerin laneti onun üzerine olsun. Allah böyle kimselerin ne farz, ne de nâfile ibâdetlerini kabul eder. Kölelerinizin haklarına da riayet edin; onlara yediklerinizden yedirin, giydiklerinizden giydirin. Bağışlayamayacağınız bir hata işlerlerse elinizden çıkarın, ama cezâlandırmayın.

Ey insanlar! Bu anlattıklarımı burada bulunanlar bulunmayanlara da ulaştırsın. Çünkü burada bulunamadığı için sözlerimi dinleyemeyen nice kimseler, burada bulunup ta dinleyenlerden daha kavrayışlı ve anlayışlı olabilir.

Ey insanlar! Yarın beni sizden soracaklar; ne diyeceksiniz?”

Orada bulunan ashâb: “Allah’ın elçiliğini îfâ ettin. Vazifeni yerine getirdin. Bizlere tavsiyelerde bulundun, diye şâhitlik edeceğiz.” Diye cevap verdiklerinde, Allah’ın Rasûlü (s.a.a) şehâdet parmağını kaldırdı ve kalabalığın üzerinde gezdirerek üç defa şöyle buyurdu:

“Allah’ım Şâhit ol! Allah’ım Şâhit ol! Allah’ım Şahid ol!”[2]

2-) Minâ’da Okuduğu Hutbe:

Allah’a hamd u senadan sonra şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! sözümü dinleyin ve üzerinde düşünerek (onu anlamaya çalışın) bilmiyorum belki bu yılımdan sonra bir daha sizinle burada buluşamam. Sonra devam şöyle etti:

Acaba, hangi günün en değerli gün olduğunu biliyor musunuz?” İnsanlar: “Bu gün” diye cevap verdiler. “Peki aylardan hangisi?” diye sorunca yine “bu ay” dediler. “Beldelerden hangisi, en değerli ve en hürmetli beldedir?” diye sordu. Onlar da “bu belde (Mekke)” diye cevap verdiklerinde, şöyle buyurdu: “Hiç şüphesiz sizin kanlarınız, mallarınız ve namuslarınız birbirinize aynı bu günün,  bu ayın ve bu beldenin hürmet ve saygınlığı gibidir ve bu Rabbimizi mülakat edeceğiniz güne kadar devam edecektir ki o gün amellerinizden sizi hesaba çekecektir. Ey insanlar! Üzerime vazife olanı size tebliğ ettim mi?” “Evet” deyince, “Allah’ım  sen de şahit ol.” buyurdu.

Sonra şöyle devam etti: “Şunu iyi bilin ki cahiliyet döneminin göstergelerini ve bidatlerini veya o zamandan kalan kan ve mal davalarının hepsini ayaklarım altına almış bulunuyorum. Kimsenin kimseye takva dışında bir üstünlüğü yoktur. Gerekeni size ilettim mi?” “Evet” dediklerinde şöyle devam etti.: “Allah’ım sende şahit ol.”

“Şunu bilin ki cahiliyet  zamanından kalan her türlü faizli (borç)  kaldırılmıştır. İlk kaldırılan  faiz ise (amcam) Abbas b. Abdilmuttalib’in faizidir.

Yine cahiliyet zamanından kalan bütün kanların (kısas hakkı) kaldırılmıştır; ilk kaldırılan kan ise (amcamın oğlu) Haris bin Rabia’nın kanıdır. Acaba gerekeni tebliğ ettim mi?” “Evet” dediler. O zaman “Allah’ım sen de şahit ol” diye ekledi.

“Bilin ki Şeytan sizin bu topraklarınızda tapılmaktan ümidini kesmiştir.  Ama o (çaresiz) iyi amellerinizi küçümseyip onlarda ihmalkarlık yapmanıza razı olmakla yetinmiştir; bilin ki ona itaat etmek, ona ibadet etmektir.

Ey insanlar unutmayın ki Müslüman müslümanın kardeşidir gerçekten. Hiçbir Müslüman’a, Müslüman birisinin kanı helal olmaz. Hiçbir Müslüman’a, Müslüman’ın malı, kendi gönül rızasıyla verdiği hariç, helal olmaz.

