Güneş her yeri kaplayan kapkara bulutlar ardına saklanmış, yağmurlar yeryüzüne acı damlalar indirmekte, ağaçlar sonbahar gelmeden yapraklarını dökerken, dünya değil, sanki arşın sütunları sallanmış. Rüzgâr esmeyi unuturken, yıldızlar gökyüzünü süslemek için nöbet değişimine hazırlanırken, nedense her şey işlevini kaybetmiş gibi. Ne oluyor? Neler oluyor? Aradan koskoca üç gün geçti, yıkık dökük harabe içerisinde yalnız üç kişi, ben, babam ve yaşlı...
Kufe’yi görür gibiyim. Âli’siz insanların halini ve maskelerini çıkaran binlerce zebaniyi. Yabancıyım bu şehirde, Lakin ne her yer Kufe’dir şimdi, ne de her gün derd-i dil. Ne ben Selman’ım ne de gördüklerim Ebuzer… Neden ağlıyorsunuz? Ali (a.s) şehit oldu diye mi? ya da sizlere haber vermeden sessiz bir şekilde çıkıp gitti diye mi? Sizler onun takipçileri olmalısınız. Onu tanıdığını iddia edip aslında hiç tanımayan, tanımakta gayret göstermeyip...
Karanlığın içinde beş nur, yavaş ve sessiz adımlarla ilerlemekteler. Beşincisi bir battaniyeye sarılmış, nur içinde nur kendisi. Ve her zaman olduğu gibi tek sırdaşları olan ben. Rüzgâr feryat ediyor sanki çekilin gelen peygamber ailesi. Haberin yok değil mi battaniyeye kimin sarılı olduğundan? Gece vakti yol alan bu dört boynu bükük nurdan? Merak etme birazdan öğrenirsin nereye gittiğimizi. Şu karşıdaki yıkık dökük evi tanımadın mı? Önemli değil birazdan...
Ali’yi (a.s) anlatmak gerek, onu bilmeyenlere, onu yanlış tanıyanlara. Fakat önce anlamak gerek, sonra seher vaktini beklemek, sadakat şehrinden çıkıp ta Maşuk’un esir olduğu, hayâ ve vefanın olmadığı şehre gidip de aşka secde etmek gerek. Ardından varınca vefasızlıkları ile bilinen Kûfe şehrine, cami arkasına saklanıp da Ali’yi (a.s) beklemek gerek. Sabretmeli, Ali (a.s) şimdi yetim evlere erzak taşımaktadır. Son gecesini bile, yetimleri, garipleri unutmadan,...



