Yaşamlar

Yazar: beytül ahzan Tarih: 2 Ocak 2010 Yazı ve Makale 2 Yorum




Köşkü kuşatan Mezhic’lileri dağıtmak için olağanüstü çaba harcamıştı Kesir bin Şihab. Ama işi bu kadarla bitmiyordu. Şimdi de olay çıkarabilecek insanları bir inci avcısı gibi kalabalığın arasından seçip İbn-i Ziyad’a teslim etmek için halkın arasında dolaşmaya başlamıştı. Sadece gözlerinden veya ses tonundan değil, soluk alıp vermesinden hatta kokusundan bile bir insanın hür veya köle olduğunu, hatta neler düşündüğünü bilecek kadar zeki olduğu söyleniyordu.

Hiçbir kanıt olmadan, sadece duygulara dayanan bir seçimle birini gösterip “bunu götürün” diye bir işaret vermesi, yanındaki muhafızların gösterilen şahsa bir suçlu gibi işkence yaparak köşke götürmesine yetiyordu. İbn-i Şihab, iki saattir çakıl taşlarının arasından incileri ayıklar gibi büyük bir kolaylıkla insan seçip köşke gönderiyor, gönderilenler istisnasız idam ediliyordu.

Herkesin panik içinde hızla uzaklaşıp boşalttığı bir meydanda tek başına kalmıştı. Az öncesine kadar burada olan onca erkek, onca kadın, onca insana rağmen yapayalnızdı. Umutsuz bakışlarla bir daha, bir daha bakındı etrafına. Yoktu. Evet; hiç kimse yoktu. Duvarlar bir sünger gibi emmişti kalabalığı sokaklardan…

Kirpiklerin nemlendiği tanıdık bir zamandı. Yıllardır tekrarlanan bildik bir zaman. İnsanların, zarara uğrama tehlikesiyle yüzleştikleri veya kendi çıkarları söz konusu olduğu zaman utanma duygusunu nasıl çıkarıp attıklarına şahit olan bir zaman…

Rüzgârın uğultusunu duyuyordu. Başı döner gibi oldu, yutkundu. Dibe doğru yuvarlandığı bir uçurumdan duyar gibi oldu kendi sesini. “Güzellik kaybetti!” diye feryat ediyor, ağlıyordu. Elleriyle kulaklarını kapatmasına rağmen ses beyninin içinden geliyordu sanki. Umutsuzluğun, ihanete dönüşünün tüyler ürperten bu görüntüsü karşısında, gözünden akan iki damla düş kırıklığını avucunun içiyle sildi. “Güzellik kaybetti, güzellik kaybetti!” diye mırıldanıyordu.

Başlarında tanıdık bir sima olan muhafızların yaklaştığını gördü sonra. Biri soluk biri parlak iki gözü olan müfreze başı, elindeki kamçısını sallayarak öfke dolu bir sesle bağırıyordu;

“Hey sen!”

O an eline bir kağıt bir de kalem verilmişti sanki. Kalemin sıcaklığını hissetti avucunun içinde.

“İşte şimdi yazma zamanı!” diyordu ona kalem. “Kendi yazgını yaz! İstediğini seç. Dilediğin kadar yaz!”

Etrafını saran muhafızların mızrakları kalemi unutturacak gibi oldu bir an. Daha sivri ve ürkütücüydüler. Üstelik biraz kımıldasa göğsüne saplanacak kadar kararlıydılar. Avuçlarını yumruk yaptı. Sımsıkı sarıldı kağıt ve kaleme. “Allah’ım bana güç ver” diye dua etti sessizce. En güzel rengi gölgelerin rengiyle değişmeye niyeti yoktu.

Artık ellerini açabilirdi, çünkü yazacağını yazmış, kâğıt ve kalem avuçlarının içinden sıyrılıp gitmişti. Göğsü; boşalan meydanı dolduracak kadardı artık.

“Hey sen!” diye tekrar bağırdı müfreze başı parmağını delikanlının gözüne sokarcasına sallayarak,

“Adın ne senin?”

“Adım… Abdul Alâ”

“Buralarda ne arıyorsun?”

“Dolaşıyordum!”

“Dolaşıyormuş!.. Götürün bunu!”

Elleri arkadan kelepçelenince aşağılayan bir gülümseme ile bakıyordu müfreze başına. Sırtında mızrakların sivri ucunu hissettiğinde dişlerini gıcırdatarak yürümeye başladı.