Ben, insanlar “Lailahe illallah” deyinceye kadar onlarla savaşmaya emredildim. Ama bu cümleyi söylediklerinde kanları ve mallarını benden korumuş olurlar; (Allah’ın) belirlediği bir hak olursa o başka; (kıyamet) hesapları ise Allah’a aittir. “Ey insanlar gerekeni tebliğ ettim mi?” “Evet” deyince şöyle arz ettiler: “Allah’ım sen de şahid ol!”

“Ey insanlar! Sözümü ezberleyin ki benden sonra ondan yararlanasınız. Onu kavramaya çalışın ki bu vesileyle benden sonra yücelesiniz.

Aman! Benden sonra kafirler olarak geri dönüp dünya için kılıçla birbirinizin boynunu vurmaya çalışmayın!”

Sonra şöyle devam ettiler: “Şunu bilin ki ben, sizin aranızda iki şey (emanet) bırakıyorum ki eğer onlara sarılırsanız asla dalalete düşmezsiniz; Allah’ın kitabını ve Ehl-i Beyt’im olan itretimi. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bana haber vermiştir ki bu ikisi, (Kevser) havuzu başında bana varıncaya kadar asla birbirinden ayrılmazlar. Unutmayın ki kim bu ikisine sarılırsa kurtulmuştur ve kim onlara muhalefet ederse, helak olmuştur. Acaba gerekeni tebliğ ettim mi?” Oradakiler “Evet” deyince, şöyle arz ettiler: “Allah’ım, sen de şahid ol!”

Sonra şöyle devam ettiler: “Bilin ki sizden bazı kişiler havuz başında benim yanıma varid olacaklar, ancak tanınıp benden uzaklaştırılacaklar. Ben, “Ya Rabbi, bunlar benim ashabımdırlar!” diyeceğim. Cevabımda şöyle denilecek: “Ey Muhammed, onlar senden sonra yeni şeyler icad ettiler ve senin sünnetini değiştirdiler. O zaman ben de şöyle diyeceğim: “Uzak olsunlar, uzak  olsunlar!”[3]

3- Mina’daki Hîf Mescidi’nde Okuduğu Hutbe:

“Allah, benim sözlerimi duyduğunda (onu iyice) dinleyip onu duymayanlara ulaştıranın (yüzünü) nurlandırsın. Ey insanlar, burada olanlar, olmayanlara da ulaştırsın; zira nice fıkıh (idrake layık söz) taşıyan vardır ki, kendisi derinlemesine onu anlamaz. Ve nice fıkıh taşıyan kimse vardır ki onu kendisinden daha derin düşünen kimseye ulaştırır.

Üç şey vardır ki Müslüman bir kimsenin kalbini onlardan hiçbir şey saptırmamalıdır: Allah iç ameli halis kılmak, Müslümanların (hak) imamlarının hayrını isteyip onlara itaat etmek ve onların topluluğundan ayrılmamak. Müslümanların imamlarının daveti bütün Müslümanları ilgilendirir. Mu’minler birbirleriyle kardeştirler ve kan ve ırk açısından eşittirler. Başkalarına karşı tek el gibidirler. Onların en zayıflarının bağladığı ahit ve sözleşmeye bile (herkes) sadık kalmalıdır.”

Ardından şöyle devam ettiler: “Ey insanlar, hiç şüphesiz ben sizin aranızda iki ağır-paha biçilmez emanet bırakıyorum.” “Ya Resulallah, nedir bu iki ağır emanet?” diye sorduklarında şöyle buyurdu: “Allah’ın kitabı ve benim itretim olan Ehl-i Beyt’im; latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bana haber verdi ki (Kevser) havzu başında bana varıncaya kadar bu ikisi asla birbirlerinden ayrılmazlar; (işaret parmaklarını birleştirerek) aynı benim şu iki işaret parmağım gibi. (Yani her yönleriyle eşittirler.)  İşaret ve orta parmaklarım gibi demiyorum ki birisi diğerinden farklı olmuş olsun!”[4]

4- Gadir-i Hum’da Okuduğu Hutbe:

Hicretin onuncu yılında, Zilhiccet-il Haram ayının on sekizinde[5] Resulullah (s.a.a) vedâ haccından dönerken[6] Gadir-i Hum bölgesinde, Cuhfe ismindeki bir menzilde,[7] Medine, Mısır ve Şam (Suriye) yollarının ayrımında[8] Resul-i Ekrem’e (s.a.a) şu ayet nazil oldu:
“Ey Peygamber, Rabbinden sana indirileni tebliğ et. Eğer (bu görevi) yapmayacak olursan, O’nun elçiliğini tebliğ etmemiş olursun. Allah seni insanlardan koruyacaktır.”
(Maide, 67)
Bu ayet indikten sonra, Resul-i Ekrem (s.a.a) kervanlara durmalarını ve oracıkta bineklerinden inmelerini emretti. İleridekileri çağırttı, geride kalanlar da gelip yetiştiler.[9]
Sonra ashabını, dağılmamaları için oradaki dikenlerin gölgesinde gölgelenmekten alıkoydu, ağaçların dibini de diken, çör-çöpten temizlemelerini buyurduktan sonra[10] halkı cemaat namazına davet etti.[11]
Ashap bir diken ağacının dalları  üzerine elbiseler atarak Resulullah (s.a.a) için bir gölgelik hazırladılar.[12] O hazret öğle namazını o yakıcı sıcaklıkta,[13] o cemaatla birlikte kıldıktan sonra, hutbe için ayağa kalktı. Allah’a hamd u senâ  ve insanlara öğüt ve nasihatte bulunduktan sonra şöyle buyurdu:
“Yakında ben (İlahî) davete icabet edeceğim; (dünyadan göçüp gideceğim). Ben de, siz de Allah katında sorumluyuz. O gün siz Allah’a ne cevap vereceksiniz?” Oradakiler hep bir ağızdan:
“Senin risaletini tebliğ ettiğine, bize nasihat edip hayrımızı istediğine tanıklık edeceğiz; Allah seni hayırla mükafatlandırsın!” diye cevap verdiler. Bunun üzerine Resulullah (s.a.a), “Allah’tan başka ilah olmadığına ve Muhammed’in onun kulu ve peygamberi olduğuna, cennet ve cehennemin hak olduğuna şehadet ediyor musunuz? diye sorunca da insanlar, “evet” dediler. “Bütün bunlara tanıklık ederiz.” Bu defa da, “Benim sesimi duyuyor musunuz?” diye sordu. Buna da “evet” cevabını verdiler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:

“Ey insanlar! Ben sizden önce, sizden ayrılacağım ve siz Kevser Havuzu’nun başında bana geleceksiniz. O öyle bir havuzdur ki, genişliği Busrâ’dan San’â’ya kadardır.[14] O havuzun kenarında, gökteki yıldızların sayısınca gümüş kadehler vardır. Ben orada, sizin aranızda emanet bıraktığım iki paha biçilmez şeyi soracağım. O halde benden sonra o iki şeye nasıl davranmanız gerektiğine dikkat edin!”

Bu arada halkın içinden biri seslenerek, “Ya Resulullah! O iki paha biçilmez şey nedir?” diye sordu. Resul-i Ekrem (s.a.a) şöyle buyurdu:
“Onlardan biri, bir tarafı Allah’ın elinde ve diğer tarafı ise sizin elinizde olan Allah’ın Kitabı’dır. Ona yapışın; sapmayın ve değiştirmeyin; diğeri ise, İtretim olan Ehl-i Beytim’dir. Latif ve her şeyden haberdar olan (Allah), bu ikisinin (Kevser) Havuzu’nun başında bana ulaşıncaya kadar birbirinden ayrılmayacağını bildirdi. Ben Allah’tan bunu istedim. O halde, o ikisinden öne de geçmeyin, arkaya da kalmayın; yoksa helak olursunuz. Onlara bir şey öğretmeye kalkışmayın; çünkü onlar sizden daha bilgilidirler.”