Sevginin ölümle kuşatıldığı bir şehirde, hafif bir bahar yağmuru altında, yalınayak kırlarda dolaşır gibi yürüyordu, muhafızların tüm acelesine rağmen. Zorbalık adına; sevgi, onur, özgürlük gibi tüm insani değerler bir ihanet saplantısı, bir isyan paranoyası ile yaşamın dışına itiliyorken, o yaşamın ta içine yürüyor gibiydi. Dingin ve kararlıydı.

Köşkün kapısından geçerken, ilk kez vali olarak atananlardan daha sevinçli bir heyecan içindeydi. Kazanmıştı çünkü. “Güzellik kazanmıştı!”

Bileklerini kanatmak pahasına bir elini diğerinin etrafında çevirmeye başladı. Amacı kelepçeyi bozmak, açılmamasını sağlamaktı. İki elindeki halkaları birbirine bağlayan mil, kilit görevi yapıyordu ve biraz zorlansa bir daha açılmamak üzere kilitli kalabilirdi…

Valinin odasının önüne gelindiğinde kelepçeyi çözmek isteyen muhafızlar başarısız olunca bir tebessüm belirdi dudaklarında. Fazla uğraşmadan ite kaka elleri arkadan kelepçeli olduğu halde valinin karşısına çıkardılar. Elleri arkada olduğu halde salonun ortasında dimdik duruyordu

Bu yüzden, İbn-i Ziyad’ın karşısına çıkarıldığında arkadan bağlı olan ellerinin açılmamasına sevinmişti. Böylelikle daha dik durabilecekti.

Vakarı ikinci bir elbise gibi giyinmiş genci bir süre süzen İbn-i Ziyad;

“Bize işinden haber ver bakalım!” dedi.

“Halk ne yapıyor bir bakayım diye çıkmıştım. İbn-i Şihab beni yakaladı. Başka bir işim yok.” demekle yetindi.

“Peki, başka bir niyetle evden çıkmadığına yemin eder misin?”

“…”

Belki de Kûfe halkından umut kesmişti Abdul Alâ. Sahtelikten, yaşamaktan tiksinmişti. Bir yalanla kurtulabileceği halde işkencelere göğüs gerip ölümle temizlenmek, bir şehrin kirini üzerinden atmak istemişti kısa bir süre dayanarak. Kimine göre çok uzun; ama aslında utanç içinde geçecek koca bir ömürle kıyaslandığında çok kısa sürecek bir acıya dayanarak…

Sözü büyüten bir suskunluğa büründü. Yemin etmekten kaçındı. Bu cesaret karşısında hayrete kapılan İbn-i Ziyad; korku içinde yaşamayı seçmesi için bu gence biraz daha süre tanıdı. Ama Abdul Alâ gözlerini valinin gözlerine dikmiş ağzını açmıyordu.

Böylesine dik durmak, böyle aldırışsız susmak, bir barbarın gözünün içine bakmak, böyle onurlu davranmak ölümü seçmekten başka bir şey değildi.

Neredeyse saygıyla ürpererek ayağa kalkacaktı İbn-i Ziyad.

“Bunu namazgâha götürün!” dedi ve biraz daha süzdü dimdik duran bu delikanlıyı.

“Orada boynunu vurun!”

Daha lafını bitirmeden Abdul Alâ’nın tükürüğünü suratında buldu. Muhafızlar arasında köşkten çıkarılmaya zorlanan Abdul Alâ ayağının uzanabildiği yerleri tekmeledi. Ulaşabildiği bir vazoyu kırıp İbn-i Ziyad’a hakaretler ediyordu. Köşkten çıkarılıp namazgâha götürüldüğünde, kurak bir mevsimde yağmuru sezmiş çiçeklerin duruluğu ile gülümsüyordu.

Cellâdı korkusunu gizlemeye çalışırken muhafızların arasında kaygısızca namazgâha kadar yürüdü. İçine garip bir neşe yayılmış, aklına kaçmak bile gelmemişti. Çok geçmeden, defalarca alnını yere dayayıp secde ettiği yerde alnı bir daha yere yapıştı. Başını keserken gözlerini kaçırdılar. Ölmek üzere olan bu gencin gül rengi yüzü insanı öylesine etkiliyordu ki…

M. Yavuz Arıtürk

Yorum Bırak

  1. Ebu Zehra dedi ki:

    Harika… Son aylarda okuduğum en harika yazı. Yazara da siteye de binlerce teşekkür…

  2. yusuf34 dedi ki:

    şehadet aşkı bu kadar güzel anlatılırdı herhalde

    çok güzel

    allah kaleminize kuvvet versin