Sonra şöyle devam etti:[15]
“Benim müminlere kendi nefislerinden daha evla ve üstün olduğumu (onlar üzerinde tasarruf ve yetki sahibi olduğumu) bilmiyor musunuz?”
Halk “Evet, ya Resulullah biliyoruz!”[16] diyince şöyle buyurdu:
“Benim her mümine kendi nefsinden daha evla olduğumu bilmiyor musunuz?” Halk yine “evet, biliyoruz ya Resulullah!” dediler.[17]
Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) Ali’nin elinden tutarak koltuğunun altındaki beyazlık görününceye kadar kaldırıp[18] şöyle buyurdu:
“Ey insanlar! Allah benim mevlamdır, ben de sizin mevlanız-efendinizim.[19] O halde ben kimin mevlası isem, bu Ali de onun mevlasıdır.”[20] “Allah’ım! Onu seveni sev, ona düşman olana düşman ol.[21] Ona yardım edene yardım et, onu yalnız bırakanı yalnız bırak.[22] Ona muhabbet edene muhabbet et, ona buğz edene buğz et.”[23] Sonra şöyle buyurdu: “Allah’ım sen de şahid ol”[24]
Ravi der ki, daha bu ikisi (Resulullah ve Ali) birbirinden ayrılmamıştı ki şu ayet nazil oldu: “Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçip-beğendim.”
(Mâide/3)

Bunun üzerine Resulullah (s.a.a) şöyle buyurdu: “Dini mükemmelleştiren, nimetleri tamamlayan, benim risaletimden ve Ali’nin velayetinden hoşnut olan Allah en yücedir.”[25]
Yakubi kendi Tarih’inde Medine’de nazil olan ayetlerden bahsederken şöyle yazar: Resulullah’a (s.a.a) nazil olan en son ayet “Bugün size dininizi kemale erdirdim” ayetidir. Bu rivayet sahihtir. Bu ayet, Resulullah (s.a.a) Gadir-i Hum’da Ali b. Ebi Talib’in velayet ve hilafetini açıkça herkese duyurduktan sonra nazil oldu.[26]
Bu törenin ardından Ömer b. Hattab Hz. Ali’yi görerek şöyle dedi: “Ey Ebu Talib oğlu, ne mutlu sana! Erkek ve kadın her mu’minin velisi-efendisi oldun.”[27]
Başka bir rivayette ise şöyle geçer: Ömer b. Hattab Hz. Ali’ye “Ne mutlu sana ey Ebu Talib’in oğlu!” dedi.[28]

———————————-

MUSA AYDIN

Kıble Dergisi, Sayı:2

———————————-

[1]- Nâsih-ut Tevârih, Hicret Bölümü, S.499, Bihâr-ül Envâr, C.21, S.405.

[2]- Siret-u İbn-i Hişam, S.605,  Nâsih-ut Tevârih, Hicret Bölümü, S.499, Bihâr-ül Envâr, C.21, S.405, El-Hisal, C.2, S.84.

[3]- Bihar-ül Envâr,  C.37, S.113. Hutbenin son bölümü (Bilin ki sizden bazi kisiler…), cüzî bir farkla Ehl-i Sünnet’in Şu kaynaklarında da nakledilmiştir:

Sahihi Buhâri, Maide Suresi tefsirinde “… ve kuntu aleyhim şehîdâ…” babında ve Kitab-ül Enbiya “… ve ittehazallahu…” babında ve Sahihi Tirmizi “Saffet-ul Kıyame” ve “…Macâe fî şa’n-il Haşr…” babları ve Tâhâ Suresi tefsiri kısmında. Sahihi Buhari, Kitab-ur Rıkâk, Fi’l Havz bâbı, C.4, S.95 ve Kitab-ül Fiten “Ma-câe fi kavlillahi Teala” babı ve Sünen-i İbni Mâce, Kitab-ül Menâsik, “Hutbet-u yevmin-nehar” babı, 5830. hadis ve Müsned-i Ahmed, C.1, S.453 ve C.3, S.28 ve C.5, S.48. Sahihi Müslim, Kitab-ül Fezâil, “İsbât-u havz-ı nebiyyina” babı, C.4, S.1800, 40. hadis.

[4]- Bihar-ül Envâr,  C.37, S.113.

[5]- Hakim Haskani, c.1, s.192-193.

[6]- Mecma-uz Zevaid, c.9, s.105 ve 163-165.

[7]- Mecma-uz Zevaid, c.9, s.163-165; İbn-i Kesir, c.5, s.209-213.

[8]- Mu’cem-ul Buldan, “el-Cuhfe” maddesi.

[9]- Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.213.

[10]- Mecma-uz Zevaid, c.9, s.105 ve İbn-i Kesir, c.5, s.209’da buna yakın söyler.

[11]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.6, s.281; Sünen-i İbn-i Mace, “Fazl-u Ali (a.s)” babı; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209-210.

[12]- Müsned-i Ahmed, c.4, s.372; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.212.

[13]- Müsned-i Ahmed, c.4, s.281; Sünen-i İbn-i Mace, “Fazl-u Ali (a.s)” babı; Tarih-i İbn-i Kesir, c.4, s.212.

[14]- Busra Dimeşk’in yakınlarında bir kasabaydı, diğeri ise Bağdat yakınlarında bir yerdi. Elbette Resulullah’ın (s.a.a) bu benzetmesi, etrafındakilerin sadece o havuzun genişliğini düşündükleri içindi. -müt-

[15]- Mecma-ul Beyan, c.9, s.162-163 ve 165. Bazı sözcükleri Hakim Haskanî’nin rivayetlerinde, c.3, s.109-110 ve Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209’da geçmiştir.

[16]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.118 ve 119 ve c.4, s.281; Sünen-i İbn-i Mace, c.1, s.43, h:116. “Evet öyledir” anlamında olan “belâ” kelimesi yerine Müsned-i Ahmed’de, c.4, s.281, 368, 370, 372’de “Neam” (evet) kelimesi kaydedilmiştir. Tarih-i İbn-i Kesir,de, c.5, s.209 ve c.5, s.210. “Elestu evla bi-kulli imriin min nefsihi” de gelmiştir.

[17]- Müsned-i Ahmed, c.4, s.281, 368, 370, 372; Tarih-i İbn-i Kesir, c.9, s.209, 212.

[18]- Hakim Haskani’nin naklettiği rivayette, c.1, s.190’de “Fe refea yedehu hetta yura beyazu ibteyhi” ve s.193’de “Hetta bane beyazu ibteyhima” tabiriyle geçmiştir.

[19]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.191; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209 “Ene mevla kulli mümin” lafzıyla geçmiştir.

[20]- Bu konu şimdiye kadar ismini getirdiğimiz bütün kaynaklarda kaydedilmiştir.

[21]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.118, 119, c.4, s.281, 370, 372, 373, c.5, s.347, 370; Müstedrek-i Hakim, c.3, s.109; Sünen-i İbn-i Mace, “Fazl-u Ali” babı; Hakim Haskani, c.1, s.190, 191; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.209, 210-213. Bu kitapta c.5, s.209’da şöyle geçer: Zeyd’e, “sen bunu Resulullah’tan duydun mu?” diye sordum. Zeyd, “O çölde bunu gözleriyle görmeyen ve kulaklarıyla duymayan kimse yoktur” dedi. İbn-i Kesir daha sonra, bu hadisi Abu Abdullah Zehebî sahih bilmiştir, der.

[22]- Müsned-i Ahmed, c.1, s.118, 119; Mecma-uz Zevaid, c.9, s.104, 105, 107; Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.193; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.210, 211.

[23]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.191; Tarih-i İb-i Kesir, c.5, s.210.

[24]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.190.

[25]- Haskani Ebu Said’i Hudri’den, c.1, s.157-158, h:211 ve 212 ve Ebu Hüreyre’den, s.158, Hadis: 213 ve İbn-i Kesir’in tarihinde bu konu özetle kaydedilmiştir.

[26]- Tarih-i Yakubî, c.2, s.43.

[27]- Müsned-i Ahmed b. Hanbel, c.4, s.281, Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.210, Sünen-i İbn-i Mace, “Fazl-u Ali” babı; Rıyad-un Nadire, c.2, s.169; Tarih-i İbn-i Kesir, c.5, s.210.

[28]- Şevahid-ut Tenzil, c.1, s.157-158.




Yorum Bırak

  1. Can dedi ki:

    Allah sizden razı olsun.